The Lady From Shanghai

Bir film düşünün… Yönetmeni filmi çekmeyi sadece yeni tiyatro oyununa para bulmak için kabul etsin… Filmin başrolünde, boşanmak üzere olduğu eşini oynatmak zorunda kalsın. Filmin yönetmenliğinin yanısıra, prodüktörlüğünü, senaristliğini...

Bir film düşünün…

Yönetmeni filmi çekmeyi sadece yeni tiyatro oyununa para bulmak için kabul etsin… Filmin başrolünde, boşanmak üzere olduğu eşini oynatmak zorunda kalsın. Filmin yönetmenliğinin yanısıra, prodüktörlüğünü, senaristliğini ve başrol oyunculuğunu da kendisi yapmak durumunda olsun…

Bir stüdyo düşünün… Yönetmenin her işine karışsın… Başroldeki kadın oyuncunun bir önceki filmi çok tuttuğu için filme zorla onun güzelliğini yansıtacak yüz çekimlerini ve şarkı söylemesini koydursun ve gişe başarısını garantilemeye çalışsın… Filmin yönetmeni tarafından özenle yerleştirilen, sahnelerle uyumlu müzikleri beğenmesin ve bir piyasa bestecisine yeniden müzik yaptırsın.

Bir çekim ve kurgu ortamı düşünün… Stüdyo ile yönetmen arasındaki çekişme tam iki yıl sürsün, filmin tam bir saati atılsın… Yönetmen iki yıl boyunca kurtarmak için çalıştığı filmi, en sonunda dayanamayıp iki haftada çalakalem montajlasın ve “Ne haliniz varsa görün” deyip stüdyoya teslim etsin.

Film, gösterime girer girmez eleştirmenler topyekûn saldırıya geçsin, yılın en büyük hayalkırıklığı olarak anılsın, gişede büyük bir bozguna uğrasın… Yönetmeni “Yeter bu Hollywood’dan çektiğim” diye resti çekip, 10 yıl boyunca Amerika’da film çekmesin.

Sizce bu filmin “kült” olma şansı nedir?

“The Lady From Shanghai”ın, sinema tarihinin en iyi karafilmlerinden biri olarak anılmasını belki de yukarıda anlatmaya çalıştığımız çekim sürecinin zaten bir karafilmi andırması sağlamış olabilir.

Ama yazıya girerken esas oğlanın hakkını da teslim etmek gerekiyor… Bir filmin yönetmen koltuğunda Orson Welles oturuyorsa, zaten o film kült olma yolunun yarısını otomatikman kat etmiştir.

Peki Orson Welles “The Lady From Shanghai”ı nasıl bir kült haline getirmiş? Maddeler halinde anlatalım.

1. İyi bir roman ve senaryo: Pulp edebiyatı karafilm çeken yönetmenler için her zaman bir hazine olmuştur. Sherwood King’in “If I Die, Before I Wake”i, “Lady From Shanghai” için mükemmel bir temel oluşturmuş. Klasik karafilmlerin büyük çoğunluğunda hikayeyi genelde hayatın kaybeden tarafında yer alan erkek kahramanımızın iç sesinden dinleriz. İç sesini dinlediğimiz karakter Michael O’Hara’yı, Orson Welles’in canlandırması sinema tarihine geçen cümleler ortaya çıkarmış:

Some people can smell danger; Not me!

That’s how I found her, and from that moment on, I did not use my head very much, except to be thinking of her.

2. Femme Fatale: Sinema tarihinin en güzel ve zarif kadınlarından birini, kızıl afet Rita Hayworth’ü, dünyanın “Gilda” olarak sevdiği ve benimsediği bir kadını, nasıl bir “femme fatale”e çevirirsiniz? Orson Welles, kimsenin cesaret değil, hayal bile edemeyeceği bir hareketle karısını saçlarını kısa kestirmeye ve sapsarı boyatmaya ikna etmiş. Dönemin eleştirmenleri ve sinema izleyicileri en çok bu harekete kızdıkları için filmi yerden yere vurmuşlar ve gişede yalnız bırakmışlar. Ama sinematik açıdan sonuç olağanüstü… Boşanmak üzere olan Welles-Hayworth çiftinin arasındaki negatif bakışmalar, ters mimikler de filmin sosu olmuş ve sevimli Gilda’mızı kafası karışık, kendisini sevene acıdan başka bir şey vermeyen Elsa’ya çevirmiş.

3. Yan karakterler: Her kara filmin olmazsa olmazı… Rahatsız tipler, karmaşık hikayelere sahip yan karakterler. Her işi zorlaştıran, işleri içinden çıkılmaz hale getiren, hikayeyi ve filmi siyaha boyayıp “karafilm” olmasını sağlayan karakterler. Filmde Elsa’nın kocası, kriminal avukat Arthur Bannister ve ortağı George Grisby teknik direktörlerinin verdiği görevi eksiksiz yerine getiren görev adamları gibi. Özellikle Grisby’yi oynayan Glenn Anders, o kadar itici ki ekranda her göründüğünde filmin niye “kara film” sınıfına girdiğini daha iyi anlıyorsunuz.

4. Egzotik öğeler, anılar ve gizli kalmış hikayeler: Film zaten film noir tarihinin en iyi örneklerinden birini içinde barındırıyor. Michael, Elsa, Bannister ve Grisby çıktıkları uzun yat yolculuğunda verdikleri bir molada, deniz kenarında bir piknik yaparlar. Mutsuzluk, yalanlar, samîmiyetsizlik havayı solunmaz hale getirmiştir. Sazı Michael O’Hara alır:

(Sahnenin tadını bozmamak için orijinal dilini koruyup, çevirmedik; kusura bakmayın.)

Do you know, once off the hump of Brazil, I saw the ocean so darkened with blood it was black, and the sun fadin’ away over the lip of the sky. We put in at Fortaleza. A few of us had lines out for a bit of idle fishin’.
It was me had the first strike. A shark it was, and then there was another, and another shark again, till all about the sea was made of sharks, and more sharks still, and the water tall. My shark had torn himself from the hook, and the scent, or maybe the stain it was, and him bleedin’ his life away, drove the rest of ’em mad.
Then the beasts took to eatin’ each other; in their frenzy, they ate at themselves. You could feel the lust and murder like a wind stingin’ your eyes. And you could smell the death reeking up out of the sea. I never saw anything worse until this little picnic tonight. And you know, there wasn’t one of them sharks in the whole crazy pack that survived.

5. Tarihe geçen, iyi düşünülmüş, unutulmaz sahneler: Filmi izleyip, izlememek size kalmış. Ama sinemayla ilgilenen herkesin en azından filmdeki meşhur “ayna sahnesini” izlemesi bence zorunlu olmalı. Sahne sizin için bir standart oluşturacak ve “yönetmen dehası, muhteşem bir sahne, olağanüstü düşünülmüş bir sekans” gibi nitelemelerin ağzınızdan daha zor çıkmasını sağlayacak.

Filmin hikayesine girmenin, daha çok ayrıntı anlatmanın, özellikle bir karafilm söz konusu ise, doğru bir hareket olmayacağını düşünüyorum. Bu yüzden ne yapıp edin, The Lady from Shanghai’ı bir yerden edinin ve izleyin diyerek yazımızı bitirelim. Filmin “The End” yazısı ekranda belirdiğinde eskisinden farklı bir sinema görüşüne sahip olacaksınız.

kategori:
izlenim

ilgili