Uzak İhtimal: Peynir Var, Simit Var, Çay Var…

Bu sene aslında oldukça fazla sayıda türk filmi izlemeye çalışmış olmama rağmen hep bir olmamışlık, bir eksiklik hissediyordum. Nedenini bloggerlara özel gösteriminde izleme şansını kaçırdığım Uzak İhtimal’i, vizyona girdiği...

uzak-ihtimal-wrong-rosary.jpg

Bu sene aslında oldukça fazla sayıda türk filmi izlemeye çalışmış olmama rağmen hep bir olmamışlık, bir eksiklik hissediyordum. Nedenini bloggerlara özel gösteriminde izleme şansını kaçırdığım Uzak İhtimal’i, vizyona girdiği vakit izlediğimde anladım.

Açık söylemek gerekirse İstanbul Film Festivaline kadar bu filmden çok haberdar değildim. Rotterdam’da ödül alan ilk türk filmi olması benim açımdan çok önemli değildi. Ne zaman ki 28. İstanbul Film Festivalinde 3 önemli ödülü aldı, o zaman gerçekten dikkatimi çekti. En iyi yönetmen, erkek oyuncu ve senaryo dallarında kazanılan ödüller bir ilk film için hafife alınacak türden değildi ne de olsa.

Senelerdir bu festivalde verilen ödüllerin afakiliğinden dem vurup dururken bu kadar dikkatimi çekmiş olmasının bir diğer nedeni de muhakkak öyküsüydü. Sonuçta yaşadığımız ülkede dini veya politik (ikisinin eksen farkını bulabilene yüz lira veriyorum) zıtlaşmalar hâkim vaziyette. Buna rağmen bir imamın, bir rahibe adayı ile yaşadığı imkansız aşk, gidip de ödüllendiriliyorsa, vardır bir şeyler.

Bloggerlara yapılan özel gösterime biletimi almış olmama rağmen, maalesef hasta yatağımdan kalkıp gidemedim. Vizyona girdiğinde bu burukluktan olsa gerek, bir miktar mırın kırın ettiğim bile söylenebilir. Neyse ki bu mızmızlıktan çabuk vazgeçip, büyük bir salonda küçük bir azınlıkla birlikte filmi izledim.

Bir pazar günü olmasına rağmen koca salonun yarısının boş olması, hele ki bu sinemanın tam da birincil izleyici kitlesinin bolca yaşadığı yerde olması bazı yanlışları işaret ediyordu. Benzer olay daha önce izlediğim başka filmlerde de vardı. Reklam çalışmalarının yanlış zümre üzerine oynanmış olması, belli medyanın dışına çıkalamaması, çeşitli şekillerde çamurlanmaya çalışılması vs. Daha sayılabilecek bir çok sebepten ötürü salonda yalnızca 10 kişiydik. Sonuçta bu filmin yapımcılarını ilgilendiren bir şey…

Bilmeyenler için bir özet geçmekten zarar gelmez. Musa (Nadir Sarıbacak) müezzin olarak İstanbul’a tayin edilmiştir. Tophane’deki bir camide göreve başlayacak olan Musa’ya kalacak yer olarak Galata’da bir ev tahsis edilir. Burada yatalak annesine bakmakta olan genç ve güzel hristiyan komşusu Clara (Görkem Yeltan)’ya kaçamak liseli âşık bakışları atarken, diğer yandan İstanbul’da kıyıda kalmayı başarmaya çalışacaktır. Bunu yaparken en büyük yardımcısı, kendisine has sebeplerden kiliseye gidip gelmeyi şiar edinmiş bir sahaf Yakup (Ersan Ünsal) olacaktır.

Normal şartlarda bile ihtimal dahilinde olmayan bu üçlünün hayatı olabildiğince yan yollardan kesişirken, ihtimaller hala uzakta yer alacaktır.
Peynir, simit ve çayın güzel Boğaz manzarasıyla tüketildiği bu filmde insana dair her şey var.

Devamını getirmeden evvel arada oyuncularla yapılan bir röportajdan alıntı yapmak isterim.

Soru: Filmdeki gibi, başka bir dinden birine gönlünüzü kaptırsanız, ne yapardınız?

Görkem Y.: Ben böyle bir durumla karşılaşmadım. Sevdiğim kişinin dinine geçmem gerekse, o ilişkiden uzaklaşırdım sanırım. Aşkta zorlama yoktur.

Nadir S.: Ben valla aşk söz konusu olunca kalbimin sesine kulak tıkayamazdım. ‘Bu kızın dini başka, ben vazgeçeyim’ diyemezdim.

Nadir Sarıbacak, burada söylediğiyle en iyi erkek oyuncu dalında ödülü niye aldığını gayet güzel gösteriyor kanımca. Bir defa filmin genelindeki sadeliğin birincil sebebi müezzin Musa karakterine hayat veren Nadir Sarıbacak’ın oyunculuğu. Arkasından senaryo ve daha sonra yönetimi sayabiliriz.
Bir film düşünün ki baş kahramanlar yan karakterlerden bile az konuşsun! Üstelik böyle olduğu halde hiçbir duygu atlanmasın! Bir ilk filmde, ilk başrolünü oynayan oyuncuyla, ilk senaryosunu yazmış bir senaristle… Sinemayı bir görsel sanat olarak ele alıyorsak, bunun en güzel örneklerinden birisini sergilediklerini söylemek… Nasıl desem, büyük bir laf olur belki ama yanlış olmaz.

Filme dair tatsız bilgiler vermeden çok basit bir örnekle bunu anlatabiliriz. Musa aşkının doruklarındayken, imkansızlığına inanmaya başlıyor. Buna rağmen içi köpürmekten alıkonulmaz bir hale geldiğinde, sabah namazına müteakip elinde simitle sahile gidiyor. Önde Musa, arkada çırpınan deli deniz. Dalgalar kıyıya vurup insan boyu yükseliyor, kahvenin telvesine nazire edercesine köpürüyor ve azgın sesler çıkartıyor, bu esnada Musa nefes almak için gayret veriyor…

Hani bazen olur ya bir sahneyi tekrar görmek için bile filmi izlemek istersiniz, işte bu sahnelerden bu filmde bolca var.

Söylemeyi unuttuğum bir diğer nokta ise filmin seçtiği anlatım yöntemi. Midenizi bulandırmak pahasına bile olsa tekrar “sade”likten dem vurarak diyeceğim ki komedi noktalarında bile bir sadelik var. Şaşırmayın hatalı kelime yok, evet, bu filmde oldukça güzel dozajlı imkansız aşkın kara komedisine ek olarak komik durumlar var.

Yazının en başından bu yana değinmek istediğim asıl şey ise dini mevzular hakkında. Bilmeyenler açısından yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun’un babası müftülükten emekli bir imam. Ayrıca ağabeyleri imamhatipli (ağabeylerinden birisi herkesin yakından tanıdığı Ahmet Hakan Coşkun). Bunun yanısıra senaristlerden Tarık Tufan Ülke Tv’de (eski ismi Kanal 7 idi) oldukça ses getiren bir program olan Meksika Sınırı’ndaki üçlüden birisi (kendisi ayrıca yazar ve radyocu).

Şimdi bu verileri ortaya koyup, üstüne hikâyenin bir müezzin etrafında geçmesini de eklersek çok doğal karşılarsınız ki bu filme ait önyargılar olacaktır. Din propagandasından tutun da, ılımlılık kisvesine kadar birçok şey hali hazırda medyada anılmakta. Büyük bir sinema sitesindeki eleştirmenlerden birisi bile bunu yapmaktan geri durmamış. Bu filmi izlememiş birisinin yapabileceği bu tarzdan eleştirileri/önyargıları bir nebze kabul edebilirim lâkin filmi izlediği halde bu türden kaba et ürünlerine tahammül gösterebilmem mümkün değil. Bu türden lafü güzaflara aldırış edenlere Fernando Meirelles’den Körlük (Blindness-2009)’ü tavsiye ederim!

Bir defa filmin ana ekseninde yer alan karakterlerin dinlerinin güzelliği veya derinliğiyle ilgilenmiyor film. Birisinin diğerinden daha üstün olması veya geçerlilik içermesi gibi safsatalara da aldırış etmiyor. Kullanılmalarının yegane sebebi aradaki “toplumsal uçurum”.
Filmin fragmanlarında da yer alan şu soru bunu gayet iyi gösteriyor aslında; “Peki, senin kilise de ne işin vardı birader?”

Bunca övgüye mazhar olan bir filmin hiç mi falsosu yoktu? Madem dinden bahsettik, dini bir gönderme yapalım: “Kusursuzluk sadece Allah’a mahsustur”. Hal böyle olunca filmin ikinci bölümü başladığı andan itibaren yaklaşık beş ila on dakika boyunca bir kaybolmuşluk, ipin ucunu kaybetmişlik durumu hasıl oluyor. Neyse ki çok uzun sürmüyor, toparlanıyor ve oradan sonrası zaten çorap söküğü gibi devam ediyor. Bir ilk film için mazur görülebilecek bir kurgusal sorun denilebilir bunun için.

Kurgu demişken teknik kısımlarına birkaç kelam etmek lazım gelir. Amatör film çekimi havasında görmeye alışık olduğumuz Türk filmleri arasından çarçabuk sıyrılan Uzak İhtimal’in en büyük kozlarından birisi de görsel yönetimi. İstanbul söz konusu olduğunda iyi bir görsel dil tutturulamazsa zaten o film eksik olur. Bu bakımdan dalgalar, sıkışmışlıklar ve kalabalıklarla dolu İstanbul’un, çok güzel bir şekilde estetiğe kaçmadan önümüze serildiğini kabul ve takdir etmek gerekiyor. Benzer şekilde ses yönetimi de çok başarılıydı. Başarıda senaristlerden birisi olan ve Clara’ya hayat veren Görkem Yeltan’ın adını anmazsak cehennemlik oluruz resmen! Her parmağında bir marifet olan bu yetenekli hanımı sinemada daha çok görmek isteriz.

Olmamışlıkların, arada kalmışlıkların ve yarımlıkların filminde; her şeyin tam olması bir ironi gibi görünüyor olsa da “Uzak İhtimal” işte böyle film. Ne eksik, ne fazla. Peynir gibi, simit gibi, çay gibi, her şey gibi bittiğinde geride bir hüzün bırakıyor yalnızca…

kategori:
izlenim

ilgili