The Other Side of Hope: Ümit Gönlümün Ekmeği

Aki Kaurismaki mülteciler konusuna eğilmeye devam ediyor.

1951’de Almanya, mültecilerle dolu bir ülkeydi. İlk Berlin Film Festivali, milyonlarca insanın yaşamını yitirdiği trajediden altı yıl sonra, 6 Haziran 1951’de Batı Berlin’de sinemaseverlere kapılarını açtı. Amaç, harabeye dönmüş ülkede insanlara biraz umut, huzur, eğlence hissi aşılamaktı.

Berlinale dünyanın en eski film festivali değil. Oscar adayı yakalama, popüler filmleri kendine çekme yarışında rakiplerinin biraz gerisinde kaldığı da doğru. Fakat göç olgusunu sahiplenme konusunda öncü festival olma özelliğini 67 yıldır koruyor. Festival her yıl mülteci meselesini gündeme getirmek, gerçeğe ayna tutup insanları ve ulusları tolerans göstermeye, birbirini anlayıp diyalog kurmaya teşvik etmek için etkinlikler düzenliyor.

2016’da “Fire at Sea (Fuocoammare – Denizdeki Ateş)” filmini Altın Ayı dahil dört ödülle onurlandıran festivalin bu yılki ana yarışmasında mülteci sorununa dikkat çekme görevi, Finlandiya’nın önde gelen sinemacılarından Aki Kaurismäki’nin omuzlarındaydı. Beğeni toplayan ve En İyi Yönetmen Gümüş Ayı ödülüne layık görülen “Umudun Öteki Yüzü (Toivon tuolla puolen – The Other Side of Hope)” yıl boyunca dünya festivallerini dolaştı. Türkiye’de de Antalya ve Suç ve Ceza gösterimlerinin hemen ardından, bu haftanın ufuk açıcı filmi olarak vizyona girdi.

Kaurismäki, filminde hayatları kesişen iki insan üzerinden mülteci meselesini ele alıyor. 2011’de Cannes’da Altın Palmiye için yarışan ve üç ödül kazanan “Le Havre (Umut Limanı)” ile başlayan “mülteciler ve liman şehri” üçlemesi, The Other Side of Hope ile devam ediyor.

Le Havre’da Gabon’dan gelen Idrissa’nın hikayesine konuk oluyorduk. Bu kez karşımızda, Halep’ten kaçtıktan sonra yolu Helsinki’ye kadar uzanan Khaled var. Khaled bir geminin kazan dairesinde Helsinki’ye ulaşmayı başarıyor. Fakat göçmenlik bürosu Halep’te bir sorun olmadığını, o yüzden ülkesine geri dönmesi gerektiğini söylüyor. Khaled bir yandan bürokrasiyi atlatmaya, bir yandan da yolculuk esnasında kaybolan kız kardeşinin izini bulmaya çalışırken, restoran sahibi Wickström ve her biri orijinal karakterler olan şürekâsı ile yolları kesişiyor.

Kaurismäki zeki ve keskin bir senaryoyla ülkesinin mültecileri insandan ziyade vaka olarak gören mekanik ve acımasız tutumunu eleştirirken, trajikomik olaylar zinciri neticesinde 100 dakikanın nasıl geçtiğini anlamadığımız bir film ortaya çıkıyor.

Üçlemenin ikinci filmi dedik lakin usta yönetmenin sinemaya veda etme ihtimali de mevcut. “Devam edip etmeyeceğimi teknoloji belirleyecek” diyor bu yılki bir röportajında. “Dijitale geçmeyeceğim, bunun için çok yaşlıyım. Avrupa’da çok az sayıda film laboratuvarı kaldı. Emekliliği de kötü bir şey olarak görmüyorum. Balığa giderim, odun keserim, kağıt oynarım. Ölüp gitmeden önce biraz daha yaşarım.”

Dileğimiz Kaurismäki’nin üçlemeyi tamamlamakla da kalmayıp uzun yıllar film çekmeye, bizleri sevindirmeye devam etmesi. Ve çok naif kalacak diğer dileğimiz ise artık hiçbir ülkenin savaşa sürüklenmemesi; Idrissa ve Khaled’in hikayesindeki gibi yaşanabilecek en korkunç acıların kurbanı olduktan sonra hayata tutunabileceği yeni bir yuva için yollara düşmek zorunda kalmaması…

kategori:
izlenim

ilgili