Türk-Rom-Com-Rek-Lam

Son yıllarda memlekette belirli bir aşk filmi türünün doğduğunu söylemek mümkün… Keche’nin Romantik Komedi’si veya Ömer Faruk Sorak’ın Aşk Tesadüfleri Sever gibi öne çıkan filmlerin yanına bu hafta gösterime...


Son yıllarda memlekette belirli bir aşk filmi türünün doğduğunu söylemek mümkün… Keche’nin Romantik Komedi’si veya Ömer Faruk Sorak’ın Aşk Tesadüfleri Sever gibi öne çıkan filmlerin yanına bu hafta gösterime girecek olan Leyla Yılmaz’ın “Bir Avuç Deniz”inin ve daha birçok benzer filmin eklenmesi belirli bir akıma işaret ediyor gibi… Dünyada rom-com olarak kısaltılan romantik komediler veya sadece romance diye anılan romantik dramlar Türkiye’de de belirli bir şablona oturmuş durumda… Peki bu şablonu oluşturan etkenler neler?

Son 20 yıldaki gelişmeler Türkiye’de bir sinema endüstrisinin geliştiğini gösteriyor. İş endüstriyelleşince, bu endüstriyi oluşturanlar hemen ardından bu işin pazarlamasından ve hedef kitlelerinden bahsetmeye başlar. Rakamlar, sosyo-psikolojik araştırmalar, sosyo-ekonomik gruplar oluşturulur, hedef kitleler belirlenir. Hedef kitleler de belirlendikten sonra zaten belirli kurallar kendiliğinden oluşur. Yüksek gişe hedefleyen filmlerin uyması gereken şablonlar ve formatlar ortaya çıkar. Çok sattıran reklamların ortaya çıktığı gibi, “çok izleten” sinema teknikleri oluşur. Herşey “hedef kitlenin” zevki, beğenisi içindir.

Türkiye’nin değişen yapısı dikkate alındığında ise şu sıralarda en büyük ve aynı zamanda aç hedef kitle “Alışveriş Merkezi Sinemaları” kitlesi… Pazarlama diliyle AVM’ler 12-30 yaş arası genç kitleyle dolup taşıyor. Bu kitlenin hayatında ellerinden düşmeyen cep telefonları, AVM’lerin restaurant bölümünde hiçbirşey yapmadan geçirilen boş saatler, fast-food ve markalar var. Sinema bu kitle için yemek yerken konuşacak bir şey bulmak ve moda olanı takip etmenin yanısıra, idollerini ve hayal ettikleri yaşam stillerini belirlemeye de yarıyor.

Bu kitle, gençliğin getirdiği uçarılıkla doğal olarak bir şey üstünde uzun süre düşünmek istemiyor. Gülmek, eğlenmek ve henüz ne olduğunu tam çözemedikleri aşkı hissetmek hayatlarının ana amacı… Siyaset, sosyoloji, bilim, vs. gibi sözcükler duyduklarında yüzlerini ekşittikleri kelimeler. Ekonomik gerçeklerle pek tanışmadıkları ve tabiri caizse baba parası yedikleri için daha kolay para harcıyorlar, tüm harçlıklarını filmde gördüğü bir pantolona verebiliyor, tüm paralarını lüks bir parfüme yatırabiliyorlar. Yeni yeni gelişen Türk sinema endüstrisinin pazarlama stratejileri de son dönemde tam bu hedef kitleye yönelik. Recep İvedik, Kolpaçino, Kutsal Damacana gibi komedi serileri bu kitlenin espri ve zeka anlayışına göre çekilen iyi örnekler. Yeni dönem duygusal filmler de hızla bu yöne doğru evriliyor.

Hedef kitledeki değişimlere ve türk sinemasındaki evrime en çabuk uyum sağlayan kesim ise “reklamcılar”. Sinema endüstrimizin hemen hemen bütün prodüksiyon çalışmaları zaten esas işi reklam filmleri çekmek ve kurgulamak olan büyük şirketler tarafından yapılıyor. Bu büyük şirketler kendilerine reklam alanında çok iyi paralar kazandıran yönetmenlerine uzun metraj filmler için de yatırım yapıyorlar. Son dönemde iyi gişe yapan hemen hemen tüm filmlerin yönetmenleri yıllarını reklam çekerek geçirmiş isimler. Cem Yılmaz, Mahsun Kırmızıgül gibi dışarıdan yönetmenler de film çekerken, reklam şirketleri ve kadrolarından destek alıyor, işin teknik ve görsel kısmını onlara bırakıyorlar.

Bu durum yeni dönem türk sinemasının “estetik anlayışını” da etkiliyor. İlk paragrafta örneğini verdiğimiz yapımların tümü “temiz” çekilmiş, neredeyse reklam filmi sterilliğine ulaşmış bir görsellikle karşımıza çıkıyor. Reklam yönetmenlerinin çok iyi becerdiği “kes-yapıştır”lar filmleri kaplıyor. Reklam endüstrisinin önemli yönetmenlerinden Leyla Yılmaz’ın gösterime giren filmi Bir Avuç Deniz’in trailer’ına kısaca bir göz attığımızda bu durumu daha net bir şekilde anlayabiliyoruz. Halikarnas Balıkçısı’nın denize çağrısı Aganta Burina Burinata kesilip, bir anda en lüksünden bir yat görüntüsü ve bikinili kızların yanına yapıştırılabiliyor. Aşk sözlerinin arka planında milyar dolarlık marinaları, “hayat bir deniz” gibi dopdolu bir cümlenin yanında medyatik yıldızlarımızın disko çıkışı sırıtışlarının kopyalarını görebiliyoruz. Her dinleyende ayrı bir anlamı saklı bulunan Pearl Jam’in Indifference’i sosyetik bir aşk üçgeninin soundtrack’i olabiliyor. Ve trailer “Tek istediğimiz bir avuç deniz, daha fazlasına var mısın?” gibi biraz fazla reklam kokan bir “packshot cümlesiyle” sona eriyor.

Tüm bu yargılar suçlama cümleleri olarak algılanmasın; tam tersine reklam filmleri yönetmenleri en azından sinemanın belirli kurallarına dikkat eden, doğru kamera ve ışık kullanabilen, teknolojik gelişmeleri diğer meslektaşlarından daha önce tanıyıp uygulayabilen isimler. Ellerine iyi senaryolar geçtiği takdirde başarıyla sinemaya aktaracak teknik bilgiye ve yeteneklere sahipler. Yavuz Turgul gibi türk sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri, aynı zamanda reklamcılığın da duayeni… Hatta Ezel Akay, Reha Erdem gibi isimler, reklamcılığın verdikleri alışkanlıklardan sıyrılıp, kendi sinema tarzlarını yaratıyor, türk sinemasının auteur yönetmenleri arasına girebiliyorlar.

Eğer bir kalite sorunu varsa, aslında bunu genel olarak işe sadece bir endüstri veya reklamcılık gibi bakan prodüksiyon şirketleri oluşturuyor. Yönetmenleri ancak bağımsız sinema, kısa film çalışmaları, belgesel sinema gibi alanlarda emek vermemek, belli bir gelir seviyesine geldikten sonra reklamı bırakıp sadece sinemaya odaklanmamakla eleştirebiliriz. Sonuçta hedef kitle mutlu, alan memnun, satan memnun, bu satırları yazarken bize biraz da bok yemek düşüyor belki de… Ancak işin ticarete ve endüstriye dönmesinin uzun vadede yarar getirmesinin çok zor olduğunu bilen bünyeler olarak da, sinefil vicdanımızın zoruyla küçük uyarılar yapmak zorunda hissediyoruz kendimizi…

kategori:
seçki

ilgili