The Punisher: Netflix/Marvel’ın En İyi Dizilerinden [Ama O Kadar da İyi Değil]

Netflix'in yeni dizisi The Punisher üzerine...

Netflix, Marvel dizilerinden kısa sürede bir evren oluşturabildi. Marvel’ın sinemadaki evren formülünü birebir kendisine uyarlayan Netflix, Daredevil, Jessica Jones, Luke Cage, Iron Fist‘i arka arkaya çektirip yayınladıktan sonra bu kahramanları Avengers gibi The Defenders‘ta biraraya getirdi. Fakat kaliteyi Daredevil dışında hiçbir zaman yükseltemedi. Iron Fist de, Luke Cage de, pek sevilen Jessica Jones da ömür törpüsü dizilerdi kanımca. Asıl sıkıntı Netflix’in çoğu dizisinde 13 bölümde ısrarcı olmasıydı. Halbuki diziler kanıtladı ki senaristler 13 bölümün altını dolduramayıp bir süre sonra olayları öyle bir uzatıyorlar ki dizileri izlerken verem olmamak zor oluyordu. The Punisher da bu sorundan muzdarip ama diğer dizilerden açık ara daha iyi.

Marvel/Netflix bütün solo dizilerinde olduğu gibi The Punisher‘da da önceki dizileri izlemeyenleri de hesaplayarak Marvel’ın dizi evrenine bağlamamışlar. Yani diğer dizilerin hiçbirini izlemeyen kişiler de bu diziyi sorunsuz bir şekilde izleyebilirler. Öte yandan The Punisher beklendiği üzere Marvel’ın karanlık, sert ve şiddetli dizilerinden olmuş. İlk dört bölümde Frank’in öfkesi, pişmanlığı, depresyonu, ailesine dair özlemi, intikam hırsı ve savaş sonrası travması iyi yansıtılmış. İngilizcede PTSD kısaltmasıyla anılan savaş sonrası travmaya epey önem veriliyor. Sadece Frank değil, Frank’in arkadaşı Curtis ve onun düzenlediği terapi seanslarına katılan, bir süre sonra iyice manyaklaşacak Lewis üzerinden de PTSD’ye odaklanılıyor. İlk sezon 13 bölüm sürdüğü için ara ara terapi seanslarına dönülüp savaştan dönenlerin ülkeye ve savaşa dair hissiyatlarına değiniliyor. Dizinin ilk bölümleri hem aksiyon, hem de Frank’in travması açısından epey iyi. Dizinin henüz başlangıcında Frank, The Punisher kimliğiyle herkesten intikamını almış bir şekilde, bir inşaatta işçi olarak karşımıza çıkıyor. Senaristlerin Frank’in ailesiyle ilişkilerini en fazla birkaç dakikalık flashback sekanslarıyla aktarmaları, diziyi ailenin öldürülmesinden sonrasında başlatmaları gayet yerinde bir karar olmuş. Böylelikle diziyi drama ve duygusallığa boğmuyor ama flashback sekanslarıyla karakterin haleti ruhiyesini de iyi bir şekilde yansıtmayı başarıyorlar.

Frank’in acısı, travması ve öfkesi özellikle ilk bölümlerde iyi yansıtılıyor yansıtılmasına da Frank’in David’le tanışmasından sonra karakterin antikahramanlığı ve öfkesi törpülenmeye başlıyor. Hatta sezonu ortaladıktan sonra Frank gayet mülayim birisine evriliyor sebepsiz yere, antikahramandan kahramana dönüşür gibi oluyor. Halbuki karakterin sevilme nedeni antikahramanlığı, dinmek bilmez öfkesi. Ama buradaki Frank arada delirse de babacan olan bir karakter. Neyse ki o denli “iyi”leştirilmiyor karakter, sonlara doğru ilk bölümlerdeki cezalandırıcı Frank’e dönüyor. Dizinin aksiyon ve dövüş sahneleri Iron Fist ya da Luke Cage‘ten daha iyi, daha heyecanlı, daha sert ve kanlı. Fakat dizinin aksiyon dizisi olmadığını, birkaç bölüme yığılan aksiyon sahnelerinden sonra dizinin yavaş tempoyla devam ettiğini belirtmek gerek. Asıl sıkıntıysa ilk üç ve son dört bölüm dışında aksiyonun pek olmaması ya da bu ortanca bölümlerin yavaş tempolu oluşu değil, 13 bölüm nedeniyle olayları uzatması. Örnek vermem gerekirse: Terapi seanslarını çıkarırsanız dizi pek bir şey kaybetmeyecektir. Frank’le -David’in eşi- Sarah’nın arkadaşlığı ilk sahnelerde iyi işlense de bir süre sonra bu sahnelerin de öyküye fazla katkısı olmayıp dolgu işlevi görmeye başlıyor. Hele 8. bölümde Frank-Sarah-David arasında bir aşk üçgeni oluşturma çabası ve David’in kıskançlığı gayet gereksizdi. Afganistan’da öldürülen arkadaşı Ahmet’in vur emrini verenleri bulmaya ve Frank’i yakalamaya çalışan ajan Madani’nin ofisinde geçen sahneler de heyecanlandırmaktan çok uzakta. Madani’nin Frank’i kovalaması heyecanlı bir şekilde işlenmezken (gerçi araba takip sahnesi fena değildi) ofisindeki sekanslar ve Sam’le konuşmaları, Frank-Sarah sekanslarından daha sıkıcı.

Gayet standart bir intikam öyküsü anlatan The Punisher‘ın öyküsü bir süre sonra gereksiz sahneler, sıkıcı yan karakterler (Sarah, Lewis, savaş gazileri, Lewis’in babası, zaman zaman Curtis), gereksiz yere uzatılmış diyaloglar (Sarah-Frank diyalogları özellikle) nedeniyle sarkmaya başlıyor. Halbuki dizinin ilk sezonu 8 bölümle sınırlandırılsa belki o denli dolgu sahneleri yazılmayacak ve dizi daha heyecanlı hale gelecekti. Öte yandan kötü karakterler için en fazla “fena değiller” diyebilirim. Dost olarak gördüğü tek kişi, silah arkadaşı Frank’i kurduğu iş batmasın diye öldürmek isteyen Bill karakteri yer yer inandırıcılıktan ve çoğu zaman da heyecandan yoksun bir karakter. Bill ancak son bölümlere doğru heyecanlı hale getirilmiş. Esas kötü olan Rawlins kanımca Bill’den daha iyi yazılmış. Bir süre sonra manyağa bağlayan Lewis ise 13 bölümü doldurmak, Bill-Frank ve Frank-Rawlins kapışmasını geciktirmek adına öyküye eklenmiş, ilk 9 bölümde dikkat dağıtmaktan ve sıkmaktan ötesine geçmiyor Lewis ama dizinin hakkını vermeli. Lewis’in öyküsünün çözümlendiği 10. bölüm farklı perspektiflerden olayları aktararak dizinin soluksuz izlenen bölümlerinden olmuş. Frank’in 13 bölüm boyunca yüz kez yaralanıp birkaç kez ölümün eşiğine gelmesi de bir süre sonra göze batmıyor değil. Karakterin bir orduyu katledip bu çatışmalardan kılının teline zarar gelmeden çıkması ne kadar göze batarsa yüz kez yaralanması da göze batıyor kanımca. Bu arada epey önemli yer tutan Frank-David arkadaşlığıysa iyi yazılmış.

Özetle: The Punisher, Netflix’in diğer Marvel dizilerinden daha kaliteli. Diğer diziler gibi 13 bölüm sürse de diğer diziler kadar öyküsü sarkmıyor, izleyiciyi fazla yormadan gayet heyecanlı ve sürükleyici üç bölümle sezon tamamlanıyor. Ama belirttiğim gibi sorunsuz bir dizi de değil. Keşke 13 bölüm diye tutturulmasaydı. Bu arada Jon Bernthal 13 bölümde Frank rolünde döktürüp karakterin her türlü haleti ruhiyesinin hakkını vermeyi başarıp rol için son derece doğru bir seçim olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.

kategori:
izlenim

ilgili