Seven Pounds: Will Smith’in Kapatması

Yıllar önce kısa aralıklarla seyrettiğim iki harika italyan filminin yönetmeninin aynı kişi olduğunu öğrendiğimde oldukça heyecanlanmıştım. L’Ultimo bacio (2001: Son Öpücük) ve Ricordati di me (2003: Beni Hatırla) filmlerinin...

seven-pounds-kapak.jpg

Yıllar önce kısa aralıklarla seyrettiğim iki harika italyan filminin yönetmeninin aynı kişi olduğunu öğrendiğimde oldukça heyecanlanmıştım. L’Ultimo bacio (2001: Son Öpücük) ve Ricordati di me (2003: Beni Hatırla) filmlerinin ikisi de hayata ve insana dair mütevazi cümleleri olan yalın filmlerdi. Beyazperdeden uzanıp insana dokunuveriyorlardı. Doğal olarak arkasından neler geleceğini beklemeye başladım. İtalya’dan Moretti ile Özpetek haricinde ve hatta onlardan daha yaratıcı bir yönetmen geliyordu. Bu yönetmeni, yani Gabriele Muccino’yu yıllar sonra Murat Aslan’la karşılaştırabileceğim aklımın ucundan dahi geçmezdi. Hayat insana garip oyunlar oynamayı seviyor.

Doğaldır ki, Muccino’nun sinemadaki gücünü farkeden tek kişi ben değildim. Nasıl denk geldiyse Will Smith de Muccino’nun filmlerini seyretmiş olacak ki, kariyerinde gerekli gördüğü hamlede kendisine eşlik edecek kişinin Muccino olduğuna karar vermiş. Smith’in kariyeri açısından doğru olan bu hamle, bir sinefili hüzne boğabiliyor elbette. Bu noktada Will Smith’in oyunculuktaki performansını beğendiğimi de satırlarımın arasına katıştırmak isterim. Benim derdim Will Smith’in oyunculuğuyla değil; Muccino transferiyle. Keşke başka birisiyle yapsaydı filmlerini de, Muccino kendi sinemasında devam etseydi.

Keşkelerden sıyrılıp Muccino-Smith birleşkesinin ilk meyvesine bakalım: The Pursuit of Happyness (2006). Chris Gardner isimli şahsın fakir ama umutla başladığı hayatında merdivenleri tırmanışını, Hollywood standartlarının çok üzerinde bir çizgide anlatan bu filmle sonuçlanmıştı bu ikilinin bir araya gelişi. Bu filmle Will Smith kariyerinde bir basamak atlamıştı. Planları düşündüğü gibi gidiyordu. Fakat hikayeye Muccino tarafından baktığımızda ciddi bir düşüş olduğunu iddia edebiliriz. İnsana dokunmaktaki muazzam bir meziyeti, zengin olan bir adamın hırsını insanileştirmekte kullanmayı tercih etmesi bir sinefil için elbette üzücüydü. The Pursuit of Happyness’ta ziyan olan tek isim elbette Muccino değildi; senarist Steve Conrad’dan da bahsetmek gerekir fakat onun hikayesi ayrı bir yazının konusu. Fakat Will Smith’in Chris Gardner’a (filmin gerçekte karşılığı bulunan baş karakteri) hayatını harika bir şekilde aktaracağına dair nasıl bir söz verdiğini merak ediyoruz. Çünkü yetenekli insanları bir araya getirmek suretiyle, sıkı bir iş kotarılmış, Will Smith de Golden Globe ve Oscar yarışında aday olmuştu. Tartışmasız oyunculuk kariyerinde doğru bir hamleydi bu film.

Will Smith’in zekasından şüphe etmiyoruz. Zaten Entertainment Weekly 2007de Hollywood’un en zeki 50 kişisini seçerken, Will Smith’i beşinci sıraya koyduysa bunda kesinlikle Muccino transferinin payı da vardır. The Pursuit of Happyness’ın ardından Will Smith 2007 yılında I am Legend, 2008 yılında da Hancock ile kariyerine devam etti fakat sırada yine bir dram vardı ya da olmalıydı: Seven Pounds. 2010 yılında da Monster Hunter (Yaratık Avcısı) filmiyle seyredeceğiz Will Smith’i; kariyer dengesini kurmakta adeta bir uzman kendisi.

The Pursuit of Happyness sonrasında Muccino ne yapmıştı peki? 2007de  bir dizi yönetmenliği denemesi ve sonra Heartango* isminde, uzunmetrajlı bir reklam filmiyle işlerine devam eden Muccino arada ingilizce de öğrenmiş ve yeni Will Smith projesindeki yerini almaya hevesli bir şekilde beklemekteydi.

Türkiye’de Yedi Yaşam ismiyle gösterime giren Seven Pounds’u seyretmek zorundaydık. Ne de olsa Muccino’nun en az iki filmlik hatrı var. Will Smith de proje seçiminde ve oyunculukta fena bir isim değil. Smith yapım şirketini bu sefer Muccino ismine ikna etmekte hiçbir sıkıntı yaşamamış. Hem The Pursuit of Happyness’ın başarısı, hem de Muccino’nun ingilizce öğrenmiş olması hayatı oldukça kolaylaştırmış. Filmin yapım sürecinde ve sonrasında büyük bir ciddiyetle saklanan bir sırrı vardı. Yapım şirketi ne filmin ismini, ne de konusunu ifşa ediyordu. Saklanan işlerden iyi bir sonuç çıkmadığı konusunda tecrübeli olsak da, bir nebze olsun heyecanlanmıştık. İşte bu noktada devreye 2009 yapımı yerli Umut filmi giriyor. Maalesef bu iki film arasında ciddi bir paralellik var.

Maskeli Beşler’le tanıştığımız senarist-yönetmen Murat Aslan da Umut filminin açıklayamayacağı bir sırrı olduğunu ve Türkiye sinema tarihinin en çarpıcı ikinci dramını çektiğini iddia ediyordu; ilki henüz çekilmemiş! Normal şartlar altında Umut filminin Bakınız’da hiçbir bahsi geçmemesi gerekirdi elbette. Fakat iki filmin sırrının da aynı olduğu gerçeği karşısında biz de şaşırdık kaldık. İki filmin de sonunda öğrendiğimiz o ulvî, o hayatı yeniden sorgulattıran gerçek kalp bağışıymış meğer. Evet, kalp bağışı demek insanın hayatını feda etmesi anlamına geliyor. Hayatın akışını değiştirecek bu sorunsalı saklayan filmcileri maruz karşılamak gerekir herhalde. Lütfen sayın okuyucu filmlerin sonunu söylüyorum diye kızmasın bana, zira onları büyük bir külfetten kurtarıyorum.

Dönelim Seven Pounds’a. Karma kurguyla işlenen hikayenin başkahramanı Ben Thomas ya da Tim Thomas, bir post-travma yaşamaktadır. Yedi isim saymakta ve yedi insanla ilişki kurma çabası içinde olduğunu görürüz. Arada gelgitlerle travma yaşamasına sebep olan kazayı hissetsek de, filmin sonuna kadar seyirci bu gerçekten de mahrum bırakılır. Hem ne olduğunu, hem de ne yapmakta olduğunu ancak filmin son beş dakikasında öğreniriz. Bu sürece bir de aşk girince oldu mu size çok söz söylüyor görünümlü bomboş bir film.

Filmde ilginç olan bir nokta varsa o da tanrıyı oynayan insan temasıydı sanırım. Daha filmin en başında karakterden duyduğumuz “In seven days, God created the world. And in seven seconds, I shattered mine. / Yedi günde tanrı dünyayı yarattı. Ben de yedi saniyede kendiminkini paramparça ettim” cümlesi tanrıyı oynayan bir karakterle mi karşı karşıyayız sorusunu akıllara tohum olarak bırakmıştı. Hikaye ilerledikçe tanrıyı oynayan bir insanı seyrettiğimizi kanıksıyoruz. Sabırla bu karakterin yaptığının ne kadar densiz, soyunduğu işin onun haddi olmadığını  öğrenmeyi beklemekle hata ettiğimizi yine filmin sonunda öğreniyoruz. Karakterin tanrıyı oynamasının mazur görülebilecek bir zemini varmış meğer. Yani eğer verebilecek bir şeyleriniz varsa tanrıyı oynama hakkını da elde edebiliyormuşsunuz.

Filmle ilgili rahatsız edici bir diğer bir nokta ise karakterin kazayı hatırladığı uzun bir sahnede kullanılan, tarifi zor periyodik bir ses. Sesin kullanıldığı, bitmek bilmeyen süre bana on dakika gibi geldi. Fakat herhalde 2-3 dakika boyunca kesintisiz devam eden bu sesin sorumlusu bizzat Muccino olsa gerek. Seyircisini bu şekilde rahatsız etme hakkını kendisinde bulamamalıydı. Fakat ilk filmin heyecanıyla kimse karışamadı herhalde Muccino’ya.

Daha da lafı uzatmanın anlamı yok. Umarız Will Smith’in kapatması olan yönetmen, ısmarlama film yapmaktan vazgeçer ve yarım bıraktığına inandığımız filmografisine yapıtlar eklemeye karar verir. Ya da kazandığı paralarla mutlu mesut yaşasın.

kategori:
izlenim

ilgili