bakınız

Günahlar Şehrinin Ruhu

| Yorum Yok

the-spirit-kapak.gifSevilen edebiyat ve çizgi roman eserlerinin sinemaya uyarlanmaları, diğer türlerden daha fazla ses getirir. Çünkü eseri okumuş ve onda kendi dünyasını yaratmış insanlar, sinemada neyle karşılaşacağını, kendi fantazyasına ne kadar yaklaşılacağını merak eder. Bu anlamda her zaman görüş ayrılıkları olagelmiştir. Yıllarını çizgi romana hasretmiş olan sıkı fanlar içinse bu durum daha hassas. Çünkü çizgi romanın tabir-i caizse bir raconu var. Konuşma dili, kahramanların karizması, olay örgüsü ve en önemlisi de atmosferi. Okunan şey sadece yazılardan ibaret değil. Bu yüzden eseri filme alan yönetmenin de onun ruhunu iyi anlamış ve sahnelerini bu doygunluğa ulaştırabilmiş olması beklenir. Sin City‘de bu ruhu yakalamayı başarmış olan Frank Miller, The Spirit‘te yeni bir görsel şölenle bizleri mest edecek gibi. “Şehrim çığlık atıyor. O benim annem, o benim sevgilim…Ve ben onun ruhuyum”.

Bu sözler, 25 aralıkta Amerika’da gösterime girecek olan çizgi roman uyarlaması The Spirit filminin sloganı: çaylak bir polis memuru olan Denny Colt (The Spirit) öldü, bir kahraman olarak doğdu, tekrar öldü tekrar doğdu. Şimdi şehrindeki tüm suçluları, onları ölümün her çeşidiyle öldürmekle tehdit ediyor.

the-spirit-filmden-foto.gif

The Spirit, geçtiğimiz temmuz ayında 87 yaşında hayata veda eden Will Eisner tarafından, 1940′lı yıllarda yaratılan çizgi kahraman. Will Eisner o zamana dek görülmemiş “konuşma balonu” içermeyen kareler çizmiş ve duygusal ifadeleri, karakterlerin mimikleri ve vücut dilleriyle aktaran devrimci bir anlayışın tohumlarını atmıştı. Eisner’a, çizgi romanı güzel sanatların bir dalıymışçasına titizlikle ele aldığı için, bu anlamdaki ilk yaratıcı çizer de deniliyor. Çizgi romanların genellikle genç kesim tarafından takip edildiği o yılların Amerika’sında The Spirit’in anlamı da başka. Çünkü The Spirit; vergi borcu, aile içi şiddet gibi, Amerikalıların diğer sorunlarına da el attığından, çizgi romanların okunma yaşını birden 50′li sınırlara kadar genişletmeyi başarmış. O dönemin modası dedektiflik ve suç hikayeleriyle örülmüş çizgi romanlar arasında kendine sağlam bir yer bulan The Spirit, 2000′lere geldiğimizde DC Comics tarafından basılmaya başlanıyor. 1987′de tv filmi olarak da uyarlanmış olan çizgi romanı bu kez beyazperdeye uyarlayan ve yöneten; Sincity, 300, Electra gibi çizgi romanları da sinemaya taşımış olan Frank Miller. Aynı zamanda bu film, Frank Miller’in ilk ‘tek başına’ yönetmenlik denemesi.

[dailymotion k6qqKYUx2oSJ3MCeQ3]

Spirit karakterini, kimi dış görünüşünden ötürü Zorro, kimi de tekrar hayata dönüp suçun izini sürmesi nedeniyle The Crow’a benzetiyor. The Spirit, en büyük düşmanı The Octopus (Samuel L. Jackson) ve ekibiyle mücadeleye girişiyor, şehri kurtarmaya uğraşırken birçok güzel kadınla de flört ediyor. Kadınların dediği gibi, o her kanıda aşık olabilecek ve samimiyetle hepsine güzel sözler söyleyebilecek biri. Güzel kadınlar demişken, bu anlamda kontenjanı geniş olan filmin isimlerine bir bakalım. Femme fatale Sand Saref rolünde Eva Mendes var. Silken Floss‘u oynayan Scarlett Johansson‘u The Octopus’un tarafında izleyeceğiz. Sin City’den bildiğimiz ve filmin ikincisinde de göreceğimiz Jaime King, Lorelei Rox rolünde. İspanyol isim Paz Vega (Plaster of Paris) da The Spirit’in kadınlarından biri. Bu filmden sonra, tahmin ediyorum ki Paz Vega adından epeyce bahsettirecek. The Spirit’i oynayan Gabriel Macht‘i ise bir çokları gibi ben de hafiften Johnny Depp’e benzettim. Macht için filmin yapımcılarından Mike Paseornek, “Gabriel’in şeytani bir cazibesi olduğunu düşünüyoruz. Spirit karakteriyle özdeşleşecek birini arıyorduk. Çünkü önümüzdeki yıllarda bunu bir seriye dönüştürmek istiyoruz” açıklamasını yapmış.

Filmin kendi senaryosuna bakarsak, The Crow ve Sin City’den karma bir yapı hissedebiliriz. Zaten bu anlamda filmden beklenen de görsellik, başarılı bir suç şehri atmosferi ve iyi oyunculuklar.