The Square: Sanatsal Hicvin Toplumsal Paranoyası

Haktan Kaan İçel yılın en çok konuşulan yapımlarından The Square'e dair izlenimlerini aktarıyor.

The Square: Sanatın Dikenli Yolu

Cannes Film Festivali’nden “Altın Palmiye” ödülüyle döndüğünde her kesimden insanın merak konusu olan The Square (Kare), keskin mizah anlayışının gücüyle modern sanattan insan psikolojisine, burjuvazi hayatlardan toplumsal düşünce sistemine kadar farklı konulara derin dokunuşlarda bulunuyor. Yönetmen Ruben Östlund böylece filmiyle insanın ikiyüzlü çıkıntılıklarını ortaya sermiş oluyor. İnsanın artık refleksleşen vurdumduymazlığını hiciv sanatı ile seyircinin yüzüne vuruyor.

The Square sanat, sanat eseri, sanatçı egosu, hayran psikolojisi, medyanın sanata ve sanatçıya yaklaşımı, burjuvaların varoşla ilişkisi, iktidar, suçluluk, güvensizlik, kentlerdeki yoksulluk, Avrupa’nın göçmen sorunu, göçmenlerin yaşadıkları topluma karşı etkileri, viral pazarlama, etik, modern sanat, ikiyüzlülük, kendini beğenmişlik gibi konulara kendi tarzıyla bakarken, bir yandan eğlendirmeyi bir yandan da düşündürmeyi hedefliyor.

Claes Bang’ın oynadığı filmin ana karakteri Christian bir sanat galerisinde saygın bir küratördür. İnsanın güven duygusu üzerinden bireylerin derinlerinde yatan güvensizliği ve yargılayıcılığı ortaya çıkarmaya çalışır. Bu yüzden de Kare (The Square) adlı sanat projesini tasarlar. Böylelikle insanların kendini bu sanat olayıyla keşfetmesini amaçlamaktadır.

Senaryo temellerini Christian’ın “kimlik krizi” üzerine kuruyor. Buna göre şekillenen hikaye kurgusu, güçlü bir karakter çalışmasıyla zenginleştirilerek sanatın değişen dinamiklerini dair bir yolculuğa çıkmamızı sağlıyor. Sanat ve sanatçının değişkenliği, zamanın ruhunun getirdiği unsurlarla aynı doğrultuda şekilleniyor. Çünkü etrafımızdaki olayları sanattan bağımsız olarak değerlendirmek sanatı anlamlandırmak bakımından önemli konuma geliyor.

Yönetmen kendi yaşadığı coğrafya üzerine gözlemlerini bu film aracılığıyla sunma fırsatı elde ediyor. Açık bir şekilde anlatılmak istenen İskandinav toplumuna dair bir eleştiri olarak algılanabilir. Çoğunlukla kendilerini en doğruyu yapmaya şartlandıran insanlar, aslında içlerindeki bastırılmış ırkçılığı, ötekileştirmeyi istemeden de olsa ortaya çıkarırlar. Bir nevi kişisel tatmin elde etmek adına muhtaç insanlara ellerini uzatırlar. Dışarıdan insanlara yardım etmeye çalışan biri olarak görünmeleri, aslında kendi iç huzurlarından daha önemli değildir. Birey bir nevi insanlara yardım ederek kendi hatalarını halının altına süpürmektedir. Böylece kendilerine yapay bir huzur elde ederler. İskandinav halkının göçmenlere bakış açısı bu durumla birebir örtüştüğünden dolayı da The Square ana karakteri aracılığıyla toplumsal eleştiri oklarını fırlatmaktan çekinmemiş ve karşımıza filmin son hali çıkmış.

Göçmen Sorunları ve Kuzey Ülkelerinin Tutumu

Son yıllarda bolca göç alan İskandinav toplumları, bu durumu yardım ediyoruz gibi sunarken aslında batılı ülkeler arasında medeni bir gösteriş haline getiriyorlar. Östlund da bu gerçekten feyz alarak ana karakteri Christian’ın bu yönüne dem vurmayı tercih ediyor. Kendi iç huzurunu elde etmek adına kendinden statü olarak alt sınıf gördüğü insanların huzurunu bozmakta bir sakınca görmüyor. Başarılı planının sonuçlarının ters tepmesi sonucunda üzerine kalan sorumluluğu dahi cesurca göğüsleyecek cesareti olmayan bir adamın, aslında entelektüel kesimin çarpıcı bir yansıması olarak yorumlayabiliriz.

Elizabeth Moss’un oynadığı karakter Anne ise sanat dünyasındaki farklı tipteki insanları temsil ediyor. Sanatçı hayranlığı ve başarının gerekli gereksiz eleştirilmesi mevzusuna odaklanıyor. Anne hayranlık duyduğu Christian’ın aurasının altında ezilirken kendinden ödün vermek istemiyor. Bu yüzden de tuhaf olanı normal kabul etmeye çalışıyor. Gözde sanatçıların her hareketini tanrılaştıran bu kesim, bir anlamda kendilerine karşı gösterilen tavrı kabul edemediklerinde kibrin ve kıskançlığın esiri olabiliyorlar. Anne de böyle bir karakter… Bir nevi herkesin sevdiğini sevmeyen, sevdiklerinde dahi bunu kabul etmenin kendileri için yenilgi olduğunu düşünen insanların bir dışavurumu olarak özetlenebilir.

The Square çok fazla temaya ve konuya eğilmesinden kaynaklı olarak zaman zaman hikaye kurgusu olarak savrukluk yaşayan bir anlatıya sahip denilebilir. Bu durum film içinde odaktan kopmanıza sebebiyet veriyor. Ancak yönetmen savrukluğun sıkıntılarının farkına varmış olacak ki, bellekte canlı kalacak imgelerle filmin anlatımını desteklemekte yarar görüyor.

Sanat oluşturulduğu haliyle her insan tarafından farklı yorumlanabilir bir evrenselliğe ve farklı bakış açılarına kapısını açan bir anlatı biçimidir. Sanat eserinden bir parçayı değiştirdiğinizde karşınıza farklı bir sanat eseri çıkar. Aynı parçalarla farklı bir sanat eseri yaratmak mümkündür. İşte tam bu noktadan yola çıkan The Square hikaye anlatımını da bu tip temaslarla her anında farklı bir sanat eserine dönüştürmeye çalışıyor. Klasik anlatımın nimetlerinden yararlanırken değişen insan prototiplerinden kendine has bir biçim geliştiriyor. Belki yapılan şeyler pek devrimci unsurlar değil. Ancak Östlund sinemasında bir farklılığa dönüşüyorlar.

Mizah Bir Silahtır

İskandinav kara mizahının etkileri tıpkı bir Roy Andersson filmindeymişçesine form değiştirerek seyirciye ulaşmaya çalışıyor. Kimi zaman absürtleşiyor, kimi zaman ise gerçekliğin sert ve vurucu trajikliğini gözler önüne seriyor. Filmin içindeki karakterler tıpkı seyirciler gibi karşılarına çıkan oyunbaz detaylarda boğulduklarını hissediyorlar. Zekice tasarlanan mizansenlerin insan doğasını nasıl da gün yüzüne çıkardığını fark ettiğinizde kendi türümüzün yaptıklarına hayret ediyoruz. Biraz kendimiz, biraz da yüz kızartıcı hareketlerde bulunan insanlar için utanıyoruz. Yaşanan olaylarla kurduğumuz empati yapımın değerini arttırıyor. Bilhassa filmin finalindeki Christian’ın burukluğu içinize işliyor.

The Square bir nevi insan eşitliğine vurgu yapıyor. Ancak herkesle eşit olduğunu düşünmeyen çoğu kişi için bir anlamda sırat köprüsüne dönüşüyor. Film bir yandan burjuva kesimin korkularıyla yüzleşmesine olanak verirken, bir yandan da yoksul kesimin kendi olanaksızlıklarını olanağa dönüştürmesine tanıklık etmemizi sağlıyor. Filmin açılış sahnesindeki alegoriler filmin bütününü tek sahne ile özetlemeye yetiyor. Geriye kalan kendi bencilliklerimizin yüzümüze vurmasından başka bir şey olmuyor.

Son tahlilde Ruben Östlund mizahın gücünü başarıyla filminin içinde harmanlarken çok farklı şeyler anlatmıyor. Sadece karanlıkta kalanları aydınlatıyor. Bildiklerimizin üzerinden geçmemizi sağlıyor. Sanat ve insana dair akıllıca tespitlerde bulunarak, toplumların tutumlarının koca bir yalandan ibaret olduğunun altını çiziyor. Altın Palmiye’nin boş bir filme gitmediğini adeta kanıtlamış oluyor.

kategori:
izlenim

ilgili