Uykuda Çocuk Ölümleri: Canım Kardeşim ile Ölümü Kanıksayan Türkleri Anlamak

Ertem Eğilmez'in Canım Kardeşim'i hem o günler, hem de günümüz Türkiye'si için çok şey söyleyen bir film...

Açık sözlülüğü ve sertliği ile bilinen Ertem Eğilmez’in kapısı, gerçekçi bir filmde oynamak isteyen zamanın en popüler yakışıklısı, aile filmlerinin jönü Tarık Akan tarafından çalındığında takvimler 1973 yılını gösteriyordu. Türkiye her zamanki gibi gayet boktan bir dönemin içindeydi. Deniz Gezmiş 12 Mart darbecileri tarafından asılalı daha bir yıl olmuştu. Yılmaz Güney’in gerçekçi filmlerle ortalığı kasıp kavurduğu bu yıllarda Tarık Akan ona öykündü ve abisi Ertem’den böyle bir film yapmasını istedi. Ertem Eğilmez öneriyi kabul edip senaryoyu yazması için Sadık Şendil’i görevlendirir ki zaten çok bir seçeneği yoktu. Türk sineması uzun yıllar sadece üç senaristin tüm yükü sırtlandığı bir piyasaya sahipti. Neyse ki Sadık Şendil kısıtlı seçeneklerin en iyisiydi. Bu iş için biçilmiş kaftandı. Canım Kardeşim ismini taşıyan senaryoyu hızlı bir biçimde yazdı ve ilgiliye iletti. Senaryoyu çok beğenen Ertem Eğilmez deyim yerindeyse eserin noktasına virgülüne dokunmadan çekime başladı. Bu sefer bir aile komedisi değil de eli yüzü düzgün drama çekmeye niyetliydi.

canim-kardesim-toplu

Yönetmenin filme ruhunu adamışlığını kendini ilk saliseden itibaren hissederiz. Sahne, uzaktan yürüyen iki adamın net olamayan görüntüleriyle açılır. Arka plana soyut bir beyazlık hakimdir. Kamera filmin kahramanlarına hızlı bir şekilde odaklandığında bile arkadaki soyut beyazlık devam eder. Aynı Türkiye’nin içinde bulunduğu o tanım kabul etmeyen soyutluk gibi.

İki adamın çok yakın iki arkadaş olduklarını jenerik boyunca izleriz. Meyve tezgahından meyve çalarlar ve aç karınlarını doyururlar. Tüm gün boyunca işsiz bir şekilde şehri arşınlarlar. Dönemin İstanbul’u seyircilere iki dakika içinde gösterildiği bu giriş sahneleri ülkedeki genç nüfusun istihdam ve eğitim yönünden yaşadığı sıkıntıları göz önüne serer.

Filmde yakışıklı, uzun boylu, gönüllerde sonraki kırk yıl boyunca taht kuracak olan Tarık Akan, Murat karakterini, Halit Akçatepe ise kendi isminin verildiği bir karakteri canlandırır. İki işsiz, boş gezen ve kalfası şeklinde bir takım oluşturan Murat ve Halit varoş mahallerine döndüklerinde Murat’ın ailesinin diğer fertleri ile tanışırız. Murat’ın kardeşi Kahraman Kıral ve Murat’ın babası Musta Amca. Aslında Musta amcayı canlandıran oyuncu Halit Akçatepe’nin babası Sıtkı Akçatepe’dir. Yeşilçam’ın emektar oyuncularından biri olan Sıtkı Akçatepe kamera önünde kalarak yaşlı aktör ihtiyacını 1985 yılında ölene kadar karşılamıştır.

canim-kardesim-kahraman

Murat ve ailesinin yaşadığı 70’lerin ortası İstanbul varoşunun belli başlı özellikleri yine filmde kısa bir sürede seyirciye aktarılır. Su taşıyan kadınlar, çamurlu yollar ve fakirliğin havaya yayılan o kesif kokusu pelikülden taşıp bu toplumsal gerçekçi filmi izleyenlerin burnuna kadar gelir. Murat’ın babası, eşeği ile içme suyu taşımacılığı yapan bir sigara tiryakisidir. Boş gezen oğluna laf çakan bir ihtiyardır. Filmin başrol oyuncusu olmasa da konu olarak öne çıkan oyuncusu Kahraman Kıral üstüne büyük gelen ceketi ile filmin maskotu, arabeskvari kederinin kaynağıdır.

Daha sonraki sahnelerde mahallenin diğer karakterleri de ortaya çıkmaya başlar. Mahallenin ileri gelenlerinden Kancı Mehmet (Metin Akpınar), lakabından da anlaşılacağı üzere kan simsarlığı yapmaktadır. İhtiyacı olan hastalara parasıyla kan satan Mehmet Ağa ülkenin vicdansız yüzünü temsil eder. Türkiye toplumlarında her zaman geçerliliğini koruyan bu vicdansızlık dönemine göre kendi iş kolları yaratmaktadır. 70’lerde kan simsarlığı yapan bu gerçek kötüler, günümüz Türkiyesi’nde sahte can yeleği üretimi ve satımı gibi vicdansızlığın sınırlarını zorlayan yeni meslekler türetmek konusunda bir yaratıcılığa sahiptirler. Kan işiyle ilgilenen Mehmet’in yanı sıra nadir bir kan grubuna sahip RH (Necdet Yakın), Mehmet Ağa gibi yükünü almış bir kan simsarı değil de butik bir kan esnafıdır. Kulağı sürekli radyoda yayınlanan kan anonsundadır.
canim-kardesim-kemal-sunal
Murat ve Halit Almanya’ya işçi seçen toplanma merkezlerinin önünde çiş satarak da para kazanmaktadırlar. Temiz çiş adı altında Almanya’ya işçi olarak gitmek isteyen işçi adaylarını kandırarak para kazanırlar. Aslında işin özüne bakıldığında kimin kimi kandırdığı biraz muallaktır. Çiş satan Murat ve Halit Almanya’ya işçi seçen kurumun nasıl bir tür idrar tahlili yaptığına dair hiçbir fikirleri yoktur. Film de idrarı satın alan Kemal Sunal’ın canlandırdığı işçinin de temiz çişin ne olduğuna dair en ufak bir fikri yoktur. Kemal Sunal ilk rollerinden biri olan Almanya işçi adayının aldığı çiş standartlara uygundur ve kendisi Almanya’ya gitmek için seçildiğini öğreniriz. Bundan sonraki yıllarda defalarca izleyeceğimiz o geniş gülüşünü ve kollarını karakteristik bir şekilde yana açarak koşuşunu ilk Canım Kardeşim filminde görürüz.

Canım Kardeşim’in konusu acı ve arabesk duygularla dolu üç dönüm noktasına sahiptir. Bunlardan ilki ağzında sigarayla uyumak gibi bir alışkanlığı olan babanın sigaranın yorgana düşmesi sonucu duman zehirlenmesinden ölmesidir. İçin için yana ve zehirli karbon monoksit üreten yorgan, sorunlarıyla bizi darboğaza alan Türkiye’yi temsil eder. Baba ölünce cenaze masraflarını karşılamak için babasının eşeği sucuk yapılmak üzere bir kasaba satılır. İnsanların bile canını kurtaramadığımız şu ortamda bir eşeğin hayatının hiçbir önemi yoktur.
canim-kardesim-cenaze
İkinci acı dolu detaysa Kahraman’ın lösemi hastası olduğunun öğrenilmesidir. Türk Sinemasının belki de doktor rollerini en güzel yansıtan oyuncusu Ali Yalaz, Tarık Akan’a ve Halit Akçatepe’ye dönerek ‘Maalesef yapabileceğimiz bir şey yok’ diyerek bu ülkede çocukların ne kadar kolay öldüğünü anlatır. Bu ölüm daha gerçekleşmeden kabul edilir. Sersemleyen Murat çocuğu okula geri getirir. Öğretmen Adile Naşit’e danışır. Adile Naşit de durumu kabul eder. Bari çocuk ölecek ‘gezdirin tozdurun mutlu edin’ der. Herkes ölümü kolaylıkla kabullenir. Adile Naşit çocuk giderken gözyaşlarına hakim olamaz.

Üçüncü dönüm noktası ise Halit Akçatepe’nin Alman porno dergileriyle güç bela bastırılmış abazanlığıdır. Film boyunca bakışlarıyla kadınlara olan açlığını hissettirir. Kancı Mehmet’i kandırarak kendilerine bir meyhane ısmarlattıkları bir sahnede Halit’in hayat kadınlığı mesleğiyle hasbıhal ettiğini nahoş bir diyalogla öğreniriz. Murat karakteri “Anan yaşındaki kadına niye bakıyorsun, ayıp değil mi?” diye çıkışır Halit’e. Halit de “O zaten benim annem,” diyerek diyaloğa noktayı koyar.

Filmin geri kalan kısmında Kahraman’ın gezdirilişini izleriz. Hilton otelinde yenilen spagettiler, İzmir yarışında tüyo verilen atın sütçü beygiri yaradılışlı olmasından ötürü tüm paranın kaybedilmesi sonucu kamyon sırtında İstanbul’a dönüşler, lunaparklar ve diğer keyif verici aktiviteler akıp gider. Abisi ve abisinin yakın arkadaşı onu son günlerinde iyi yaşatmak için ellerinden geleni yaparlar. Fakat Kahraman’ın yegane isteği bir televizyondur. Mahallenin zengini Kancı Mehmet’te vardır sadece televizyon. Kahraman’ın abisinin televizyon alabilmek gibi bir durumu kesinlikle yoktur fakat Kahraman’ın durumundan ötürü bir tarih verir. Belirttiği tarihte televizyonu getireceğine de söz verir.
canim-kardesim-halit-akcatepe
Bu sırada Kahraman’da artık öleceğini öğrenmiştir. Abisi Murat ve Halit konuşurken onları duymuş ama sonra duymadığını söyleyerek inkâr etmiştir. Yalanın her Türkiyelinin çok küçük yaşlardan beri başvurduğu bir mekanizma olduğunu biliriz/anlarız. Bu toplumda herkesin birbirine yalan söylemesi adettendir. Kahraman öleceğini öğrenmesine öğrenir fakat bu duruma ciddiyetini ve ağırlığını yaşından dolayı anlayamaz. Zaten anlasa da bir şey değişmeyecektir.
Bir gün mahallede misket oynarken arkadaşlarından birine durumu anlatmaya başlar.

Kahraman: Bana bak, sana bir şey söyleyim mi?
Çocuk: Söyle.
Kahraman: Kimseye söylemek yok ama.
Çocuk: İyi ya söyle.
Kahraman: Yemin et bakıyim.
Çocuk: Valla billa söylemem.
Kahraman: Ben ölecekmişim.
Çocuk: Ne var oğlum bunda yemin ettirecek?
Kahraman: Hiiiiç. Ama Abimle Halit abim duydun mu diye bağırdılar akşam bana. Ben de korkudan duymadım dedim.
Çocuk: Sen sahiden ölünce bilyalar ne olacak?
Kahraman: Ne biliyim ben?
Çocuk: Bana versene.
Kahraman: İyi ya ölünce abimden alırsın.
Çocuk: Yaşa ulan. Sen hiç ölü gördün mü?
Kahraman: Babam öldü ya.
Çocuk: Benim ninem öldü de göstermediler. Ölünce ne oluyor acaba?
Kahraman: Çukura gömüyorlar. Bana bak abim beni en kral lokantaya götürecek.
Çocuk: Atma oğlum. Abinde para nerede?
Kahraman: Yok ama buluruz dedi.

Bu kısa ama vurucu diyalog belki de Türk sinemasının en iyi yazılmış en güçlü diyaloglarından biridir. Tüm Türkiye gerçeklerini ortaya döker: Ölüm gerçeği, hayat mücadelesi, beslenme ve oyun, para ve parasızlık…

canim-kardesim-okul

Film finale yaklaşırken artık Kahraman da dahil olmak üzere herkes ölüm gerçeğini kanıksayarak beklemeye başlar. Televizyonun Kahraman’a teslim edilmesi gereken günün gecesi geldiğinde canlar son raddesine kadar sıkılmıştır. Sonunda dayanamayan mahallenin en yakışıklı abisi bir mağazanın vitrinini indirip bir televizyon kapar. Elindeki televizyonla İstanbul’un karanlık sokaklarına doğru koşar. Televizyon gelmeden önce anteni gelmiştir zaten. Murat ve Halit eve vardıklarında Kahraman’ı uyurken bulurlar. Uyandırmadan önce televizyonu kurmayı planlarlar. Televizyon kurulup ekrana dönemin ünlü çizgi filmi Ağaçkakan Woody’i gelir. Murat, Kahraman’ı uyandırmak için odaya girer ve kardeşinin öldüğünü fark eder. Acı içindeki bağırışından Halit de durumu anlar. Halit Akçatepevari bir nesnel gerçeklikle ellerini bir sincap gibi bir araya tutuşturarak gösterir.

Canım Kardeşim hangi açıdan bakarsak bakalım kalburüstü bir film olmasına rağmen gişede batar. Halk, Tarık Akan’ı çapkın ve zengin bir playboy olarak görmek istemektedir. Türk sinemasının ağır jönleri arasında yer alan bu uzun boylu yakışıklı adama sefaleti yakıştıramazlar. Fakat nasıl olduysa Tarık Akan kendini o fakir, ezilmiş halka dair sorumlu hissetmektedir. Vicdanlı çıkmıştır kendisi. Bu yüzden politik kaygıları olan filmlerin kadrosunda yer alır. Yılmaz Güney’in Yol ve dolaylı yoldan Zeki Ökten’in Sürü (Yılmaz Güney hapishanede olduğundan ona çektirir filmi) filmleri bunun en güzel örnekleridir.
canim-kardesim-son
Son söz: Aslında bu yazıyı ülkedeki çocuk ölümlerine fazlasıyla canımın sıkıldığı bir dönemde yazmaya başlayıp sonra da yarım bırakmıştım. Tarık Akan ölmeden bir hafta önce ‘yazıyım, atayım, elimden, aklımdan çıksın’ motivasyonuyla klavye başına oturmuştum. Ben yazıyı bitirene kadar Tarık Akan öldü, Bakırköy Zuhurat Baba Mezarlığı’nda bir çukura gömüldü. Cenazesi büyük bir kalabalığın eşliğinde defnedildi. Nasıl olduysa darbe kalkışması sonrası Recep Tayyip Erdoğan’ın ekose ceketinin kanatları altında konsolide olan muhafazakâr, milliyetçi, dindar kesime (kısaca kendi düşüncesinden olmayan insanların önce acı çekmesini ve sonra da yok olmalarını temenni eden % 50’lik halk kesimi) inat geri kalan % 50 (modern, laik, ulusalcı nispeten liberal ve özgürlükçü, kendi düşüncesinden olmayan kesimin acı çekmeden fikir değiştirmesini takıntı haline getiren % 50’lik kesim) Tarık Akan’ın uzun kolları altında konsolide olmayı tercih etti.

kategori:
izlenim

ilgili