Tokyo-GA: Tokyo Üzerinde Gökyüzü

“Yasujiro Ozu tüm zamanlarımın büyük ustasıdır.” Wim Wenders

Deniz ve gökyüzünün iç içe geçti­ği bir ufuk manzarası, bir tren garı, sokakta yürüyen öğrenciler, evlat­larının özlemiyle yanıp tutuşan bir anne-baba… Japon sinemasının çok geç keşfedilmiş yönetmen­lerinden Yasujiro Ozu’nun öne çıkan filmlerinden biri olan “Tok­yo Story”, bu sekanslarla başlar. Tokyo Story’i bu kadar önemli ve başarılı (1) kılan ise Japon aile ya­pısındaki değişimi oldukça mini­mal bir şekilde anlatabilmesidir. Bahsettiğim sekanslarla açılan tek film Tokyo Story değil. Film­den 32 yıl sonra 1985’te 2. Dün­ya Savaşı sonrası Alman sinema­sının önemli isimlerinden Wim Wenders, çektiği ”Tokyo- GA” isimli belgeselinin açılış ve kapa­nış sekansları için Ozu’nun Tokyo Story’de kullandığı sekansla­rı kullandı. Wenders’in tercihinin sebebi son derece açıktı: 2. Dün­ya Savaşı sonrası dünyaya gelmiş bir Alman yönetmenin savaş sı­rasında Japonya’da filmler çek­mekte olan bir başka yönetme­ne karşı hayranlığı ve öykünüşü. Wim Wenders’in Yasujiro Ozu’ya duyduğu hayranlıktan ve bu doğrultuda çektiği Tokyo-GA belgeselinden önce, Wim Wen­ders’in yönetmenlik anlayışın­dan ve onu Ozu’nun izinde bir yol filmi çekmeye iten iki et­menden bahsetmek gerekir.

Yalnızca yönettikleriyle veya yaz­dıklarıyla ön plana çıkan bir isim değil Wenders; Criterion Collecti­on gibi oluşumlara olan katkısı ile, Martin Scorsese’nin dünya üzerin­deki unutulma tehlikesiyle karşı karşıya olan filmleri korumak için kurduğu “World Cinema Foundati­on” danışma heyetinde bulunması ile, fotoğrafçılık kariyeri ile de ön plana çıkan tam anlamıyla entelek­tüel bir yönetmen. Filmografisinin çok büyük bir kısmı da dolaylı ola­rak veya doğrudan başka bir yö­netmene, yazara, müzisyene veya fotoğrafçıya duyduğu hayranlık sa­yesinde ortaya çıkmıştır. Nicholas Ray’in ömrünün son günlerini konu alan belgeseli “Lightning Over Water” (1980), ülkemizde özellik­le “The Glass Key” (Sırça Anahtar) kitabıyla tanınan Amerikalı ünlü yazar Dashiell Hammett üzerine çektiği kurgu filmi “Hammett” (1982) veya en popüler işlerinden biri olan “Buena Vista Social Club” (1999) belgeseli… Wenders’in sa­hip olduğu bu entelektüel kimlik, filmografisinin şekillenmesinde büyük rol oynadığı gibi yönet­menin dünya kamuoyunda sahip olduğu konumun da en önem­li sebeplerinden bir tanesidir.

Bahsetmek istediğim ikinci etmen ise Wenders filmografisinin şiirsel ve manevi yanı. Filmografisindeki kurgusal her film manevi temalar üzerine kuruludur. “Affetme” kav­ramı üzerine çektiği “Everything Will Be Fine”, baba-oğul arasında­ki sevgi-nefret ilişkisine değindiği “Don’t Come Who Knocking”, kendisine Palme d’Or kazandıran ve belki de tarihteki en yalın aşk hi­kayelerinden birini anlatan “Paris, Texas” ve bu kategoride bahset­meden geçmek istemediğim, ken­disine Cannes’da En İyi Yönetmen ödülünü getiren, belki de şiire en yakın film olarak değerlendirilebi­lecek “Der Himmel über Berlin”. Wim Wenders’ın ne kadar bü­yük bir sinema hayranı oldu­ğunu açıklamak için Der Him­mel über Berlin’in kapanış metni yeterlidir: “Dedicated to all former angels, but especial­ly to Yasujiro, François, Andrej.” (2) 

Tokyo-GA, başındaki Tokyo Story görsellerinden sonra Wim Wen­ders’in açıklamasıyla devam eder. Wim Wenders, kendisini gös­termeyip anlatıcı olarak yalnızca söyledikleriyle bize eşlik etmesi­ne rağmen film boyunca kullan­dığı 50 mm kamera ile oluştur­duğu tarz, sizi Ozu’nun izinde Tokyo yolculuğuna davet eder. Filmin ilk yirmi dakikası, Wenders’ın yaşadığı hayal kırıklıklarından olu­şur. Her tarafını televizyonların sardığı, insanların vakitlerini dijital ekranlar karşısında geçirdiği bir Tokyo karşılar yönetmeni. Ozu’nun filmografisi boyunca konu aldı­ğı Japonya’daki o değişimi kendi gözleriyle görür Wim Wenders. Ozu’ya dair bir şeyler bulmaktan umudu kesecek raddeye gelir. Havalimanında gördüğü bir an­nenin ve çocuğunun ilişkisini ise Ozu’nun minimalist sinemasının bir yansıması olarak değerlendirir.

Filmin seyri Wenders’in ve Chis­hû Ryû’nun buluşması ile değişir. Ryû, Yasujiro Ozu’nun neredeyse tüm filmlerinde oynamış, hayat verdiği baba karakterleriyle akıl­larda kalmış bir oyuncudur. Wen­ders, Ryû’ye karşı hissettiklerini şu sözleriyle ifade eder: “Daha önce hiçbir oyuncuya bu denli bir saygı duymamıştım. Bunu ona açıklamaya çalıştım ve tek tepkisi utanmak oldu, ardından müteva­zı bir şekilde konuyu değiştirdi.”

Yaptıkları ufak röportaj boyunca Ryû, Ozu ile çalışmayı ne kadar özlediğinden bahseder. Ryû ve Ozu arasındaki bağın ne kadar büyük olduğunu anlamak mümkün. Belgesel çekildiği sırada Ryû, bir televizyon dizisi sebebiyle oldukça ünlü olsa da artık kimsenin onu Ozu’nun filmleriyle tanımamasından yakınmakta. Ryû ve Wenders’ın Ozu’nun mezarını ziyaret ettikleri kısımda ise mezar ilgimizi çekiyor, yalnızca “MU” yazısı belirmiş: hiçlik, yokluk anlamına geliyor.

Ardından uzun süre boyunca Wenders ile Tokyo sokaklarında bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu yolculuk ancak bir Ozu filminde olabilecek kadar güzel bir tesadüf ile baş başa bırakıyor Wim Wenders’i. Öncesinde Werner Herzog, birkaç saat sonra ise Chris Marker ile karşılaşıyor. Aynı Wim Wenders gibi 2. Dünya Savaşı sonrası Alman sineması için büyük önem taşıyan Herzog, Avustralya yolculuğu sırasında birkaç günlüğü- ne uğramış Japonya’ya. Tabi bu karşılaşmanın Wenders’in belgeseli için ne kadar büyük bir fırsat olduğundan bahsetmeye gerek yok. “Günümüzde yeterince görüntü kalmadı, binalar görüntülerin çoğunu öldürdü.” cümleleri ile Wenders’a eşlik eden Herzog da Wenders gibi Ozu’nun ne kadar önemli bir yönetmen olduğunun farkında. Aynı günün gecesinde ise Wenders, Chris Marker ile bir araya geliyor. Chris, “Sans Soleil” projesi için Tokyo’da. İki Avrupalı, Japonya’daki görüntülerden bahsetmeye devam ediyorlar. Tüm bu konuşmaların yapıldığı barın ismi ise oldukça tanıdık: La Jetée.

Filmin son kısmı için Ozu’nun önce yardımcı kameramanlığını, ardından kameramanlığını yapmış olan Yûharu Atsuta ile bir araya geliyor Wim Wenders. Atsuta, kariyerinin başından Ozu’nun ölümüne kadar yalnızca onunla çalışmış. “Meslektaşlarım başka yönetmenlerle çok daha fazla para kazanıyorlardı ama ben Ozu ile çalışmayı seç- tim.” diyerek açıklıyor Ozu’nun onun için ne ifade ettiğini. Filmin benim gözümde en önemli kısmı ise Wenders’in sorduğu son soruyla başlıyor: “Ozu’nun ölümünden sonra farklı yönetmenlerle çalıştın mı?” “Evet, ancak son derece çaresizdim. Nasıl açıklayabilirim ki? Bir şeyler kayboldu. Ozu performansımı en iyiye çıkarmıştı, ben de ona yapabileceğimin en iyisini vermiştim.” Ardından gözyaşları beliriyor Atsuta’nın gözlerinde.

Bir sanat formu olarak sinema, sanatçıları arasındaki etkileşimin güçlü olduğu formlardan bir tanesidir. Bu etkileşim, kimi yönetmenler tarafından dışa vurulur ve bir sanat eseri olarak karşımıza çıkar. Tokyo-GA, Wim Wenders’in Ozu ile arasındaki etkileşimin bir sonucu olarak karşımıza çıkan bir yapım. Tokyo-GA, Tokyo üzerinde dolaşan bir meleğin hikayesi.

İlk olarak Galatasaray Üniversitesi Sinema Kulübü fanzini Noir’da yayımlanmıştır

(1) Yasujiro Ozu, ömrü boyunca Cannes, Venedik, Berlin gibi festivallerden ödül alamamıştır. Bunun en önde gelen nedeni ise sinema kariyeri boyunca Japon sinemasına bağlı kalışı ve dolayısıyla o yıllarda pek fazla tanınmayan bir yönetmen olmasıdır. Buna rağmen Tokyo Story’den bahsederken “başarılı” sıfatını kullanma sebebim, BFI’ın dünyaca ünlü sinema dergisi Sight & Sound’un 2002 tarihli anketinde, yönetmenler tarafından “En iyi film” seçilmesidir

(2) Tüm eski meleklere adanmıştır, ama özellikle Yasujiro’ya, François’ya, Andrej’e.” (Sırasıyla Yasujiro Ozu, François Truffaut ve Andrej Tarkovsky

kategori:
izlenim

ilgili