The Last Seduction: Neo-Noir’ın ve Femme Fatale Karakterlerin Zirvesi

Son dönemlerde ortalarda pek görünmeyen John Dahl en iyi filmlerinden birini 1994'te çekti.

John Dahl’ın ustalık eserlerinden The Last Seduction, sinema tarihinin özel bir türünün, etkileyici bir örneği…

NEO-NOIR’IN ORTAYA ÇIKIŞI

Film-noir’lar (kara film) aslında 1940’tan 1959’a kadar olan süreçte Amerikan sinemasına yön vermiş filmlerdi. 1960’lara gelindiğinde ise ortalıkta gözükmediler. 1970’li yıllarda ise neo-noir adında yeni bir tarz ortaya çıktı. Neo-noir’de film-noir’den farklı olarak birden fazla karanlık ögenin bir filmde toplanmış olması göze çarpıyordu. Filme yön veren anti-kahramanlar, gri-siyah tonlarda koyu renk paletleri, erkekleri birbirine düşüren ölümcül kadınlar (femme fatale) zaman geçtikçe çok sevildi. Roman Polanski’nin Chinatown’ı ise suçun içine bezenmiş gerilim içeren neo noir özelliğiyle bir mihenk taşı oldu. Buradaki gerilim sonrasında 80’lerde Brian De Palma’nın Dressed To Kill, Blow Out, Body Double gibi filmlerini de etkiledi. Özellikle Dressed to Kill ve Body Double filmlerinde femme fatale çok önemli bir rol oynadı. Bu filmlerde gerilim ve femme fatale’in başarıyla harmanlanışı Basic Instrict, The Last Seduction, Femme Fatale gibi filmlere de ilham verdi. Palma’nın bu filmlerinde femme fatale, gerilim ve korku öğeleri noir ile kusursuz biçimde harmanlandı ve neo-noir kapsamına giren filmler olarak anılmalarını sağladı. 1987’de korku, gerilim neo-noir’inin zirvesi olarak anılan Alan Parker başyapıtı Angel Heart ortaya çıktı. Angel Heart, gerilim korku dolu hikayesinin içine din ve voodoo ayinleri gibi etkileyici motifleri de ekledi ve özellikle kendi içinde sürekli devam eden tekinsiz atmosferle birlikte çok önemli bir film oldu. En önemli özelliklerinden biri de filmin 50’li yıllarda geçmesinden dolayı sinematografisinde yaratılmış olan 50’ler atmosferiydi. Crysler arabalar, dumanlı-sisli şehir manzaraları çok ilgi gördü ve film gösterime girdikten yıllar sonra kült statüsüne ulaştı.

THE LAST SEDUCTION KONUSU

Kocasının yaptığı ilk uyuşturucu satışından sonra elde ettikleri paranın tamamını çalıp kayıplara karışan çekici ve seksi Bridget Harvey, tüyler ürperten bir planla kocasını ve yeni tanıştığı naif genç Michael’ı alt etmeye çalışır.

ANALİZ

Filmin yönetmeni John Dahl. Dahl özellikle 1990’larda çektiği filmlerle adından söz ettiren bir yönetmendi. Polisiye, gerilim, femme fatale, korku öğelerini başarıyla kullanmasıyla hatırlanan Dahl’ın önemli filmleri 1989 yapımı Kill Me Again, 93 yapımı Red Rock West, 1998 yapımı Rounders ve 2001’de çektiği korku gerilim Joy Ride’dı. Yönetmen Joy Ride filminden sonra ortadan kayboldu ve günümüze kadar televizyon filmleri ve dizi bölümleri çekerek kariyerine devam etti. Çoğu kişiye göre ise kendisinin zirve filmi The Last Seduction’dır. Red Rock West ve The Last Seduction özellikle hiç devasa bütçeler oluşturulmadan nasıl senaryo yazılır sorusuna adeta cevap niteliğinde filmlerdi. İki filmin de senaryosu o kadar incelikle örülüdür ki, sürekli bir şimdi ne olacak sorusu akıllarda yer eder ve ters köşe başarıyla kullanılır.

Bu filmde ise yönetmenin kesinlikle en büyük başarısı cast seçimi ve oyuncu yönetiminde. Başroldeki femme fatale karakter Bridget Gregory’e kusursuz bir performansla hayat veren Linda Fiorentino gerçekten filmi tek başına sırtlıyor. Jest ve mimikleri, yürüyüşü gibi detayları gerçekten çok akılda kalıcı. Yanında da Bill Pullman ve Peter Berg gibi deneyimli oyuncular bulunuyor ve onlar da ellerinden gelenin en iyisini yaparak filmde başarıyla yer alıyorlar. Özellikle Peter Berg kariyerinde genellikle psikopat kötü rolleriyle hatırlansa da burada tam tersi bir karaktere hayat vererek göz dolduruyor. Berg, günümüzde ise artık yönetmenliğe ağırlık vermiş durumda. Bill Pullman da bu tarz filmlere Lost Highway ile alışkın olmasının artılarını çok iyi kullanıyor. Bir de kurgu çok başarılı. Filmin içinde gerilim neredeyse hiç yer almıyorken filmin son 10-20 dakikasında ise zirveye ulaşıyor ve çok başarılı bir ters köşe finalle John Dahl, seyircisini tam istediği yere götürebiliyor. Senaryo Steven Barancik’e ait ve ilginç olan ise The Last Seduction, Barancik’in ilk senaryosu. Daha sonra ise filmin fiyaskoya dönüşen aynı adlı devam filminin, ve 3 filmin daha senaryosunda çalışmış. Yazdığı son senaryo ise 2005 yapımı Domino. Filmin kurgusu ise Eric L. Beason’a ait. Beason, Kill Me Again, Unforgettable ve Joy Ride’da da John Dahl ile çalışmış ki bu da filmdeki kurgusal başarının önemli bir göstergesi olarak göze çarpıyor. Sinematografi ise Dirty Dancing ile hatırlanan ve son dönemde oldukça ses getiren korku gerilim Don’t Breathe’le büyük başarı kazanan Jeffrey Jur.

Yazının buradan sonrası filmi izlemeyenler için spoiler içermektedir.

Clay Gregory gerçekleştirmiş olduğu başarılı bir kokain alışverişinin ardından eve geliyor ve parayı karısıyla birlikte bölüşmeye başlıyor ancak aralarında çıkan bir tartışma sonucu karısı Bridget’a attığı tokat bütün hayatını değiştiriyor. Bridget ilk fırsatta parayla birlikte evden ayrılarak Chicago yakınlarındaki bir kasabaya kaçar. Aynı zamanda Buffalo’ya da çok yakındır bu kasaba. Burada 6 aylığına bir iş anlaşması imzalar ve ev de tutar. Kasabanın müdavim barında ise Mike ile tanışırlar. Mike, Bridget’a ilk andan itibaren aşık olur ancak Bridget’ın kafasında çok daha farklı şeyler vardır. Önce Mike’ı cinsel yönden düzenli olarak tatmin etmeye başlayarak kendisine bağlamaya başlar. Clay ise Bridget’ın peşine bir dedektif takmış ve hakkında bilgi almaya çalışmaktadır. Bridget bu dedektifi kendini güvene aldığı bir trafik kazası sayesinde aradan çıkarır. Artık aklında tek bir şey vardır ki o da kocasını bir şekilde öldürüp New York City’e taşınarak tek başına bütün parayla yaşamak.

Bunu yapabilmek için önce çalıştığı şirketten kadınların aile içi şiddet sonucu mağdur olan kadınlara ulaşmaya başlar. Onların ‘hayali’ kocalarından birini öldürdüğünü Michael’a söyler ve bunun sonucunda artık Mike’ın da birisini öldürmesi gerektiğini, böylece eşitlenmiş olacaklarını ve New York’a beraber gidebileceklerine Mike’ı inandırır. Son olarak da Mike’ın kendisine önceki bir sohbetlerinde bahsettiği gizemli karısı Trish’e ulaşarak onunla ilgili çok gizli bir sırrı da öğrenmiştir. Mike ilk başta ikna olmaz ancak Bridget ona Trish’in de Buffalo’ya geleceğini söylediğinde cinayet işlemeye sonunda razı olur.

Trish’in Buffalo’ya gelecek olması New York hayallerini suya düşüreceği için cinayeti kabul eden Mike ve Bridget yola çıkarlar ve öldürecekleri kişi olan Chaill’in evine giderler. Mike, silah ve bıçakla eve girer ancak karşısında Chaill değil, Bridget’ın kocası Clay vardır ancak Mike elbette bunu bilmiyordur. Clay’i öldüremeyeceğini anlayıp “yapamıyorum Wendy” dediğinde Clay Bridget’ın işin içinde olduğunu anlar. Wendy Kroy, Bridget’in kendisine koyduğu takma isimdir ve film boyunca Mike onu Wendy olarak tanımaktadır. Clay da Mike’ın kararsızlığından faydalanarak ona her şeyi açıklar, Bridget’ın tek amacının kendisini ona öldürtüp hapse yollayarak para tek başına sahip olmak istediğini söyler. Mike da Bridget’ı eve çağırarak her şeyi öğrendiğini onun yüzüne vurur ancak Bridget bir boşluktan faydalanarak Clay’i öldürür ve Mike’ında kendisine sözde ‘tecavüz ettiği’ esnada 911’i arayarak Mike’ın kendinden geçtiği anlarda söylediği tecavüz ve cinayet ‘itiraflarını’ kaydeder. Polis de bunları duyar ve eve ekip gönderir. Bridget, Mike’ın bu denli kendisini kaybetmesini sağlamak için de onun aslında bir trans olan karısı Trish ile görüştüğünü söyleyerek erkekliğinin üzerine gider. Filmin sonunda Bridget bütün parayla birlikte lüks bir limuzin içinde kasabayı terk ederek New York’un yolunu tutar, Clay ölür, Mike ise hapse girer.

Bütün bunların ışığında The Last Seduction, erotizmin neo-noir’e monte edilerek çok başarılı bir şekilde harmanlandığı, 90’ların en önemli filmlerinden biri. Ayrıca çok underrated olduğunu düşündüğüm de bir film.

kategori:
izlenim

ilgili