War Horse: Spielberg’in Atı

1910ların başında İngiltere’nin taşrasında tarlasını ekip boğazına kadar olan borcunu bir nebze olsa da kapatmaya çalışan gariban çiftçi Ted Narracott (Peter Mullan) tarlada kendisinden istediği randımanı alamayacağını bilse de...

1910ların başında İngiltere’nin taşrasında tarlasını ekip boğazına kadar olan borcunu bir nebze olsa da kapatmaya çalışan gariban çiftçi Ted Narracott (Peter Mullan) tarlada kendisinden istediği randımanı alamayacağını bilse de bir tay satın alır. Tay bir tarlayı sürmek bir yana daha bir insan evladını sırtında taşıyacak terbiyeye ve eğitime sahip değildir fakat eski bir süvari olan Ted Narracott’un gönlü bu güzel tayın kendisine bir dünya borcu olan kodaman tarafından alınmasına razı olmamıştır. Elbette eve işe yaramaz bir tayla dönen Ted en başta cefakâr eşi Rose’dan (Emily Watson) fırçasını yer. Rose kocası Ted’den atı bir an önce geri götürüp hem daha hesaplı hem de daha işe yayar bir at almasını ister. Gelin görün ki atı daha ilk gördüğünde çok seven evin tek çocuğu Albert (Jeremy Irvine) evin tek çocuğu olmanın avantajını da kullanarak annesini atın evde kalması konusunda ikna eder. Rose da atın bir ay içinde eğitilip işe koşulur hale getirilmesi şartıyla kendilerinde kalmasına izin vermek zorunda kalır. Nitekim Albert annesine verdiği sözü tutup atı eğitir. Albert’ın atı eğittiği süre içerisinde de aralarındaki sevgi iyice pekişir. Hatta birçok olumsuz koşula rağmen tüm umutlarını bağladıkları tarlayı sürer ve ekilmeye hale getiriler. Her şey tam yoluna girdi sanılırken uzun zamandır beklenilen şey gerçekleşir ve I. Dünya Savaşı patlak verir. Bütün ülkede olduğu gibi ailenin yaşadığı kasabada da ordu işine yarabilecek bütün atları karşılıklarını ödeyerek alıkoymaktadır. Bu, Albert’ın atı için de geçerlidir. At için artık hem yorucu hem de yıkıcı yeni bir hayat başlamıştır.

Savaş filmlerinin unutulmaz yönetmeni Spielberg War Horse’da bu defa savaşı bir atın bağlamından anlatma gayretinde. Bunu yapmadaki amacı ise tarafsız ve yaşadıklarına bir anlam veremeyen masum bir hayvandan hareketle savaşın yıkıcılığını ve acımasızlığını daha çarpıcı bir bakış açısıyla açıklamaya çalışmak olabilir. Buna karşın War Horse yönetmenin diğer savaş filmleriyle karşılaştırıldığında çok daha “naif”, suya sabuna dokunmayan bir niteliğe sahip.

Özünde, şu dünyaya ettiğimize bir bakın, kimseye zararı dokunmayan kendi halinde hayvancağızları bile kendi aramızdaki savaşlara alet ediyor, onları olmadık işlere koşuyor ve hatta artık işe yaramaz hale gelince de gözlerinin yaşına bakmadan öldürüyoruz demeye çalışıyor. Bir savaşı, yok etmeye dair hiçbir fikri olmayan bir hayvanın gözünden anlatırken savaşın anlamsızlığını ve vahşetini de kendine özgü bir çarpıcılıkta vurgulamak ilk düşünüşte akla yatıyor gibi olsa da Spielberg kafasındaki bu fikri beyazperdeye tam olarak yansıtamıyor. Bununla birlikte seyrettiğimiz filmin yer yer bir Spielberg yapıtı olduğunu fark etsek de yönetmenin bu son filmi en kaba tabirle bir Spielberg “görkemi” taşımıyor. War Horse bizim bildiğimiz o nevi şahsına münhasır, içi zekâ pırıltılarıyla ışıl ışıl parlayan ve beğenin ya da beğenmeyin sizi etkilediğini inkâr edemeyeceğiniz o Spielberg filmlerinden biri olmaktan çok hani Hollywood’un yapmaktan oldukça hoşlandığı, fondaki yaylı çalgılar uzun taksimler geçerken perdede beliren mağrur kahramanın kendini gerçekleştirmiş, herkesin gurur kaynağı, ağırbaşlı, edalı duruşuyla sonlanan filmler nevinden sahneleri olan bir film.

Bu film Spielberg’in filmografisinde olsa olsa iyi niyetli bir yapım olarak yerini alacak olsa da yönetmenin en vasat işleri arasında anılacağa benziyor. Yine de bu yılın en iyi film oscarı adayları arasına girmesine ise fazla aldanmayın. Zira Hollywood için iyi filmin olmadığı yerde War Horse’a, Abdurrahman Çelebi denmesi durumu söz konusu.

kategori:
izlenim

ilgili