The Handmaid’s Tale: Kaçıştan, Karşı Koymaya ve Savaşmaya Evrim

June'un mücadelesi sürüyor...

2. sezon finalinin ardından sabırsızlıkla beklediğimiz 3. Sezon haziran ayının ilk günlerinde geldi. The Handmaid’s Tale, 3. Sezonda temposu biraz daha yavaşlamış olsa da finale yaklaştıkça seyircinin heyecanını artırmayı başardı. Özellikle Türk yönetmen Deniz Gamze Ergüven’in yönettiği 11. ve 12. bölümler seyircinin takdirini toplamayı başardı.

Dizinin ilk bölümlerinden itibaren June’un Kanada’ya kaçmasını, özgürlüğüne kavuşmasını bekledik. 2. Sezon finalinde buna çok yaklaşsa da kızı Hannah olmadan Gilead’ı terk etmeyi reddetmişti. 3. Sezondan itibaren June’un adım adım gelişimini, bir savaşçıya dönüşümünü izledik. Özellikle Hannah’ı June’dan uzaklaştırdıktan sonra June’un verdiği tepki ve bir annenin neleri göze alabileceğini izlemek dizinin en sarsıcı, aynı zamanda en keyif verici anlarıydı.

June Artık Bir Lider

Komutan Lawrence’ın evine yerleştikten sonra daha rahat hareket edebilen June, artık rahatça planlar yapabiliyor, Gilead’a karşı savaşını daha özgürce yürütebiliyordu. Özellikle Martha’lar arasındaki bağı öğrenmesi ve bunu çok etkili şekilde kullanması, Gilead’a karşı planlarında çok etkili olacaktı.

Hannah’ı June’dan uzaklaştırdıklarında June’un Gilead’a olan öfkesi daha çok büyüdü. Gilead’da kalma ve Gilead’a karşı savaşma nedeni olan kızına artık ulaşamıyor, ondan hiçbir haber alamıyordu. Bundan sonra adeta kendini kaybetmiş, amaçsız bir şekilde bu yolda yürümeye başlamıştı. Artık hiçbir şeye katlanamaz hale gelmişti. June kendine yeni bir amaç bulmalıydı, Gilead’a katlanmasını sağlayacak bir hedef belirlemeli, Gilead’a ağır bir şekilde vurmalıydı. Bu amacı, market arkadaşı olan Ofmatthew’un kendini kaybedip markette Handmaid’lere saldırdıktan sonra vurulması sonucunda buldu. Hastanede Gilead’ın genç kızları, Handmaidlerin çocuklarını yeni Handmaidler olarak yetiştirildiğini gördüğünde June artık kararını vermişti; bu kızları özgürlüğüne kavuşturmalıydı.

Bunun için Handmaidlerin yardımının yanında Martha’ların yardımını da ihtiyacı vardı. Martha’lar arasındaki bağı en net olarak burada gördük. Martha’lar arasındaki bağ çok gelişmiş, haberleşme yöntemleri ve birbirleriyle bağlantı kurma şekli June için çok kullanışlı olacaktı.

Bu bağı da kullanarak planını uygulamaya koyması artık kaçınılmazdı. Bu planıyla Handmaidlere, Martha’lara yeniden umut veren June; artık bu planın lideri olmuştu, ardından tüm bu kadınların lideri olacaktı. Gilead’ın kadınları için özgürlük artık çok uzak olsa da çocuklar için bir ümit vardı. Onları özgür kılma planı ne kadar tehlikeli olsa da başta June için tüm kadınlar için çok önemliydi. Burada kendini en büyük tehlikeye atan elbette June olmuştu, özellikle Aunt Lydia’nın gözü onun üzerindeyken bu riski göze alması, bu yolda büyük işler başarmış olması Gilead’ın esir kadınlarının liderine dönüştürmüştü June’u. June’un liderliğinde bu kadınlar artık bir ağ kurmuş adeta bir orduya dönüşmüştü. Özellikle son bölümde izlediğimiz bu kadınların bir araya gelip ellerindeki her şeyle Gilead’a karşı koyması bunun göstergesi oldu.

June: Damızlık Kızdan Bir Savaşçıya

June’un değişimini, gelişimini en çok gördüğümüz üçüncü sezon, aynı zamanda bir annenin, bir kadının ne kadar güçlü olabileceğini, planları uğruna her şeyi göze alabileceğini, gerekirse can alabileceğini gösterdi bize. Bunu ilk izlediğimiz an, Komutan Winslow cinayeti oldu. Bundan önce kendini kaybetmiş şekilde hastanede Serena Joy’a saldırsa da bunda başarısız olmuştu. Hastanede önce Janine’in sonra Ofmatthew’un doktorunun uyarısıyla artık kendine gelen June, daha fazla kendini kaybetmiş şekilde hareket edemezdi.
Jezebels’ta Komutan Winslow’un June’a tecavüz girişimi sonrası onu öldürmesi, June’un döktüğü ilk kan oldu. Martha’ların yardımıyla bu cinayeti örtbas etmeyi başaran June, bu noktada artık her şeyi yapabilecek, gözünü karartmış bir savaşçıya dönüştü.

Planını korumak için yaptığı tek fedakârlık bu olmamıştı elbette. Planı tehlikeye atabilecek olan Eleanor’un ölümüne göz yumması da June’un dönüşmüş olduğu bu yeni kişiyi bize çok net gösteriyordu. June artık Gilead’a karşı sessizce özgürlüğe kavuşmayı bekleyen biri değil, Gilead’a aktif saldırıya geçmiş, gözünü karartmış bir savaşçıydı. Üstelik verdiği bu savaş kendi için Gilead’ın çocukları içindi.
Final bölümünde tam anlamıyla bir lider gibi hareket etmeyi başarabilen June için yine de aklını kaybetmemek ve savaşmayı sürdürmek elbette zordu. Önce bir Martha’yı öldürmekle tehdit etmesi, sonra bir çocuğa silah doğrultması bize bunu gösteriyordu. Tüm bunlara rağmen final sahnesinde planı uğruna bir askere karşı koyması ve çocukların özgürlüğü uğruna ölümü göze alması June’u bir kahramana dönüştürecekti.

Serena Joy’un Pişmanlığı

2. sezon finalinde June’un Nichole’ü Kanada’ya kaçırmasına göz yummuş, Nichole’ün bir an da olsa özgür bir dünyada büyümesini istemişti, ancak bu kararından pişman olan Serena artık Nichole’ü geri istiyor. Bu sezonda gözünü karartmış, fedakârlıklar yapan karakterlerden biri de Serena.
Nichole’den ayrıldıktan sonra evliliğini bitirmeyi dahi düşünen Serena’nın, Nichole’e ne kadar bağlanmış olduğunu gördük. İlerleyen bölümlerde bu bağın artık ne kadar delice bir hal aldığını da gördük. Nichole’ü görmek için Kanada’ya gittikten sonra Nichole’den vazgeçemeyeceğini anlayan Serena, kızını geri almak için politik yollar izleyecek, bunun için Fred’e geri dönecekti.
Kanada’ya karşı aktif bir propaganda başlatan ve inatla Nichole’ün Gilead’a ait olduğunu belirten Fred ve Serena; bu propaganda için June’u da kullanacaklardı. Sık sık dua ettikleri bu propagandalarda dini kullanmanın yine en aşağılık yanlarından birini izledik. Başta June olmak üzere bu kadınları bu ümitsiz propaganda için kullanmak sonuçsuz olacak.
Bu propaganda için Gilead’ın başkentine götürülen June şok edici bir şeyle daha karşılaşıyor ve Gilead’a olan nefreti yineleniyor. Buradaki damızlık kızların iki dudaklarına takılan demir halkalar yoluyla sonsuza dek susturulduğunu görmüş, Gilead’da durumun ne kadar içler acısı olduğunu yine hatırlamıştı. Özellikle damızlık kız olarak hayatta kalmak başlı başına bir mücadeleyken bir de bu yollara başvurulması Gilead’ın yaratılmış en korkunç distopyalardan biri olduğunu gösterdi.

Politik yollarla sonuç alamayan Serena’nın artık tek seçeneği kalmıştı; Fred’i ele vermek! Nichole uğruna Fred’den, evliliğinden, inşasına yardım ettiği Gilead’dan ve yaşantısından vazgeçen Serena, Fred’i ele vererek artık son kozunu oynamış, Kanada’da sonuç için beklemektedir. Fred bu durumla çılgına dönmüş, artık o da bütün gemileri yakmıştı. Serena’nın da yargılanması gerektiğini söyleyen ve onu tecavüze yardım etmekle ihbar eden Fred; Serena’nın planlarını bozmuş, onun Nichole’e kavuşma hayallerini suya düşürmüştü. Sezon boyunca, hatta tüm dizi boyunca Fred’in takdir edilesi tek hareketi oldu bu. Artık ikisinin de yargılanacağını görmeyi sabırsızlıkla bekliyoruz.

Ailenin Yeni Bireyi: Nichole

Nichole’ü Kanada’ya gönderen June, burada kızını emanet edebileceği insanlar olduğunu biliyordu; Moira ve Luke. Artık bu aileye dâhil olan Nichole, Kanada’da, özgür bir dünyada büyüyecekti. Luke her an June’un ve Hannah’ın Gilead’dan dönmesinin beklese de karşısında Nichole’ü bulmak onu şoka uğratmıştı. Nichole’ün bir tecavüz sonucu doğmuş olduğunu düşünmek de Luke’un bu alışma sürecini zorlaştırıyordu. Moira Gilead’daki şartları bildiği için bu alışma süreci onun için hiç zor olmamış, Nichole’ü çabuk benimsemişti. Luke için bu biraz daha zaman alsa da June’un gönderdiği kaset bu konuda Luke’a yardım etmiş, artık Nichole’ü aileye dâhil edebilmişti. Hatta Nichole için Serena’ya, Gilead’a karşı savaşmayı göze almıştı. Nichole’ü ailede tutmak için her şeyi yapmaya hazırdı.
Luke bu yolla June’a dışarıdan destek olmaya çalışıyor, onu beklemekten vazgeçmiyordu. Umudunu asla kaybetmeyecek, Gilead’a karşı olan savaşını Kanada’dan Moira’yla birlikte yürütmeye devam edecekti.

Sezonun En Can Alıcı Anları

The Handmaid’s Tale şu günlerde izlediğimiz en güçlü, en provokatif ve duygusal anlamda en sarsıcı dizilerden. Özellikle feminist yaklaşımıyla Amerika’da da çok konuşulmakta. Dizinin üçüncü sezonunun yayınlandığı günlerde Amerika’da kürtajın yasaklanması konuşulmuş, bu karar Amerika’daki kadınları ayağa kaldırmıştı. Dizinin de etkisiyle kadınlar damızlık kız gibi giyerek sokaklarda protestolara katılmıştı. Bu da dizinin provokatif yönünün ne kadar güçlü olduğunu ve kadınlar tarafından ne kadar benimsendiğini bize bir kez daha göstermişti.

Dizinin kitleleri sürüklediği etkiler bir yana, bireyler üzerindeki etkiler de ön plana çıkmakta. Özellikle 21. Yüzyılda daha çok gündeme gelen kadın hakları, eşcinsel bireylerin hakları gibi konuları distopik bir dünyada ele alan dizi, izleyenleri bu konular üzerine düşünmeye itiyor, bu hakların ve özgürlüklerin ne kadar önemli olduğunu seyirciye bir kez daha gösteriyor.
Dizinin bu anlamda en etkileyici anları Emily’nin Kanada’ya gittikten sonra ailesiyle kavuşması ve bu süreçte yaşadığı zorluklar oldu. Emily, dizinin ilk sezonundan itibaren en zor süreçlerden geçmiş karakterlerden oldu. Bu sürecin sonunda Kanada’ya giderek kurtulması seyirciyi gerçekten mutlu etti. Ama elbette bunun zorlukları vardı; Emily zor bir süreç atlatmış, büyük travmalar yaşamıştı. Şimdi seyircinin tek ümidi bu yaraları ailesinin de yardımıyla da iyileşmesinin görmek.
Nichole’ü Kanada’dan Gilead’a geri getirme amacıyla yürütülen propagandalar sırasında Kanada’nın June’un ve Nick’in tanıklığına başvurması gerekliydi. June zaten bu konuda bu açıktı; Nichole kesinlikle Kanada’da kalmalıydı, Fred ve Serena bu çocuğa sahip değildi. Nick’in ne söyleyeceği ise belli değildi çünkü hala Nick’in tarafı konusunda bir bilinmezlik vardı. Nick, Gilead için savaşan bir askerdi ve Fred’e yardım edebilirdi. Ancak June’un ondan bir isteği vardı; Nichole’ün Kanada’da kalması için bildiği her şeyi Kanada’ya anlatmalı, bir asker olarak stratejik bilgileri bu düşman ülkenin eline vermeliydi. June’un ona sözleri; “Nichole için babalık yapma şansın sadece bu olabilir” oldu. Bu konuda ne kadar haklı olduğunu bilen Nick June’un bu şartını kabul etse de Nick’in tanıklığı Kanada için güvenilir değildi. Bu koşullarda Nichole’ün durumu hala bir bilinmezlik için de olsa da Serena’nın ileride atacağı adımlar Nichole’ün artık Luke ve Moira’yla kalmasını kesinleştirecekti.

June’un Komutan Lawrence’ın evine yerleşmek en büyük şansı oldu belki de. Burada açıkça planlarını yürütebiliyor, rahat hareket edebiliyor ve en önemlisi artık tecavüze uğramıyordu. Eleanor’un hastalığını gören ve ona yardım etmeye çalışan June, bu yolla Komutan Lawrence’ın güvenini de kazanmayı başarmıştı. Eleanor June’la birlikteyken daha mutlu oluyordu. Bu durumu kullanmak isteyen June, Eleanor’la birlikte Hannah’ı görmek umuduyla okula gitmişti. June burada okula giremeyip Hannah’ı göremese de Hannah’ın sesini bile duyması onun için çok şey anlam ifade ediyordu tabii. Ancak bu olay June’un başına büyük dert açmış, Hannah’ın ve ona bakmakla yükümlü ailenin şehri değiştirilmişti. Bu olay büyük şeylerin ilk kıvılcımı oldu.

June’un Komutan Lawrence’ın evindeki bu rahatlığı elbette göze battı. Özellikle Fred bu durumdan rahatsız olmuş, bir şekilde June’un huzurunu kaçıracak bir şey yapmalıydı. Bunun için Fred Komutan Lawrence’ı ihbar etmiş, Lawrence ile June’u bu yolla birlikte olmaya zorlamıştı. Bu zorlanan birliktelik June, Eleanor ve Lawrence için çok can yakıcı olmuştu. Zaten psikolojisi bozuk olan Eleanor’un bu olaydan sonra toparlanması daha da zorlaşmıştı. Tüm bu olanların suçlusu kimdi peki? Tabii ki en başta Gilead’daki bu sistem. Ancak bu sistemin inşasını ilk kuran kişilerden biri Komutan Lawrence’dı. Komutan Lawrence kendi eliyle, tüm bu kadınları ama en çok Eleanor’u ateşe atmıştı. Bunun farkında olan Eleanor Komutan Lawrence’a silah doğrultmakta tereddüt etmiyordu. Büyük bir faciaya engel olacak kişi yine June olmuştu. June’un bu evdeki lider olduğunu, olayları ve insanları kontrol edebilmeyi başardığını gördük.

Final bölümünde bu liderliğin getirdiği sonuçları yine izledik. Çocukların güvenli bir şekilde Kanada’ya ulaşabilmesi için kendisini tereddüt etmeden feda etmesi, bir askerle savaşması, damızlık kızlardan ve Martha’lardan oluşan bir grubun en önünde olması ve yine onların güvenliği için bu askeri öldürmesi June’un bu liderliği ne kadar hak ettiğini gösterdi.

4. Sezonda Neler İzleyebiliriz

“Bir ordu olmamızı istemiyorlarsa, bize asla üniforma vermemeliydiler.” , bu sözleri June ilk sezonda söylemişti. Başından beri Gilead’a karşı bir savaşın içinde olmayı istiyordu. Gilead’a tıpkı onlara yaşattıkları gibi ağır şeyler yaşatmak, intikam almak istedi. Bu iki sezon boyunca daha çok bireysel olarak yürüttü bu girişimini. Ama artık bir ordu oluşturmalı, gerçekten etkili şeyler yapmalıydı. Bu mücadele artık bireysel olmamalıydı.

Final bölümünde damızlık kızların ve Martha’ların bir araya gelmesi, aktif bir şekilde saldırıya geçmeleri ve Gilead’ı birlikte büyük bir kayba uğratmaları oluşmakta olan bu ordunun ilk savaşıydı. Final sahnesinde bu kadınların birlikte June’u taşımaları ve başından beri ona yardım etmeleri 4. Sezonda bu orduyu daha çok göreceğimizi anlatıyor.
Artık June’un amacı kaçak değil, Gilead’ı yıkmak. Bunu en iyi şekilde içeriden yapabilir. Ancak Gilead’ı yıkmak tabii ki kolay olmayacak, ilk aşamada elliden fazla çocuğu Gilead’dan kaçırması bu savaşın ve yıkma planının ilk adımı oldu. Sonraki adımlarda da ordusuyla birlikte hareket edecek. Planlı bir şekilde savaşacak. Plan artık kaçmak değil, savaşmak. Bu uğurda neler yapabileceğini zaten bu sezonda sıkça izledik. 3. Sezon finalinden sonra şunu söyleyebiliriz ki; gelecek sezon, bizi bu sezona göre daha hızlı bir tempoda olacak, sık sık bu kadınları mücadelesini izleyeceğimiz, aktif bir savaşın içinde geçecek bir sezon vaat ediyor.

kategori:
izlenim

ilgili