The Pursuit of Happyness ve Seven Pounds: Muccino Duyguları Sömürüyor

Gabriele Muccino’nun adını yıllardır duymama rağmen nedense hiçbir filmini açıp izlemedim. Birkaç hafta önce bir merak dalgası içimi sardı ve yönetmenin biri Amerikan, diğeri İtalyan iki filmi (“Fathers and...

Gabriele Muccino’nun adını yıllardır duymama rağmen nedense hiçbir filmini açıp izlemedim. Birkaç hafta önce bir merak dalgası içimi sardı ve yönetmenin biri Amerikan, diğeri İtalyan iki filmi (“Fathers and Daughters” ve “Summertime”) vizyona girmeden önce Will Smith’li iki filmini izleyip tarzını öğreneyim istedim. Arka arkaya iki filmi izledikten sonra IMDb’deki watchlist’e girip “Fathers and Daughters” ve “Summertime” filmlerini listeden siliverdim. Şu iki filmi izledikten sonra Muccino için zerre sevemediğim Çağan Irmak’ın İtalyan şubesi dersem yanlış olmayacak. Kanımca Muccino Yeşilçam’dan bir yönetmenin reenkarnasyonu ya da evinde gizli gizli Yeşilçam filmleri izleyip Yaprak Dökümü okuyan birisi. Zira bu iki Amerikan filminin bizim Yeşilçam melodramlarından ya da Irmak’ın “Ağlayın ulen!” diye düşünerek hazırladığı onca filmden farkı yok.

THE PURSUIT OF HAPPYNESS (2006)

Muccino, İtalya’da dikkatleri çektikten sonra çoğu yönetmen gibi Hollywood’a davet edilir ve ilk olarak bu filmi kotarır. Epey de iyi eleştiriler alır. Almasına şaşırmadım desem yalan olur. Zira Muccino’nun bu filminin tek güçlü tarafı diyalogları. Orada da kör gözüm davranıp mesajları gözümüze (aslında kulaklarımıza) sokuşturan Muccino’nun bu mesajlarını en dandik kişisel gelişim kitaplarında bulmamız mümkün. “The Pursuit of Happyness” çağı geçmiş, 80’lerde çekilse bile alkışlanmayacak bir film. Film en klişesinden bir aileyi merkeze alır. Baba eşini de, çocuğunu da seven, onlar için mücadele eden ama bir türlü Amerikan rüyasına ulaşamayıp çoğunluk (?) gibi mutlu olamayan birisi. Anneyse eşini ve çocuğunu sevse de fakirliğe ve borç harca dayanamayan birisi olarak resmedilir.

still-of-will-smith-and-jaden-smith-in-the-pursuit-of-happyness-2006-large-picture1

İki saatlik filmde babayla oğlunun başına bir meteor düşmediği kaldı. Muccino izleyicinin duyguları sömürmek, onları duygulandırmak için o denli uğraşıyor ki bir süre sonra hepsi fazlasıyla hesaplı olan bu klişeleşmiş dramatik sahneler ters tepiyor. Sizi bilemem ama filmi izlerken Muccino’nun bu tutumundan nefret ettiğimi söyleyebilirim. Yukarıda belirttiğim gibi filmde iki karakterin başına öyle şeyler geliyor ki zaman zaman Yaprak Dökümü’ndeki Alı Rıza’nın bu kadar şey yaşamadığını düşündürtüyor. Önce fakirlikten bunalan anne kapıyı çarpıp gidiyor. Baba satması gereken makineyi çaldırıyor. Sonra sırayla evden kovuluyor, arkadaşı pek yardımcı olmuyor, yerleştiği bir odadan parayı ödeyemediği için kovuluyor, oğluyla birlikte dışarıda yatmak zorunda kalıyor, sonra evsizlere ayrılmış bir yerde oğluyla birlikte kalıyor, sonra orada da kalamıyor, iş buluyor ama iş görüşmesinin zamanı gelmişken gözaltına alınıyor, sonra görüşmeye gömleksiz katılmak zorunda kalıyor ve en nihayetinde onca olumsuzluktan sonra işi kapıyor ve “happy ending”! Baba, Amerikan rüyasını gerçekleştirmiş oluyor.

PK-13 [DF-01287] - Jaden Christopher Syre Smith (left) and Will Smith star in Columbia PicturesÕ drama The Pursuit of Happyness. Photo Credit: Zade Rosenthal

Muccino tıpkı Irmak gibi müziğe yüklenerek, karakterin başını defalarca kez derde sokarak bizleri duygulandırmaya çalışıyor. Kişisel gelişim kitaplarından aparma “Sana başarısız diyenlere sakın inanma,” şeklindeki repliklerle mesajlarını gözümüze gözümüze sokması, Amerikan rüyasını satmaktan vazgeçmiş bazı Amerikalı yönetmenlere karşın İtalyan Muccino’nun daha ilk filminde izleyene bu rüyayı bayat bir şekilde satmaya çalışması, fazlasıyla ağdalı bir anlatım tutturması, işi olan herkesi mutlu sanması (Fazlasıyla saçma. İşsizlik kötü tabii ki ama işi olan herkes mutlu değil) filmin katlanılamaz taraflarından. Will Smith’in bu filmde iyi bir performans sergilediğini, oğlunun ise yeteneksiz olduğunu kanıtladığını belirtmek gerek. Ne yazık ki Smith yeteneksiz evladını yıldız yapmak için halen çabalıyor. Sıkça dediğim gibi, “Pursuit” çağın otuz yıl gerisinde kalmış bir film.

SEVEN POUNDS (2008)

“The Pursuit”in elde ettiği başarıdan sonra Smith-Muccino işbirliği “Seven Pounds” ile devam etmişti. Muccino bu kez daha farklı bir film yapar. Merkeze çektiği acılara ve pişmanlığa yenik düşüp intihar eden Ben’i (asıl adı Tim aslında. Ben kardeşinin adı) koyar. “Seven Pounds”ın önceki filmden en önemli farkı mizahı, “güzel günler göreceğiz” klişesini ve mutluluğu buraya “The Pursuit”teki kadar taşımaması. Film merkeze koyduğu karakterin depresifliğini taşıyor ve baştan sona dek karanlık havasından taviz vermiyor. Gene önceki filmden farklı olarak gizemli bir anlatım benimseyip sürprizini açık etmemeye çalışırken izleyicinin finale dek özdeşleşmekten çekineceği bir karakter yaratıyor.

Ben trafikteyken dikkatsizlik sonucu eşinin ve altı kişinin ölümüne neden oluyor. Aradan yıllar geçse de bu acıdan ve vicdan azabından kurtulamıyor. Sonrasında onlarca insan arasından yedi kişi belirliyor ve onların hayatlarına anlam katmaya, bazılarının hayatlarını kurtarmaya çalışıyor. Finalde de ölüp gidiyor. Sorunlarsa şunlar: Muccino, Ben’in kaza yaptığını ve kaza yüzünden onca kişinin ölümüne neden olduğunu filmin sonuna kadar gizlemeye çalışıyor. Saniyelik kabuslarla “o an”a dönse de bunu ifşa etmemeye çabalıyor. Ama bu durum beraberinde Ben’le özdeşleşilmemeyi de getiriyor. Ben’le özdeşleşmek zor. Çünkü niyetinin ne olduğunu çözüm bölümüne kadar tam anlamıyla öğrenemiyoruz.

Seven-Pounds-DI

Hal böyle olunca karakterin (finalde anlam kazanacak) itici davranışları yüzünden karakterden soğuyoruz. Sonra Muccino finalde her şeyi toparlamaya çalışsa da iş işten geçmiş oluyor. Özetle karakterle özdeşleşemiyoruz. Muccino’nun ağdalı anlatımını, gene konuyu fazlasıyla ajite etmesini, hesaplı bir şekilde duygulandırmaya çalışmasını, gene mesajlarını gözümüze sokmasını da bu özdeşleşememe sorununa dahil edersek ortaya çok sıkıcı ve bunaltan bir filmin çıktığını söyleyebilirim. Muccino filmi bir kaza ve intiharla başlatsa da bir süre sonra bu tempoyu devam ettiremiyor ne yazık ki. Haliyle ilgiyi de ayakta tutamıyor. Muccino önceki filmin eksik gediklerini bu filmin aynen taşıyor, Çağan Irmakvari sinemasından bu filmde de taviz vermiyor. Haliyle ortaya da önceki filmden daha sıkıcı ve ağdalı bir film çıkıyor.

Filmin diğer eksiği ise ahlaki tarafında yatıyor. Ben bir sürü sahnede bizleri rahatsız eder. Ama en çok Ezra’ya telefonda hakaretler yağdırdığı sahnede Ben’den tiksiniriz. Sonra finale doğru Ben’in Ezra’nın iyi birisi olup olmadığını öğrenmeye çalıştığını söylenir. Ama bu çok saçma. Gözleri görmeyen birisine bu hassas sorunundan yola çıkıp vurmak ve o kişi bu hakaretleri alttan alınca onun için “İyi birisi. Bu adamın hayatını değiştirmeliyim,” diye düşünmek neresinden baksan tutarsız, neresinden baksan ahmakça. Şimdi Ezra doğal olarak bu hakaretlere sinirlenip Ben’e küfürler yağdırsaydı hayatının değiştirilmesini, iyilikleri hak etmeyecek miydi? Ben, Ezra’nın iyi birisi olup olmadığını başka şekilde öğrenemez miydi, illa hakaret etmesi mi gerekiyordu?

2008_seven_pounds_011

Filmin iyilik kriterleri de fazlasıyla sorunlu. “İyi insan kimdir?” sorusuna en klişesinden ve en yüzeyselinden cevaplar veriyor. Ezra’yı ele alırsak şu sonuç çıkıyor: “İyi insan hakaretlere karşılık vermeyen insandır”. Ya da bir çocuk üzerinden şu sonuç çıkıyor: “Çocuklar iyi insanlardır”. Ya da kocasından sürekli dayak yiyen kadın üzerinden şu sonuca varılıyor: “Gururlu kadın, iyi insandır”. Ya da kendisine yalan söylemeyen kalp hastası Emily üzerinden çıkan sonuç şu: “Ölmeyi kabullenmiş, kendisine yalan söylemeyen kadın, iyi insandır”. Gördüğünüz üzere filmin, Muccino’nun “iyilik” tanımları fazlasıyla gülünç, yüzeysel ve sorunlu*.

Özetle; Muccino Will Smith’li ikinci filminde de baltayı taşa vuruyor ve önceki filminin gerisine düşmeyi başarıyor. Muccino’nun kariyerine aynı bayağılık ve ajitasyonla devam edeceğini “Fathers and Daughters”ın fragmanı kanıtlamıştı. Muccino cephesinde onca yıla rağmen değişen hiçbir şey yok. “The Pursuit”te bir babayla oğlunun ilişkisinden “Babam ve Oğlum” duygusallığı çıkaran Muccino bu kez bir babayla kızının mendil ıslatan dramına gene aynı sakillikle odaklanmış gibi görünüyor. Ama tabii ki bu ağdalı, bazen ahlaki açıdan sorunlu sinemanın da alıcısı var. Onlara iyi seyirler…

*Filmin ahlaki tarafıyla ilgili sorunları için Ekşi Sözlük’teki “24 saat uyuyan adam”ın entrisinden yararlanılmıştır. Sorunu benden daha iyi irdelemiş giri için bakınız.

kategori:
izlenim

ilgili