We Own the Night: Aile Bağları Üzerinden Vasat Bir Polisiye

James Gray'in üçüncü filmi We Own the Night'ı Can Rende'nin kaleminden okuyoruz.

1990’dan beri sektörde olan senarist/yönetmen James Gray bu yirmi iki yıla sadece altı film sığdırdı. Gray’in çektiği altı filme baktığımızda ise aile kurumunu dert edindiğini görüyoruz. Sadece senaryosunu kaleme aldığı Blood Ties‘da da, yazıp yönettiği filmleri We Own the Night, The Immigrant, Two Lovers ve The Yards‘da da aile neredeyse filmin merkezindedir. Gray tüm filmlerinde suç ve suçluya odaklanırken aile olmayı, suçla birlikte mücadele etmeyi de anlatır. Gray için aile olmak, olmaya çalışmak, ağabey-kardeş ve baba-oğul ilişkileri pek çok şeyden daha önemli.

Gray, The Immigrant‘ta kız kardeşini mültecilerin tutulduğu Ellis Adası’ndan kurtarmak için fahişelik yapan Ewa’ya (Marion Cotillard) odaklanır. Gray, Ewa ile kardeşi ve Bruno (Joaquin Phoenix) ile Orlando (Jeremy Renner) üzerinden aile olmayı işler. Suçlu kişiyse Ewa’yı fahişeliğe zorlayan Bruno’dur. Gray aile kadar suça da değinmeyi sever. Blood Ties‘da da birbirlerini seven ama kıskanan, en sonunda karşı karşıya gelen iki kardeşe yer verir. Biri polis, diğer suçlu olan bu iki kardeşin aile olmaya çalışıp başaramamaları anlatılır. Aynı konu We Own the Night‘ta da karşımıza çıkar.

we-own-the-night-stills-mark-wahlberg-276829_800_536

Polislikte yükselişe geçen, ailenin medarı iftiharı Joseph (Mark Wahlberg) ile ailesinden kopmuş, Rus bir aileyi ailesi olarak kabul etmiş Bobby’nin (Joaquin Phoenix) hasımlığı bir kenara bırakıp Rus mafyasıyla mücadeleleri anlatılır. Gray’in bu filminin asıl teması ailedir. Bobby ailesi olarak gördüğü Nezhinskilerin kardeşi Joseph’ı vurmaları üzerine gerçek ailesine döner, Rus aileye sırtını çevirir. Gray filmin bir bölümünde baba-oğul ilişkilerini ve ağabey-kardeş ilişkilerini işler. Bu ilişkileri daha sonra Blood Ties‘da da benzer şekilde işleyecekti. Ne yazık ki Gray çok sevdiği temalarının hakkını ne Blood Ties‘da, ne de We Own the Night‘ta verebilmişti. Blood Ties‘ı bir kenara bırakalım. We Own the Night‘ta ağabey-kardeş ilişkilerine vasat bir şekilde değiniliyor. Joseph’ın derinleştirilmemesi, filmde sadece on beş dakika kadar görünmesi, bu sahnelerdeki zayıf diyalogları filme zarar veriyor. Daha doğrusu bu ağabey-kardeş ilişkisinin derinleşmemesine neden oluyor. Gray, Bobby’yi ve haletiruhiyesini daha çok önemsiyor ve ne yazık ki onun dışındaki karakterlerin hakkını veremiyor. Joseph’a, “Aslında küçükken senin özgürlüğünü kıskanırdım,” gibi oldukça klişe cümleler söyletiyor. Babaysa (Robert Duvall) klasik bilge, çocuklarını seven, ailesini koruyan baba figürü olarak karşımıza çıkıyor.

5-we-own-joseph-and-robert-at-graduation

Gray’in baba Burt’ü ve Joseph’ı önemsememesi bu karakterlerin başlarına gelenleri umursamanın önüne geçiyor ne yazık ki. Halbuki Gray, Burt’ü ve Joseph’ı daha iyi yazsa, bilhassa Joseph’a klişe cümleler yerine daha dolu, daha sağlam cümleler söyletse, onu daha çok gösterse, ağabeyiyle ilişkisine daha fazla yer verse “aile olma” temasının da hakkını vermiş olacaktı. Keza Bobby’nin polis olup mafyayla mücadelesi daha da değerlenecekti ama Burt ve Joseph’ın derinleştirilmemesi ve Bobby ile ilişkilerine pek alan açılmaması (Bobby ile Joseph’ı 6-7 kısa sahnede görürüz) filme zarar veriyor. Öte yandan filmin kötü kahramanı olan tetikçinin de hakkı verilmiyor. Zaten bu karakteri de Joseph gibi pek görmüyoruz. Filmin polisiye tarafının da sıkıntılı olduğunu belirtmek gerek. Bobby’nin polis olup mafyanın köküne kibrit suyunu döküşü inandırıcılıktan uzak bir şekilde işlenmiş. Aslında filmin ilk bölümü fena değil. Fakat ikinci yarıda, bilhassa Burt’ün ölümünden sonra öykü rayından çıkıyor. Bobby ve Joseph’ın Rus mafyasıyla mücadelesi, uyuşturucu baskınları, iki kardeşin önce karşı karşıya gelişleri, sonra bir olmaları iyi bir senaryoda daha etkileyici olabilirdi. Buradaysa fırsat kaçmış. Polisiye tarafı da, drama tarafı da epey vasat kalmış. Çözüm bölümü ise belki de filmin geri kalanından daha kötü. Ki onca vasatlıktan sonra bu finale pek şaşırmıyoruz. Finalde polis, mafyayı kuşatır. Bu sahne biraz gerilimli. Ama Gray filmine daha fazla özenmiş olsaydı bu sahne heyecandan tırnakları kemirtirdi. Halbuki mafya olabilecek en vasat şekilde ele geçiriliyor.

Bu filmdeki senaryo sorunlarının tamamını ve daha fazlasını Blood Ties‘da da görmek mümkün. Öte yandan Gray’in yönetmenliği de fevkalade değil. Ama bu demek değildir ki bütün sahneler zayıf. Genelde yönetmenlik ortalamayken, senaryo dökülüyor. Ama araba takip sahnesinin muazzam olduğunu belirtmek gerek. Gray bu sahnenin hakkını vermiş. Filmin tamamından daha etkileyici, gerçekçi ve çarpıcı bir sahne. Bu sahnedeki özen karakterlere ve filmin polisiye ve dram taraflarına da gösterilmiş olsaydı Gray’in en iyi filmi olabilirdi. Filmin ikinci başrolünü üstlenen Eva Mendes’i son yirmi-yirmi beş dakikada hiç görememek ve karakterine ne olduğunu öğrenememek, Gray’in vasat senaristliğinin bir özeti. Lafı uzatmayalım: İyi olabilecekken senaryo hataları yüzünden olamamış, seyri keyifli, lakin hızla unutulan bir James Gray filmi.

kategori:
izlenim

ilgili