Türkiye En Çok Hangi Distopyaya Yakın?

Fırat Türkoğlu, Türkiye'yi distopyalar üzerinden anlattı...

Muktedirler, paraya para demeyenler, hikmeti kendinden menkul olanlar, hayatı yalanlarla, kumpaslarla geçenler, üstümüzde tepişiyorlar… Gücü eline geçirenler, herşeyimize karışıyor, herşeyi kendilerinin görüyor, akıllarına eseni yapıyor. Bunlar türlerinin ilk örnekleri değil elbette… Hatta hepsi daha öncekilerin kötü bir kopyası. Yazarlar ve sinemacılar yüzyıllardır, benzer muktedirlerin hüküm sürdüğü benzer dünyaları anlatıyorlar. Sadece büyük felaketlerden veya doğadaki dramatik değişimlerden değil, insanlığın yarattığı cehennemler üzerinden distopik dünyalar kurguluyorlar. Çoğu gerçek dikta rejimlerinden esinlenerek kurulmuş dünyalar, dönüp dolaşıp bizim gerçekliğimiz haline geldi. Güzel ve yalnız ülkemiz, üst üste iki haftası olaysız geçemeyen distopik bir kurguya döndü. Artık filmler izlediğimizde, kitaplar okuduğumuzda “Bunun neresi ilginç ya, biz her gün yaşıyoruz” diyoruz, deja vu’dan, deja vu’ya koşuyoruz. Belli başlı filmler ve romanlar da ülkenin durumuna fena halde benziyor:

Fahrenheit 451

Henüz meydanlarda kitap yakılma aşamasına gelmedik. Ancak bilgiye duyulan düşmanlık, akademisyenlerin, gazeteci ve yazarların demir parmaklıklar arasına gönderilmesi, eğitim sistemindeki hızlı çürüme, Ray Bradbury’nin yazdığı, büyük usta François Truffaut’nun çektiği korkunç gelecek tahayyülüne pek de uzak olmadığımızı gösteriyor. Üstelik Guy Montag gibi yaptığı işten şüphe eden birilerini de göremiyoruz, tersine garip bir gurur ve haz duyuyorlar. Ama zaten ülke olarak kitapların yasaklandığı/yakıldığı, tüm dünyaca kabul gören önemli şairlerimizin/yazarlarımızın vatan haini ilan edildiği dönemlerden çok geçtik. Sinemamızda bazı filmlerin tek bir kopyası bile mevcut değil. Kağıdın yanma ısısı olan 451 Derece Fahrenheit’a her zaman yakınız.
F451-01

Logan’s Run

Tamam memlekette yaş ortalaması 30 değil. Tabi trafik kazalarından, şehrin meydanlarında patlayan bombalardan kurtulabilirseniz. Uçaklarla, tanklarla, bombalarla yakıp yıkılan kentlerde oturmuyorsanız. Geçimini tehlikeli işlerde taşeron ve sigortasız bir şekilde sürdüren bir emekçi, ya da eril hegemonyanın ikinci sınıf gördüğü, bir takım manyakların namusunu kan ve cinayet üzerinden kanıtlama ihtiyacını giderdiği bir kadın değilseniz. Ülkede ortalama yaş 70 gibi görünse de, akıl sağlığını koruyarak geçirilen yıl sayısı 30’u geçmiyor.
Logan’s Run’daki ölüm törenleri “Carrousel”e benzer özel merasiminiz de hazır. Şehit veya kurban olarak anılır, yetkililer de törene gelip “Hesabı sorulacak, kimse sabrımızı test etmesin” veya “Bir daha bu ölümler asla yaşanmayacak” gibi laflar ederler.
William F.Noolan’ın romanından uyarlanan ve Michael Anderson’ın yönettiği film aslında günümüz Türkiye’sinin yumuşatılmış ve estetize bir versiyonu bile olabilir.
logans_run

Soylent Green

Harry Harrison’ın su ve yiyeceğin bittiği bir New York tasvir ettiği romanı “Make Room, Make Room”un Richard Fleischer tarafından sinemaya aktarılan versiyonu Soylent Green, ilk bakışta Türkiye koşullarına uzak gelebilir.
Ama dikkatli baktığımızda kimyasallarla büyütülmüş, besin değeri düşük, kanser başta olmak üzere birçok hastalığa davetiye çıkaran besinlerle yaşamımızı sürdürüyoruz. Fark etmeden kendi Soylent Green çağımızı yaşıyoruz. Bir yerde yiyecek dağıtılırken oluşturduğumuz görüntü de filmdekinden farklı değil. Filmdeki insanlardan tek farkımız, radyasyonlu çay, GDO’lu mısır, hormonlu, kimyasallı sebze yerken bile “Bana birşey olmaz abi” diyerek mutlu mesut yaşamamız.
soylent-green

1984

Bizim Big Brother’lara “Reis” “Hoca” vs. diye hitap ediyorlar. Büyük Abi’lerimizi kendilerinden bile daha çok seven yandaşları var, uçakları var, tankları var. George Orwell’in 1984 yılındaki Oceania’sı, ülkemizde herhangi bir tarih olabilir. “Thought Police”imiz de eksik değil, müritler sadece internette değil, emniyet ve yargı sistemimizde karşımıza çıkıyorlar. Michael Radford’un bazı sahneleri ise sanki geleceğin Türkiyesi’ni görüp çekilmiş gibi. Distopyalardan Türkiye’ye en yakını olma ihtimali gayet yüksek.
1984_by_shokxone_studios-d18nhbn

Minority Report

Yargı sistemimiz Philip K.Dick’in öyküsünden uyarlanarak çekilen Minority Report’u aratmıyor. Sadece suç işleme şüphesi ile bile insanlar içeri alınıyor, dosyadaki gizlilik kararları ile ne ile suçlandıklarını bile bilmiyorlar. Ülkemiz emniyet ve yargı sistemi Precrime gibi çalışıyor. John Anderton gibi bu sistemi sorgulayan idealist bir devlet yetkilisi de kalmadı.
mr

Brazil

Terry Gilliam etkisiyle Monty Pythonesk bir distopya gibi görünse de aşırı bürokratik, işlemeyen, ilerlemeyen, buna rağmen kendini durmadan överek komik duruma düşen diktatoryayı en iyi şekilde anlatıyor. Türkiye için sık kullandığımız “Aslında içinde yaşamasak komik ülke” tanımımız Brazil’de tasvir edilen sistemle büyük benzerlikler gösteriyor. Brazil’deki dünyaya göre önemli bir dezavantajımız filmin soundtrack’indeki mükemmel şarkılar yerine ülkece soundtrack olarak durmadan “Dombra”yı dinlemek zorunda kalmamız.
brazil

District 9

Ülkede mozaiğe vurgu yapmak isteyen her siyasetçi türk, kürt, arap, çerkez, rum, alevi, sünni, ezidi, yahudi diye tekerleme gibi dini ve etnik grupları saymaya başlar. Ama ülkede bütün azınlıkların hali aşağı yukarı District 9’daki uzaylılar gibidir.
district_9

Bize En Uzak Distopyalar
Children Of Men: Üç çocuk diye diretilecek en son dünya…
Matrix: Böyle bir distopik evren kuracak teknolojinin ve bilginin trilyonda birine bile sahip değiliz. Bizim Matrix günde üç kere mavi ekran verirdi.
A Clockwork Orange: Şiddetin her türlüsüne karşı olduğumuz gibi estetize edilmişine de karşıyız haliyle… Ama bizim sosyopatlarla Alex arasında dağlar kadar fark var…
Mad Max: Türkiye’de her gün trafikle cebelleşmek zorunda kalanlar için distopya değil, cennet sayılır. Bayram trafiğinde Mad Max’ten daha fazla insan ölüyor.

V For Vendetta

Kısaca ve sadece şunu söyleyebiliriz sanırım: İçinde yaşadığımız distopyamızın ütopyası…

Biz kısa bir şekilde aktarmaya çalıştık kafamızdakileri… Bu konuda daha iyi iki toparlama için:
Link 1
Link 2

kategori:
izlenim

ilgili