We Belong Together!: Pearl Jam Twenty

Baştan uyarmak isterim ki bu yazı oldukça duygusal ve yanlıdır. Şimdiden özür dilerim....


Yıl 92’ydi ve herkesin kendine münhasır gençlik yıllarının, şahsıma ait olanını dolu dolu yaşıyordum. Walkman hala tüm görkemini korumakta, kasetler kalemle ya da sigaranın filtre tarafıyla ileri-geri sarılmakta, CD çok çok pahalıya satılmaktaydı. Bu yüzden arşivdeki kasetlerin çoğu da çekmeydi zaten. Gitar müziğine aşık, Iron Maiden ile metale giriş yapıp Possessed ile hayatının değiştiğine inanan, sert bir ergendim. Gerçi Warrant’tan Danzig’e, Slayer’dan Impetigo’ya, Cannibal Corpse’tan Death’e kadar uzanan bir yelpazede müzik dinliyor, ortamlarda havam olsun kompleksiyle sert tavrımdan taviz vermemeye çalışıyordum. Renk ise siyah…
Yine böyle sert bir günde Bilsak’ın arkasındaki köprüden İstiklal’e doğru çıkarken kız arkadaşım “Pearl Jam dinledin mi?” diye sordu. “Iıh. Dinlemedim” dedim. “N’apıyolar?” soruma yanıt, Grunge’tı. İstiklal’e çıktığımızda hayatımın ilk sevgili hediyesini aldım. Pearl Jam “Ten”. Hem de orijinal kaset!
Kasedin kapağında herhangi bir ölü hayvan yok, demonik bir simge ya da keçi yok, ceset ya da anatomi dersi için gerekli vücut parçaları yok, üstüne bir de logo çok rahat okunuyor! Bu bana biraz ters diye düşünmedim değil elbette. Yar hediyesi olduğundan, sesimi çıkarmadım hiç. Ayrılık vaktine kadar bekledim. Eve doğru yürürken dinleyecek olmanın mutluluğu heyecan yaratmıştı. O günlerden beri kulaklık kulağımda yürüyorkan tanıdık birilerini görmekten hep nefret etmişimdir. Bölme be kardeşim!

Neyse. Kaset walkmen’de, ben Gümüşsuyu üzerinden Beşiktaş’a doğru yürüyüşte, hava kurşuni, İstanbul şahane… İlk şarkı (Once) dönmeye başladı ve kendimi hala tanımadığımı orada çözüverdim. Albüm sert desen sert değil, yumuşak desen alakası yok. Cayır cayır rifler, muazzam bir vokalist, hüngür hüngür şarkılar var. “Bu ne be?! Harika!” ile merhabalaştık ilk kez Pearl Jam’le.
Hayat ne güzel, 16 yaşında olmak ne coşku dolu bir kudrettir doldurmalarıyla yeni bir döneme giriş yapmış oldum böylece. Aynı dönem İzel-Çelik-Ercan da kaset çıkarmıştı.

Pearl Jam sevgim kısa sürede o kadar büyümüştü ki, MTV Unplugged günlerini canlı izleyen biri olarak Pearl Jam Unplugged’ını duyunca gözlerimin dolduğunu hatırlıyorum heyecandan. Konseri burada asla olamayacak bir grubu, TV’den canlı izlemek! Eddie’nin kendini kaybetmeleri, Jeff’in basıyla crash’e abanması, Black’i ilk kez orada farklı bir şekilde dinlememiz ve gruba daha da fazla bağlanmam…

Daha sonrasında Flatline ile bu müzikle eğlenen delilerle birlikte olmak, Mad Madam (Duman) geceleri, daha fazla alkol, daha fazla rock’n roll, daha fazla müzikle geçen günler ve yıllar…

PJ 20 işte tam da bugünleri yaşamış olanları mutlu eden bir yapım. Yukarıda yazdıklarımı, o dönemde yaşamamış olanlara Cameron Crowe pek de aydınlatıcı bir bilgi vermiyor açıkçası. Ya da “Grunge nedir?”i anlatmıyor. İzleyiciye Seattle akımının köklerini, Mudhoney, Melvins gibi bu akımın öncülerini göstermiyor. Punk ve Glam Rock’ın bir karması mı acaba bu diyenlere herhangi bir yanıt vermiyor. Sadece Mother Love Bone’un efsanevi vokalisti Andrew Woods’un çevresindekileri nasıl etkilediğini anlatan ve bunu yine sadece bilenler için çok da detaya girmeden yapan bir açılışla başlıyor PJ 20. Devamında harika bir Pearl Jam konseri gibi akıyor. Dönemi yaşayanlar için her şey çok yeni gibi gelebiliyor haliyle. The Animals’ı birkaç kez izleyen babamın, konserleri hala oradaymış gibi gözleri dolu dolu olarak anlatması gibi bir şey bu.

Singles, Almost Famous ve Vanilla Sky’ı çeken Cameron Crowe, eline geçen footage’ları oldukça güzel birleştirmiş ve hikayesi de kendisi gibi güzel olan bir rock grubu için yapılabilecek en güzel belgesellerden birine imza atmış. Özellikle Eddie’nin, deniz canavarı tarafından harcanacak olan davulcuyu kurtarma çabası ve minicik “davulcu hikayesi” ile grubun baterist kıyımını gayet güzel bir şekilde anlatmış.

Crowe’un, Alice in Chains’ın marş haline gelmiş olan şarkısı “Would?”un da klibini çektiğini buradan bir kez daha hatırlatmakta fayda var.

Chris Cornell’in umarım gerçek olan gözyaşları, Eddie’nin Roskilde Festivali’nden sonraki değişimi, grup elemanlarının birbirlerine olan bağlılıkları ve sevgileri, rock ve felsefesi adına yaptıkları, Verona konserinde yağmur altında grupla birlikte çıldıran kalabalığı, Eddie ve Chris Cornell’in sahnedeki güreşi, Eddie’nin Rock’n Roll Hall of Fame’de Ticketmaster’a verdiği ayar, Mike’ın Hendrix aşkını her defasında göstermesi, Gossard’ın Grammy heykelciğini bodrumda saklaması, Singles’da Matt Dillon ve grup elemanlarının aynı masada oturduğu klasikleşmiş sahne ve Kurt ile Eddie’nin sarmaş dolaş mutlulukları,tekrardan bir ergen edasıyla muhabbet etmesini sağlayacak 90’ların oduncu gömlekli ve şortlu çocuklarının.

Sanki perdede 20 yıllık dostlarını izleyenler gibiydik. Aslında gördüklerimiz, duyduklarımız hiç yabancı değildi. Why Go’da pogo üstüne pogo yapıp Alive’da stage dive yapma uğruna kafayı gözü yaranlardandık. Teybin stereosu ile oynayıp gitarın üzerine bas, basın üzerine gitar çalanlar oldu aramızda. Sesini Eddie gibi yapıp şarkı söyleyenlerle, hırkasını forma yapanlarla ve o güzel günlerde birlikte olduğumuz ama şimdi yukarıdan bizi izleyen bir sürü dostumuzla bir araya geldik PJ 20’de.

PJ 20 ne kadar okkalı bir rock belgeseli bilemem ama bana Flatline’a para vermemek için programdan 3 saat önce içeri giren Burak’ı tekrardan hatırlattığı için ne desem az. O dönemi paylaştığım herkese sevgilerimle…

Önemli Not: Kurt Cobain ve grubunu hayatım boyunca sevmedim!

kategori:
izlenim

ilgili