Up in the Air: Havalandım da Duruldum

George Clooney, özellikle son dönemde içinde yer aldığı filmlerle sinemasal kredisi son derece yüksek birisi. Kredi, çok “ekonomik” bir tabir oldu, değiştirelim. George Clooney, özellikle son dönemdeki film seçimleriyle...

George Clooney, özellikle son dönemde içinde yer aldığı filmlerle sinemasal kredisi son derece yüksek birisi. Kredi, çok “ekonomik” bir tabir oldu, değiştirelim. George Clooney, özellikle son dönemdeki film seçimleriyle neredeyse her yaptığına kefil olabileceğimiz bir isim. Kefil de fazla hukuki oldu şimdi. Bu film için fazla ayakları yere basan tabirler oldu bunlar. En iyisi ismi Up in the Air / Aklı Havada olan bir filme yakışır şekilde -bir yazılığına- biraz uçalım.

Clooney 2002 tarihli Confessions of a Dangerous Mind’dan bu yana süper filmler çeken bir adam (çekme fiilini hem yönetmek anlamına hem de oynamak anlamına çekebiliriz). Arada Leatherheads gibi “eh” bir film çıksa da gayet umut veren yönetmenliğinin yanına bulunduğu her kadraja kalite katan oyunculuğu ekleyince ne yapsa izlenen adamlardan biri oluyor George Clooney. Şahsen Clooney gibi, Jeff Bridges gibi, Kevin Spacey gibi adamlar kameranın önüne oturup keçilere baksa dahi izlerim. Ne yapsa izlenecek bu adam da 2010un ilk günlerinde iddialı bir filmle geliyor ve küçük yaşta hamile kalan Juno kardeşin dertleriyle boğuştuktan sonra bir kaçış arayan yönetmen Jason Reitman’la birlikte “Aklı Havada” olarak karşımıza çıkıyor.

Filmin amacı, esas görevi çalışanları işten çıkartmak olan bir adamın, Ryan Bingham’ın, başına gelenleri anlatmak. Peki bu Ryan nasıl bir adam, havada yaşayan bir adam. Uçaklarda oturup otellerde yatan, tek kişilik ufak menülerden yiyip paketlenmiş mini sabunlarla elini yıkayan bir adam. Komşusu yok, kankası yok, sevgilisi yok. Sadece işi var elinde. Atlıyor uçağa, gidiyor Wichita’ya, işi gereği tanımadığı insanları işinden kovuyor (çünkü çalışanların patronlarında işçilerini kovacak cesaret yok) gidiyor otelde kalıyor, tekrar atlıyor uçağa, başka bir eyalet, kovulacak başka insanlar, yatılacak başka oteller, binilecek başka uçaklar. En büyük hayali on milyon uçuş mili biriktirmek olan birisinden bahsediyoruz. Bu karakter size kimi çağrıştırıyor bilmem ama benim aklıma iki kişiyi getiriyor: Fight Club filminin başlarında hayatından bezmiş şekilde iş seyahatlerinden bahseden anlatıcı Edward Norton ve daha önce gittiği bir yere ikinci gez gitmeyi kendine azap addeden Yusuf Atılgan karakteri Aylak Adam. Hadi popüler Fight Club’a dokunmayalım ve Ryan için son tanımı yapalım: hayatı sürekli kendini yenilemek olarak gören ve yaşamındaki tüm maddi manevi bağların sırtına binmiş birer yük olduğunu düşünen bir “çalışan aylak adam.”

Filmin açılımı ise Ryan Bingham’ın hayatına iki kadının girmesiyle başlıyor. Biri işten, biri aşktan. İşten olan, Bingham’ın çalıştığı (işten kovma?) firmasına gelen ve firmadaki yetkililerin yaptığı bütün işleri (“kapı kapı dolaşıp çalışanlarınız itinayla kovulur”) görüntülü konferans yöntemine aktararak büyük kârlar elde edilebileceğini savunan genç beyin aka çömez Natalie (harika oyunculuğuyla Anna Kendrick için bir alkış). Aşktan olan ise yine kendisi gibi uçaklardan uçak, otellerden otel beğenen karakterdeki gezici güzel Alex (her zamanki “meraklısına” güzelliğiyle Vera Farmiga). Ryan Bingham bir yandan elindeki işi ve alışkanlıklarını yeni teknoloji sayesinde tamamen değiştirmeyi planlayan genç Natalie’yi “bak bu iş böyle yapılır, yüzyüze görüşmenin de bir saygınlığı vardır” demek için ülke ülke gezdirip iş kovma anlarına stajyer yaparken, diğer yandan sadece karşılaştığı anlarda aşk yaşadığı Alex ile daha çok karşılaşmanın planlarını yapıyor. Bu da yavaş yavaş, yaşam tarzını gözden geçirmesine neden oluyor.

anna-kendrick-george-clooney-up-in-the-air.jpg

“Havada” kelimesini gökteki bir şeyi anlatmaktan ziyade, belirsizliği, boşluğu ve eksikliği anlatır dilimizde. Bingham’ın havada geçen bu yaşantısı da bir raddeden sonra kendisine “havada” gibi gelmeye başlıyor; bağlılık, aile, yuva gibi kelimeler yaşadığı olaylarla birlikte karşısına çıkıyor ve olay dönüp dolaşıp Bingham’ın seçimine kalıyor: havada olmaya devam mı edecek yoksa ayaklarını yere indirip bağlılık dolu bir hayata adım mı atacak?

“Yeter filmi anlattığın” diyenlere burada hak vermeli ve durmalı. Walter Kirn’in aynı isimli romanından uyarlanan filmin senaristler tarafından bir takım değişikliklere uğradığını bilmek bu aşamada önemli. Filmin içindeki bazı manevralara “aaa bu nerden çıktı şimdi” diyecek seyirciye rehberi olması açısından özellikle. Ancak hangi manevraları yaparsa yapsın başından sonuna kadar keyifle izlenen bir seyirlik olma özelliği kaybolmuyor Up in the Air’ın. Clooney, Farmiga ve özellikle Kendrick’in oyunculukları, yardımcı rollerdeki J.K. Simmons, Jason Bateman ve Zach Galifianakis gibi bilindik yüzlerle de epey zenginleşiyor ve filmin iş gücüne güç katıyorlar. Çocukluğunda Ghostbusters’ın setinde yatıp kalkan, aileden sinemacı Jason Reitman ise özellikle “This Land is Your Land” (coverı) eşliğinde gökten çekilmiş planlarla gerçekleşen nefis açılıştan itibaren seyirciyi filmin içindeki koltuklardan birine oturtmayı başarıyor.

6 dalda Altın Küre adaylığı kazanan film yakından bakınca pek öyle Oscar süpürücüsü bir film gibi gözükmüyor. Yine de akademi bir çılgınlık yapıp filmi ödüle boğarsa şaşmamalı (Anna Kendrick ödül için sahneye çıkarsa hiçten şaşmamalı). Özellikle büyük 2009 krizinden sonraki zamanlamasıyla meslek, işten ayrılma ve boşluk kavramları üzerine bizi epey düşündüreceğe benzeyen filmi yine de kaçırmamak ve George Clooney’in keçilere baktığı filmini beklemeye geçmek yerinde olur.

kategori:
izlenim

ilgili