Wake in Fright: Tüm Şeytanlar Cehennemle Gurur Duyar mı?

Ted Kotcheff'ten tekinsizlik, çıkışsızlık üzerine dört dörtlük bir film...

İstanbul Film Festivali seçkisinin Gömülü Hazineler bölümüne dahil edilen Kanadalı yönetmen Ted Kotcheff’in filmi Wake in Fright, ikinci adıyla Outback hakikaten de gömülü bir hazine. Kotcheff bu filmini 1970 yılında çektikten sonra filmi Avustralya ve İngiltere’de yasaklanmıştı. Nedeniyse filmdeki şiddet sahneleri, hayvan katliamıydı. Kotcheff’in filmi 1971’deki Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarıştıktan sonra bir daha hiçbir yerde yasaklar yüzünden gösterilmedi. Sansürsüz versiyonu ancak 2009’da gösterilmiş, bu tarihten sonra hızla kültleşmişti.

Wake in Fright en az Sam Peckinpah’ın Straw Dogs‘ı ve Stanley Kubrick’in A Clockwork Orange‘ı kadar rahatsız edici. Üç filmin ortak tarafı sadece rahatsız edicilik değil. Üç film de şiddet temasını tekinsiz karakterler üzerinden derinlemesine işleyip rahatsız ediciliğin zirvesine çıkıyor. Üçünün ve Wake in Fright gibi Avustralya çöllerinde geçip modern yaşamı ve safariyi (eğlence için güzelim hayvanları avlama) yerden yere vuran Nicolas Roeg başyapıtı Walkabout‘ın aynı yıla denk gelmesi şaşırtıcı. Dört film de muazzam deyip Wake in Fright‘a döneyim. Kotcheff bu enfes filmini çölün ortasındaki bir okulu göstererek açıyor. Filmin bir süre sonra anti-kahraman haline gelecek kahramanı John Grant’ı görüyoruz. Öğretmen Grant zamanı gelince okulu paydos edip sadece bir gün konaklayacağı Bundanyabba adlı şehrin yolunu tutar. Klişe bir şekilde özetlersek Yabba girişinin kolay, çıkışının neredeyse imkansız olduğu bir şehir.

Filmin afişinde “Ter, toz, bira. Burada başka hiçbir şey yok,” cümlelerine yer verilmiş, ki bir süre sonra Yabba şehrinin hakikaten de bunlardan ibaret olduğunu görürüz. Grant buraya geldiğinde daha önce hiç tanık olmadığı bir yaşama tanık olur ve sistemin ona giydirdiği ama pek sevmediği “iyi, okumuş, bilgili öğretmen” sıfatlarından sıyrılıp (zaten öğretmen ve bilgili olmasını kasabalılardan kimse umursamaz, hatta bu durum –Straw Dogs‘da olduğu gibi- dalga malzemesine dönüşür: “Bu herif bira içmek yerine kadınlarla mı konuşuyor?”) kısa bir süre sonra –Straw Dogs‘ın kahramanı gibi- içindeki vahşiyi keşfetmeye başlar. Belki de hayatında ilk kez hiçbir şeyi düşünmeden kumar oynar, hayatı boyunca içmediği kadar bira içer ve hayatında ilk kez hayvan katleder. Çölün ortasında amaçsızca yaşayan, sabahtan akşama ve akşamdan sabaha kadar bira içip birbirleriyle tekme tokat dalaşan, doktorun “Buradaki tüm şeytanlar cehennemle gurur duyar,” cümlesiyle özetlediği bu yaşam biçiminden gurur duyan Yabbalılardan etkilenir Grant. Etkilenir ve bu hayatı deneyimlemek için Yabba’da kalır, kaldıkça bir Yabbalıya dönüşür, sistemi terk eder, “Öğretmen Grant” kimliğinden uzaklaşır, artık tanınmaz hâle gelir.

Yönetmen şehrin tekinsizliğini muazzam bir şekilde sadece tek kareyle özetler: Milletin bütün gününü geçirdiği, çölün ortasındaki barı geniş açıdan gösterir. 360 derece dönen kamerayla ıssızlığı, tekinsizliği, hiçliği bir dakikadan kısa bir sürede özetler Kotcheff. Tekinsizlik mekânla, çölle sınırlı değildir tabii ki. Yabbalılar da tuhaftır. Bira tekliflerinin reddedilmesine katlanamayan, misafirperverliklerinin her şeyleri gibi aşırı olduğu bir topluluk. Grant da efendi kimliğinden sıyrılamadığında, başlarda gelen her bira teklifini kabul etmek zorunda kalır, ta ki dibi bulup su yerine bira içmeye başlayana dek. Kotcheff’in karakterleri tuhaflık, rahatsız edicilik açısından muazzam. Ama özellikle Grant’ın bile isteğe içindeki vahşiyi keşfi filmin en çarpıcı ve en mükemmel tarafı. Ama belirtmek gerekir ki Grant içindeki vahşiyi keşfederken çok da sevinçli değildir. En nihayetinde bir haftalık bu kötü gezisini kafasına silahı dayayarak sona erdirmeye yeltenir. Kotcheff bu filminde sistemi yerden yere vurur. Aynı yıl Kubrick’in ve Peckinpah’ın söylediği şeyi söyler: Şiddet doğamızın bir parçası ve en efendi kişinin vahşi birisine dönüşmesi uzun sürmez. Grant tiksindiği sistemle içindeki vahşiyi ortaya çıkararak mücadele eder.

Filmin yasaklanmasının nedeni olan kanguru avı sahneleri filmin açık ara en vahşi sahneleri olduğunu belirtmek gerek. Kotcheff filmin sonuna bu sahnelerin profesyonel bir avlanma sırasında çekilip hayvan hakları derneklerinin izniyle filme sansürsüz bir şekilde dahil edildiğini belirten bir not ekler ama bu not inandırıcı değildir. Bu sahnelerde öldürülen kanguruların gerçekten de öldürüldüğünü söyleyebiliriz, ki bu da durumu daha da rahatsız edici hâle getiriyor. Belli ki Grant bu sahnelerde vahşi kimliğini iyice ortaya çıkarırken Kotcheff de bundan nasiplenmiş. Kanguru avı sahneleri üzücü, sinir bozucu ve çarpıcı.

Kotcheff’in çölü ve toz toprak, kir pas içerisindeki evleri kullanış şekli mükemmel, rahatsız edici. Grant’in kendi içerisindeki yolculuğu, efendi bir öğretmenden bir barbara, bir “hiç”e dönüşümü de bir o kadar çarpıcı. Modern yaşama ve Yabbalıların aşırı misafirperverliklerine dair eleştiriler yerinde. Filmin Barton Fink‘le de bağına değinip yazıyı noktalayayım. Wake in Fright‘ta Grant sıcakla kavrulan çöle sevgilisini denizde yüzerken, daha sonra denizden çıkıp yanına gelirken hayal ederek başa çıkmaya çalışır. Barton da cehennem sıcağından farksız otele duvardaki denizi izleyen kadın fotoğrafıyla korunmaya çalışır. Coenler bu sahneyi Kotcheff’in filminden almış olabilirler. Neticede sahnelerin işlevleri aynı.

kategori:
izlenim

ilgili