Winter’s Bone: Oscar’ı Bırak Filme Bak!

Daha birkaç gün evvel 2010 yılıyla ilgili genel değerlendirmemi yazarken farkında olduğum bir şey vardı, 2010 henüz bitmemişti. Velhasıl kelam bu filmi gördükten sonra bitmemiş olmasına çok sevindiğimi belirtmem...

Daha birkaç gün evvel 2010 yılıyla ilgili genel değerlendirmemi yazarken farkında olduğum bir şey vardı, 2010 henüz bitmemişti. Velhasıl kelam bu filmi gördükten sonra bitmemiş olmasına çok sevindiğimi belirtmem gerekiyor. Oscar yarışı hasebiyle bu filmin adını duyanlarınız olduğu gibi birçoğunuz bu filmi Sundance Film Festivalinde aldığı ödül sonrasında da duymuş olabilir.
Winter’s Bone her yerde yazılan özetinden gayrı şöyle bir öyküye sahip; On yedi yaşındaki Ree (Jennifer Lawrence) hasta annesi ve iki kardeşiyle küçük bir kasabada hayatını idame ettirmeye çabalamaktadır. Ree, kefaletle serbest bırakılan ve bir hafta içinde duruşması görülecek olan olası kaçak babasını bulamazsa kefaleti için ipotek ettirdiği evlerini ve arsalarını kaybedecektir. Bu bağlamda, bilinse bile aleni şekilde dile getirilmeyen uyuşturucu trafiğinin içinden geçmesi gerekecektir. Bu on yedi yaşındaki genç kız, küçük kardeşlerine veda etmemek için babasının ölüsünü veya dirisini bulabilecek midir?

2006 yılında yayımlanmış olan aynı isimli romandan uyarlanan film daha önce bir kısa bir de uzun metrajı olan Debra Granik imzası taşıyor. Senaryo uyarlamacılarından birisi de olan Debra daha önceki filminde de (Down to The Bone) küçük bir kasabada parçalanmakta olan bir aileyi konu almış. Bu bakımdan deneyimli olduğu söylenebilir. Filmin en temelinde yatan tekinsizlik hissi ve gizemi de bu küçük kasaba ortamından kaynaklanıyor. Hatta kasabadan ziyade dağ köyü demek daha doğru olur kanaatimce… Babalarının gidişi ve annelerinin hastalığı sebebiyle açlıkla mücadele edecek kadar kötü durumdaki ailenin etraflarındaki yalıtılmışlık ve komşularının mesafeli duruşu filme çok katkı yapıyor.

Benzer şekilde uzak aile ilişkileri ve insanların soğuk davranışları da birleşince ortaya gerçekten tekinsiz ve insanı üşüten bir yapı çıkıyor. Filmin en öne çıkan noktası muhakkak ki genç oyuncusu Jennifer Lawrence. Arriaga’nın yönettiği The Burning Plain (Aşk Ateşi) ile tanıma şansı bulduğumuz bu genç oyuncu ileride de çokça karşımıza çıkacaktır kuşkusuz. Donuk ama dokunaklı oyunculuğu nefes kesen cinsten… Bir yıldız olmamasına rağmen bu sene Oscar yarışında çok güçlü rakipleri karşısında ezileceğini düşünmüyorum. En çekişmeli dallardan birisi olacağı şimdiden tahmin edilen en iyi kadın oyuncu kategorisinde hiç de azımsanmayacak bir şansı olduğunu düşünüyorum. Şayet Winter’s Bone hak ettiği en iyi film dalında da adaylık alacak olursa o vakit seyreyleyin manzarayı.

Oyunculuktan söz etmişken, The Deer Hunter’da Robert de Niro’nun gözlerinde gördüğüm soğuk ateşi bu filmde Ree’nin amcası “Teardrop” rölündeki John Hawkes’ın gözlerinde gördüm. Filmde kısa ama çok önemli bir rolü olan oyuncuyu akademi ister görsün ister görmesin; ben gözlerimle gördüm neler başardığını…

Çok benzer şekilde kısa ama öz rolü olan Dale Dickey de (Merab) müthiş bir iş çıkartmış. Daha önce canlandırdığı iki karaktere hayat verdiğini görmüştüm ama bununla kıyas kabul edilebilecek şeyler değildi (Breaking Bad’de küçücük çocuğunu bile göremez haldeki ebeveyn ve My Name Is Earl’de fahişe rolündeydi).

Söylediklerimden de anlaşılabileceği gibi filmin sırtını dayadığı en önemli silahlarından birisi de oyuncuları. En önemli rollerden, en önemsiz rollere kadar hiçbirisinde sırıtan bir karakter yok. Sanki bir kasabaya gidilmiş ve oradaki yerli halkı çaktırmadan çekmişler gibi bir durum söz konusu. Bunun en net görülebileceği yerlerden birisi Ree’nin, Merab’la ikinci kez karşı karşıya geldiği sahnede görülebiliyor. Devamındaki aile yargılaması ve bottaki sahnede…

Bottaki sahne demişken bunu bolca etraftan duyacaksınız veya çoktan duymuşsunuzdur. Filmin en vurucu anlarından birisi olan bu sahne tek kelimeyle bir şaheser… Yönetmenin genel olarak kameranın orada olduğunu unutturduğu anların aksine bu sahne kameranın orada olduğunu ve bizim de orada olduğumuzu hissettiriyor. Yönetim açısından kameranın nerede nasıl bir duygu uyandıracağı çok iyi belirlenmiş. Teardrop ve Ree’nin karşı karşıya geldiği sahnede örneğin. 30 saniyelik bu sahnede nereye konumlandığımızı anlayamaz bir hale gelip, en nihayetinde tamamen dışarı itiliyoruz. Bu bakımdan Ree’nin rüyası ve diğer şeyler de sayılabilir.

Sincapların o heyecanlı halleri, kaçacak yerleri olmayışı, sıkışmışlıkları ve bağlarının kopmasını ifade eden elektrikli testere sesleri. Bütün bunların hepsi birleştiğinde Ree’nin hissettiği duyguyu çok güzel ortaya koyuyor. Bu arada belirtmeden edemeyeceğim, filmde içi temizlenen sincap gerçek. Bazı kişiler bu sahneyi çok sert bulmuş, midesi bulananlar dahi olmuş ama bence fazla abartmışlar. Ice Age serisini izleyip sincapları sevimli bulmayan yoktur zaten. Lakin hayatın zorluğunu ve bir insanın nelerle yüzleşmesi gerektiğini anlatması bakımından önemli bir sahneydi.

Ayrıca sincaplar bazı toplumlar tarafından avlanan hayvanlardan birisiymiş (Örneğin filmimize konu olan Ozark topluluğu yiyormuş sincapları).

Film hakkında getirilen eleştirilerden birisi senaryonun çok yavaş ilerlemesi, yani bir bakıma akmayışı… Bu ikisi aslında aynı şeyler değil. Bir film yapısı gereği çok yavaş ilerlediği halde akabilir. Bu filmde bunun örneğini görüyoruz. Film akmak ne kelime çağlıyor ve evet buna rağmen ağırkanlı bir filmden söz ediyoruz. Başta da söylediğim gibi tekinsiz ve soğuk bir ortam var. Bu ortama ayak uydurmuş Ree dışındaki herkes olayları ağırdan alma ve hatta görmeme eğiliminde…

Winter’s Bone duygusal ama duygusallığını aynı yöre halkı gibi belli etmeyen, insanın boğazına bir düğüm atan filmlerden birisi. Sonuna kadar bu duygu bir türlü geçmek bilmiyor. Duygusal açıdan doyurucu bir film izlemek istiyorsanız bu filmi kaçırmayın derim. Bu sayede 2010’un en iyi filmlerinden birisini de kaçırmamış olursunuz. İyi seyirler.

kategori:
izlenim

ilgili