The Devil All The Time: Tanrının Unuttuğu Nedir?

Antonio Campos'un filmi, uyarlandığı romanın geçtiği coğrafya gibi iç karartıcı...

Dünyanın farklı yerlerinde “Tanrı Nedir?” sorusunu insanlara yöneltirseniz, yaşam tarzlarına, hissettiklerine, ekonomik durumlarına göre farklı yanıtlar alırsınız. Bazen alacağınız yanıtlar hoşunuza gitmeyecek, sizinle aynı görüşleri paylaşmayanlar da tabi ki olacaktır. Dünyanın bazı bölgeleri ise ekonomik koşullar, toplumsal yapının çürümüşlüğü gibi nedenlerle “tanrının unuttuğu” yerler olarak nitelenir. Bu bölgelerde tanrının işlevi bellidir. Başkasına yapılacak kötülükler için sık sık kullanılan bir kılıf. The Devil All The Time, dinin ve tanrının inanç değil, kullanışlı bir araç olduğu bir bölgeden öyküler anlatıyor.

İki dünya savaşı, arada bir büyük ekonomik buhran yaşamış ve aynı hızla soğuk savaşa girmiş Amerika’nın tanrısı 1950li yıllarda da para ve kapitalizmdi. Dolayısıyla Amerika için tanrının unuttuğu yerler dediğimizde parıltılı kapitalizminin, büyük şirketlerinin, federal hükümetinin pek uğramadığı yerleri anlamamız gerekiyor. Halkının bataklıklarla dolu coğrafyada her türlü temel ihtiyaç ve duygudan uzak yaşadığı yerlerdeyiz. Kapitalizmin sadece savaşlarına asker, sağcı-faşist politikalarına seçmen aradığı zaman aklına geldiği bir bölgedeyiz.

Filmin uyarlandığı romanın yazarı Donald Ray Pollock, filmin geçtiği Knockemstiff’te büyümüş, Mead Paper Mill’de işçi ve kamyon sürücüsü olarak çalışmış bir isim. Yani olayları, insanları, binbir türlü sapıklığı, kan donduran cinayetleri, içeriden bir gözün kaleminden öğreniyoruz. Antonio Campos, Arvin karakterini filmin sonuna doğru biraz öne çıkarması dışında kitaba pek dokunmamış. 35mm film ve karanlık lenslerle, dönemi ve kasveti iyi yansıtmış. Bu türe “gotik” denmesi boşuna değil. Bir germen halkı olan gotların yaşadığı Orta Avrupa’nın karanlık ormanlarına benzer bir coğrafyada geçiyor filmimiz. Ağaçların ve yeşilin bile içinizi açamadığı, doğanın donuklaştığı, nemin de etkisiyle insanların kalplerinin küflendiği bir ortamda karakterleri izliyoruz. Okuldan çok dini yapının, eğitimden çok cahil insanlardan oluşan cemaatlerin baskın olduğu bir paralel evrendeyiz.

Film genelde gazetelerin üçüncü sayfasında yer alan haberlere benzer olaylara sahne oluyor. Sevgi dolu bir baba, savaşta yaşadıkları ve karısını kanserden kaybetmesiyle canavara dönüşüyor. Aşırı doz hristiyanlıktan kafayı yemiş katiller yollarda, evlerde kol geziyor. Kilisenin yeni gelen genç papazı bir pedofil, bölgenin adalet sağlaması gereken şerifi işbirliği yaptığı mafyadan bile kirli ve sert bir figür. Kadınlar şiddetin yarattığı çaresizlik içinde tanrıya sığınmaya çalışıyorlar ama bu sayede dini kullanan her manyağın ağına çok kolay düşüyorlar. 2 saate yakın bir süre içinde “Bu kadar da olmaz” dediğimiz her olay yaşanıyor ama sonra ülkemizde benzer coğrafyalarda yaşananlar aklımıza geliyor. Karakterlerin insanlığın en karanlık yönlerini din örtüsüyle kapatmalarını izliyor ve bir kez daha boğazımız düğümleniyor.

Çok değil 5 yıl önce filmin kadrosunu görseniz, ya bir gençlik komedisi, ya da genç kızları ekrana bağlayacak bir film olduğunu düşünürdünüz. Ama köprünün altından çok sular aktı. Robert Pattinson başta olmak üzere Tom Holland, Bill Skarsgård, Haley Bennett, Riley Keough, Sebastian Stan, Mia Wasikowska, Eliza Scanlen “gençliğin sevgilisi yıldızlar” olarak değil, iyi oyuncu olarak anılmak istediklerini son dönemlerdeki rol seçimleriyle gösteriyorlar. Film boyunca “bu rolde olmamış, sırıtmış” diyebileceğimiz tek bir oyuncu göremiyorsunuz. Ödül sezonunu elleri boş geçerlerse, bu daha çok filmin ve senaryonun iç karartıcılığından kaynaklanacaktır. Robert Pattinson’ın karanlık karakterleri git gide daha iyi canlandırması da ayrıca dikkat çekici…

Filmin Türkiye’de ve ABD’de sosyal medyadaki yankılarına bakıldığında, din kavramını kötülemekle suçlandığını da görmeniz mümkün. Bu eleştirileri yapanlara hatırlatmak lazım: Bir insan veya topluluk, bir dine mensup diye otomatikman iyi olmaz. Kötülükleri de sadece inandıklarından kaynaklanmaz, genelde birden fazla etken vardır. Din, fanatikleşmeye müsait her olgu gibi sömürüye gayet açıktır. Özellikle ülkemizde yaşayan biri bunu görmüyorsa, gözlem ve yaşadıklarından sonuç çıkarma yeteneklerini sorgulamasını önermekten başka yapacak bir şey yok.

kategori:
izlenim

ilgili