Almanya’nın tarihindeki lekeye bir de bu açıdan bakınız. Bernard Schlink‘in 1995′te yazmış olduğu Der Vorleser (Okuyucu), pek çok dile olduğu gibi bizim dilimize de Cemal Ener tarafından, İletişim Yayınları vesilesiyle kazandırılmış ‘çok satan’ bir roman. Romanın dünya çapında yakaladığı başarıyı hemen farkeden Miramax, 1998 yılında harekete geçmiş ve Schlink’ten romanın sinema haklarını satın almıştı. Ve takrîbi 10 yılın sonunda roman sinemaya uyarlandı.
Özellikle The Hours’la rüşdünü ispatlayan David Hare, romanı senaryolaştırma sürecini gerçekleştirdikten sonra, yine The Hours ve öncesinde Billy Elliot gibi iki başyapıtı hayata geçirmiş yönetmen Stephen Daldry bu işe atandı. Filmin oyuncu kadrosu için ilk seçilen isim Kate Winslet, daha sonra Revolutionary Road yüzünden kadrodan uzaklaştırılmış ve yerine Nicole Kidman getirilmişti. Fakat Kidman hamile kalınca yeniden Winslet ile anlaşma sağlanmış. Diğer başrol için Ralph Fiennes zaten başından beri belli olan kişi. Görüntü yönetmeni olarak ilkin yola çıkılan isim Chris Menges‘le yollar ayrılınca, göreve Coen Biraderlerin gediklisi Roger Deakins getirilmiş.
Bu noktaya kadar kadroda saydığımız oyuncu ve kameraarkası ekibin, istisnasız hepsinin ingiliz olması bir tesadüf müdür yoksa kasıtlı bir seçim midir bilemiyoruz. Fakat alman bir yazarın, Almanya’da geçen bir hikayesini filme çekmek için oluşturulan kadronun hepsinin ingilizlerden oluşması gerçekten ilgi çekici. Film iyice gündeme geldiğinde sanıyoruz bu konu da gündeme gelecek ve yanıtını bulacaktır.

Bir diğer enteresan noktaya daha değinmek istiyorum: 2008 yılında kaybettiğimiz iki büyük sinemacı Anthony Minghella ve Sydney Pollack işbu filmin yapımcılarıydılar. 18 mart 2008′de vefat eden Minghella’nın ardından 26 mayıs 2008′de Pollack da vefat edince, filmin işlerini Hollywood’un en büyük ve meşgul yapımcılarından Scott Rudin devraldı. Yapımcısı olduğu, Doubt ve Revolutionary Road filmlerinin de aralıkta gösterime gireceğini ve her üç filmin de oscarda iddialı olduğunu düşünürsek, bu yoğunluk ve streste Rudin’in hayatta kalması için sinemasever duasına ihtiyacı olduğunu sanıyorum.
Bu kadar önbilginin ardından yapıtın kafa karıştıran problematiğine gelelim. Fiennes’in canlandırdığı karakter Michael’ın geçmişinde başlayan bir hikayedir Okuyucu. Genç yaşlarında, kendinden yaşça büyük olan Hanna Schmitz isimli bir kadına aşık olmuş olan Michael daha sonraları Hanna’nın bir nazi olduğunu, pek çok insana kötülüğü dokunduğunu öğrenecektir. Michael karakterinin vicdanî problemi şudur: sevdiği kadına ihanet ettiği için suçludur. Eğer ki suçlu birisine ihanet etmek suç teşkil etmiyorsa, suçlu bir kadına aşık olduğu için yine suçludur.
Okuyucusunu ya da seyircisini, kötü birisine çaresiz aşık olmak kavramıyla yüzleştiren yapıt 2009′un ilk dönemine damgasını vuracak gözüyle bakabiliriz. Amerika’da 10 aralık tarihinde sınırlı kopyayla, 9 ocakta ise tüm sinemalarda gösterime girecek olan filmi önceden seyretme imkânı bulan az sayıda eleştirmenin yaptığı yorumlar oldukça heveslendirici. Görülen o ki, ingiliz ekip çok sıkı bir iş çıkarmış.
