Yönetmenlerin Emanet Senaryoları

Senaryo yazmak ve film yönetmek, pek çok açıdan birbirine zıt gibi görünen karakteristik özellikler barındırıyor. Öncelikle, senaryo yazmak için genelde yalnız olmak gerekirken, geniş bir ekip olmadan film yönetmek...

Natural Born Killers

Senaryo yazmak ve film yönetmek, pek çok açıdan birbirine zıt gibi görünen karakteristik özellikler barındırıyor. Öncelikle, senaryo yazmak için genelde yalnız olmak gerekirken, geniş bir ekip olmadan film yönetmek tek başına –malzemesiz- Everest’e çıkmakla eşdeğer görünebilir. Bir senaryo yazarının çok çalışması, çok fazla oturmasını gerektirirken; bir yönetmenin çok çalışması, hop oturup hop kalkması demektir. Senaryo yazarının en büyük sınırı hayal gücüyken, yönetmende ekonomik güç, sosyal güç, diplomatik güç hatta kas gücü devreye girebilir. Son tahlilde senarist malzemeyi hazırlayandır, yönetmen ise yemeği yapan. Aralarında pek çok karakteristik fark olması normal karşılanabilir.

Ancak sinema tarihi, hiçbir karşıtlık yokmuş gibi hem film yöneten hem de senaryo yazan onlarca ustayla dolu. Bir filmin pek çok katmanıyla ilgilenen auteur’u da vardır, yazıp yönettiği kısa filmlerle sektöre girmeye çalışan amateur’u da. Sonuca kesme yapalım: hem senaryo yazan hem de film çeken onlarca yönetmen var ve sinemayı daha güzel hale getirenlerin bir çoğu da bu kategoride.

Bugünkü yazımda ise, hem yazıp hem yöneten isimlerin, yönetmeye fırsat bulamadıkları veya çeşitli nedenlerden başka yönetmenlere emanet ettikleri senaryolara değineceğim. 20 isimlik ve 20 filmlik kısa bir liste. Kariyerine senarist olarak başlayıp, bugün yönetmen olarak tanıdığımız kişileri de listeye aldım. Ama hem film yönetip, hem yazıp, hem oynayıp hem de arada iki terennüm eden multi-fonksiyonel ünlülere yer veremedim. Ünvanları “yönetmen” ile başlayanlardan, 20 adet emanet senaryo örneği karşınızda:

1 – Woody Allen – Play it Again, Sam (1972)

Listeyi alfabetik olarak ele alıyoruz. İlk sırada nevrotik New Yorklu Woody Allen var. Henüz ergen denilecek yaşta televizyon yazarı olarak kariyerine başlayan Allen, 1965 yılı itibariyle sinema filmleri için senaryo yazmaya başlıyor ve yolunu çiziyordu. 60’ların sonunda ve 70’lerin başında yazıp yönetmediği bazı filmler olsa da, 1972 yılı itibariyle yönetmenliğe iyice alıştığını ve o yıldan bugüne dek neredeyse her yıl bir film üretme geleneğini sürdürdüğünü söyleyebiliriz (1977 – 2010 tarihleri arasında film çekmediği yıl sayısı sadece bir). Play it Again, Sam aslında yine Woody Allen tarafından yazılmış bir tiyatro oyunu. Yazar kendi eserini sinemaya uyarlarken, yönetmen koltuğunu Herbert Ross’a teslim ediyor. Tipik Allen diyaloglarını ve ilk dönemine has slapstick komedi numaralarını içinde barındıran film, birçok sinemaseverin Casablanca filminde “tekrar çal sam” şeklinde bir replik olduğunu düşünmesini sağlamıştı.

2 – Darren Aronofsky – Below (2002)

1998 yılında düşük bütçeli Pi’yi çekerek ilgileri üzerinde toplayan Darren Aronofsky, 2000 tarihli Requiem For a Dream sayesinde birçok kişinin dünyasını değiştiriyor ve sıradaki işi en çok merak edilen yönetmenlerin arasına giriyordu. 2 yıl sonra kendisini bir denizaltı geriliminin senarist künyesinde görmek ise şüphesiz ki beklenilen bir şey değildi. “İkinci dünya savaşı sırasında bir deniz altında tuhaf şeyler vuku bulur” şeklinde gizem dolu! bir tagline’a sahip olan filmi henüz görmüş değilim. Ancak filmin başarılı bir gerilim olduğunu iddia edenler kadar, “bu filme ayırdığım vakti origamiye ayırsaydım kağıttan fırkateyn yapar, denize salardım” diyerek filme nefretini kusanlar da mevcuttu.

3 – Luc Besson – Taxi (1998)

Le Grand Bleu, Leon ve Fifth Element gibi filmlerle efsaneler arasına adını yazdırması uzun sürmeyen Luc Besson, 90’ların sonuna doğru film yönetmeyi seyrekleştirdi ve enerjisini yazdığı filmlerin yapımcılığına saklamaya karar verdi. Besson’un bu eylemini ucuz ticari sinemaya kayış olarak niteleyenler de oldu, yeni yönetmenlerin çıkmasına fırsat verme olarak görenler de. Ancak hiçbir şey bu yazarlık/yapımcılık döneminin ilk filmi olan Taxi’nin büyük bir hit olmasını engelleyemedi. Milyonları aşan izleyici sayısı sayesinde Luc Besson’un hem gözünü hem de cebini dolduran film, aynı zamanda genç Marion Cotillard’ı sinema seyircisiyle tanıştırmak gibi bir işleve sahipti.

4 – James Cameron – Rambo: First Blood Part II (1985)

Avatar filminin militarist mi, anti-militarist mi olduğu tartışıladursun, 25 yıl öncesine, tartışmanın su götürmeyeceği bir seriye gidelim. Meşhur Rocky’yi tek başına bir ordu olarak savaş alanlarına salma fikrinden ortaya çıkan 1982 tarihli First Blood filmi, daha sonra baş karakterin ismini (Rambo) alarak seri halinde yoluna devam etmişti. Bu serinin ikinci filminde ise, senaryo kısmında bir sene önce çektiği Terminator ile olay yaratan James Cameron yer alıyordu. Cameron’un başrol Stallone ile birlikte yazdığı bu filmde, hapisten çıkarılıp Vietnam’a gönderilen Rambo, herkesin canına okuyup savaş esirlerini kurtarmakla yükümlüydü. Amerikan karakterin kahraman, diğerlerinin düşman olduğu tartışmalı serinin ikinci filmini yazan Cameron, filmin “söylemi” ile ilgili eleştirilere katılmadığını belirtmiş ve “Ben sadece hikayenin aksiyon kısmını yazdım, politik altyapı filmin diğer yazarı Stallone’ye aitti” diyerek topu Rocky’ye atmıştı.

5 – Joel & Ethan Coen – Crimewave (1985)

Sinema tarihinin en orijinal beyinlerinden olan ve her geçen yıl zirve yolunda adımlar adam Coen kardeşlerin ilk döneminden bir suç filmi var karşımızda. Henüz debut filmleri Blood Simple.’ı yeni yayınlamışlarken, yakın dostları Sam Raimi (Joel Coen’in Evil Dead filminde kurgu asistanlığı yapmışlığı vardır) için bir senaryo kaleme alan ikili, enteresan komedi Crimewave’i ortaya çıkarır. Coen biraderlerin elinden bugüne kadar çıkmış en hafif iş olan Crimewave, yine de birbirinden ilginç ve komik sahneyi bir araya getirmeyi başarıyordu. Özellikle baş karakter Vic’in, sevdiği kızla birlikte restoranın dans yarışmasına katıldığı ufak sahne, anlatılmaz izlenir cinsten.

6 – Francis Ford Coppola – Patton (1970)

Francis Ford Coppola’nın The Godfather ile rüştünü ispatlamadan iki yıl önce el attığı bir senaryoydu Patton. Tarihteki en sansasyonel askeri kişiliklerden olan George S. Patton’un hikayesini anlatacak film için bir taslak yazan Coppola, elindeki metni yapımcılara beğendiremez ve film bir başka yazara, Edmund H. North’a teslim edilir. Ancak North Coppola’nın taslağını çok beğenir ve senaryosunu tamamen bu taslağın üzerinden yazmaya başlar. Böylece ortaya çıkan filmde Coppola’nın emeği, en az North kadar fazla olmuştur. O güne kadar hiç karşılaşmamış olsalar da, Edmund H. North ve Francis Ford Coppola, Patton’un ortak yazarları olarak Oscar’a aday gösterilir ve ödülün sahibi olurlar.

7 – Frank Darabont – A Nightmare in Elm Street 3 (1987)

Bugünlerde The Walking Dead dizisiyle adından tekrar söz ettiren, The Shawshank Redemption, The Green Mile gibi başyapıtları sinema dünyasına kazandıran Frank Darabont, aslında ezelden beri bir Stephen King hayranı ve bir korku fanatiği. İlk Stephen King uyarlamasını 1983 yılında kotaran yönetmen (ayrıca çektiği 4 uzun metrajın üçü Stephen King uyarlamasıdır), 1987 yılında akıllardan çıkmayan korku serisi A Nightmare on Elm Street’in üçüncüsü için kalem başına geçiyor ve Freddy’nin yarattığı kabuslara kabus ekliyordu. Laurence Fishburne ve Patricia Arquette gibi isimlerin genç yaşlarına tanık olabileceğimiz bu film, aynı zamanda Freddy serisinin en beğenilen devam filmi olmayı başarıyordu. Frank Darabont bu filmden sonra, devasa bir jölenin önüne gelen insanları canice yiyerek büyüdüğü eksantrik The Blob, ve Crononberg’in The Fly’ına yapılan başarısız sequel girişimi The Fly 2 gibi filmlerle korku yazarlığını konuşturma fırsatı bulmuş ve ilk yönetmenlik deneyimi The Shawshank Redemption için çaktırmadan hazırlıklarını yapmıştı.

8 – Jonathan Demme – Black Mama, White Mama (1973)

Jonathan Demme’yi bugün sinemaseverler The Silence of the Lambs, veya bir ihtimal Philadelphia ile hatırlıyordur. Oysa bu etkili ve başarılı (yönetmenin bir adet de Oscar’ı mevcut) filmler öncesinde Demme’nin hayli değişken bir kariyeri vardı. Çarpıcı belgeseller, sabun köpüğü komediler derken, yönetmenin kariyerinin başlarına gittiğimizde, b tipi aksiyon filmleri karşılıyor bizi. Özellikle o dönemki ekürisi Joe Viola ve yapımcı Roger Corman (kendisi B filmlerin kralıdır. 2 günde film çekip tamamlamışlığı olan Corman, bugüne kadar 400’e yakın filmin yapımcılığını üstlenmiştir) ile birlikte ucuz aksiyon ve istismar sinemasına örnekler sunan Demme, bugün Tarantino gibi çılgınlar dışında pek fazla kişiye hitap etmeyen filmler ortaya çıkarmıştır. Yazıya konu olan Black Mama, White Mama ise bir blaxploitation örneği. Yani istismar sinemasından (exploitation) çok farklı olmayan ancak başrol oyuncusunun siyahi olması, funk ve soul müziğin ağırlıklı olarak kullanılması gibi noktalarda bu akımdan ayrılan filmlerden biri. Black Mama, White Mama, uzun süre hapiste yatan (fragmanda bin gün boyunca erkeksiz kaldıkları özellikle belirtiliyor) bir beyaz ve bir siyah kadının, elleri birbirlerine kelepçeli halde hapisten kaçmalarını ve yol boyunca kendilerine musallat olan erkeklerin hakkından gelmelerini anlatıyor. Filmde 1997 tarihli Jackie Brown ile Tarantino tarafından bir kez daha hatırlanan Pam Grier’in başrollerden birini canlandırıyor.

9 – Yılmaz Güney – Yol (1982)

Yılmaz Güney de sinema kariyerinde keskin değişim yaşayan isimlerden birisi. Sinema yaşantısına 1958 yılında yazdığı ve oynadığı Bu Vatan’ın Çocukları filmiyle başlayan Güney, yaklaşık 15 sene boyunca onlarca aksiyon filminde rol aldı ve senaryosunu da kaleme aldığı bu filmler sayesinde Çirkin Kral lakabıyla anılmaya başladı (aynı isimli 1966 tarihli bir adet de filminin bulunduğunu eklemeli). Ancak ilerleyen zamanla birlikte filmlerini derinleştiren Yılmaz Güney, özellikle 1967 tarihli –Lütfi Akad imzalı- Kızılırmak Karakoyun ve 1970 tarihli Umut ile birlikte, daha sosyal içerikli filmler yapacağının sinyallerini vermişti. 70’li yıllarda peşi sıra Ağıt, Endişe, Arkadaş ve Zavallılar gibi önemli filmlere imza atan Güney, 1974 yılında hüküm giymesi sonucu yönetmenliği bırakmak durumunda kalmış ve sinemaya senarist olarak devam etmişti. O dönemde yazdığı Sürü ve Düşman gibi senaryoların arasında en etkili olanı ise, 1982 tarihinde Altın Palmiye’yi de almayı başaran Şerif Gören filmi Yol olmuştu. Cezaevinden izinle ayrılıp memleketlerine doğru yola koyulan beş mahkumun öyküsünü anlatan Yol filmini, cezaevindeki görüşlerde sahne sahne Şerif Gören’e anlatan Yılmaz Güney, adeta dolaylı olarak filmi yönetmiş oluyordu. Tarık Akan, Halil Ergün ve Şerif Sezer gibi oyuncuların harika oyunlarıyla taçlandırdıkları film, sinema tarihimizin de en iyi filmleri arasında gösterilmekte.

10 – Lawrence Kasdan/George Lucas/Philip Kaufman – Raiders of the Lost Ark.

Değişik türlerde çektiği filmleriyle ülkesinin en temiz iş yapan yönetmenleri arasında gösterile Lawrence Kasdan, Star Wars çılgınlığının baş sorumlusu George Lucas ve Philip –Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği – Kaufman. Bu üç önemli yönetmenin bir Spielberg filmi için güçlerini birleştirmesi, gerçekten de sinema tarihinde eşine az rastlanır buluşmalarından birini oluşturuyor. Milyonlarca hayranı olan Indiana Jones serisinin ilk ve genellikle en beğenilen filmi olan Raiders of the Lost Ark, Lucas ve Kaufman’ın yazdığı hikayeyi, Kasdan’ın senaryolaştırmasıyla yazılıyor ve Spielberg’in altın dokunuşuyla hayat buluyordu. İçerisinde bu denli önemli isimlerin olması filmin ve karakterin efsaneler arasına girmesini bir hayli kolaylaştırmıştı. Aslında ekipteki üç isim de kendi çektikleri dışında senaryo yazmaya devam etmiş isimlerden. En ilginç örneklerden biri ise 1992 tarihli Kevin Costner’lı, Whitney Houston’lı The Bodyguard. Bu gişe bombası filmin senaryosu da Lawrence Kasdan’a aitti.

11 – Richard Kelly – Domino (2005)

Gösterime girdiği andan itibaren kültleşmeden iki dakika duramayan orijinal film Donnie Darko’nun yönetmeni Richard Kelly, henüz 26 yaşında olmasına rağmen büyük bir iş yapmış ve sinema dünyasının en çok konuştuğu isimlerin arasına girmeyi başarmıştı. Donnie Darko’nun ardından suskunluğa bürünen ve 4 yıl boyunca sesi çıkmayan Kelly’nin dönüşü ise, Kadir Tapucu’nun şarkısındaki gibi olmuşa benzemiyordu. Kendisi 2005 tarihli bir Tony Scott filminin senaryo yazarıydı: Domino. Gençliğinde mankenlik yaparken, gördüğü bir ilan sonrası aniden “ödül avcısı” olmayan karar veren Domino Harvey’in öyküsünü sinemaya taşıma maksadında olan film, Tony Scott’ın kötü gününe denk gelmesiyle birlikte başarısız sonuçlandı ve Mickey Rourke’un bile kurtaramadığı bir film olarak tarihe geçti. Richard Kelly ise bir sene sonra bu kez kendi çektiği Southland Tales ile seyircisinin karşısına çıkarak, başyapıtla berbat film arasındaki ince çizgide dolanan bir esere imza atmış oldu.

12 – Alexander Payne – Jurassic Park 3 (2001)

Hüzünlü About Schmidt ve nezih Sideways ile birlikte Amerikan sinemasının en olgun işlerinden ikisine imza atan Alexander Payne’i, yazar ortağı Jim Taylor ile birlikte dinozorlu bir filmde senarist olarak görmek filmin tamamından daha şaşırtıcı duruyor. 1993 yılında, içerdiği efektler sayesinde nice çocuğun aklını başından alan Michael Crichton uyarlaması Jurassic Park filmi, dünya çapında olay yaratmıştı. Deneyimli ve pahalı yazar David Koepp’in kaleminden çıkma ikinci film ise bekleneni verememiş, ancak daha açılış haftasından kara geçen bu filmin üçüncüsünü çekmek kaçınılmaz olmuştu. Payne & Schmidt ikilisinin yazmasına, William H. Macy, Tea Leoni gibi oyuncuların katılımına rağmen tatsız bir film olan Jurassic Park 3, gişede kar etmesine rağmen akıllara kazınacak tek bir sahneye (Tea Leoni’nin üstünü değiştirdiği sahne hariç) sahip olmayarak serinin de sonunu getirmişti. Bu filmden çıkmış Payne’in, bir sene sonra About Schmidt’i yazabilmesi ise gerçekten büyük başarı.

13 – Barış Pirhasan – Aaah Belinda (1986)

Usta Beni Öldürsene (Sawdust Tales), O da Beni Seviyor ve Adem’in Trenleri gibi filmlerle hatırladığımız bir yönetmen. Ama aslında Türkiye’nin en sıra dışı senaristlerinden birisi: Barış Pirhasan. Senaristliğe 1983 yılında başlayan Pirhasan’ın ilk senaryo denemesi, pek de hatırlamak istemeyeceği bir film olabilir. 1982 yılında çok tutan uzaylı projesi E.T.’yi, acilinden Türkçe’ye çevirme gereği duyan yapımcılar, Badi isimli film için senaryoyu Barış Pirhasan’a emanet etmişlerdi. Ancak film, kimsenin beklediği gibi olmadı. Kısıtlı imkanlarla yapılmaya çalışılan bu remake denemesi bi hayli başarısız oluyor ve bugüne “baba vurma uzaylı o” gibi eğlenceli replikler bırakıyordu. Ancak bu filmden sonra çok doğru isimlerle çalışmaya başlayan Pirhasan, Ömer Kavur ve Atıf yılmaz gibi ustalar için yazdığı senaryolarla kısa sürede efsaneleşmiş ve 2 yıllık bir dönem içine tam 6 adet kaliteli senaryoyu sıkıştırmayı başarmıştı. Bu 6 senaryonun içinde en dikkat çekici olanlardan biriyse, fantastik kurgusuyla Aaah Belinda. Oynayacağı reklam filmi için, 2 çocuklu bir ev kadınını canlandıran ünlü oyuncu Müjde Ar , bir türlü üzerindeki kıyafetlere, içinde bulunduğu ev ortamına alışamamıştır. Derken birden etraftaki herkes yok olur. Tüm set ortadan kaybolur. Etrafındaki herkes, kendisinde gerçekten de iki çocuk annesi o fakir kadın gibi davranmaktadır… Oyunculuk kavramı üzerine sadece ülkemizde değil, dünya sinemasında yapılmış en iyi filmlerden biri olan Aaah Belinda, aynı zamanda Türkiye sınırları içinde yazılmış en özgün senaryolardan birisine sahipti.

14 – Steven Spielberg /Chris Columbus – The Goonies (1985)

Steven Spielberg 80’li yıllarla birlikte adeta bir şüreka oluşturmuş ve gerek yapımcı gerek yönetmen olduğu filmlerde çalıştığı ortak isimlerle birlikte sinemaya yeni simalar kazandırmıştı. 1985 yılında ise bu kez Spielberg sadece hikayeyi yazıp çekiliyor, senaryoyu ise çoğunluğun Harry Potter sayesinde tanıyacağı Chris Columbus tamamlıyordu. Yönetmenliğini Omen, Superman ve Lethal Weapon gibi filmlerden tanıyacağımız tecrübeli Richard Donner’in üstlendiği filmde, evlerinde bir harita bulan bir grup çocuğun, bu haritada gösterilen korsan definesini bulmak için çıktıkları macera dolu yolculuklar anlatılıyordu. Film ülkemizde “Define Avcıları” gibi net bir isimle gösterime girmişti.

15 – Oliver Stone – Midnight Express (1978)

En az bi lokum, hamam veya kebap kadar, Türk hapishaneleri de yurt dışında Türkiye algısının vazgeçilmezlerinden olmuştu, 1978 yapımı Midnight Express’ten sonra. Alan Parker’ın ikinci uzun metraj filmi olan Midnight Express, Türkiye’de beş yıl boyunca tutuklu kalan Billy Hayes isimli Amerikan vatandaşının anılarına dayanarak senaryolaştırılmıştı. Oliver Stone’un senaryosu ve Alan Parker’ın yönetmenliği, filmi hapishane koşullarını eleştirmekten ziyade, bir ülke ve o ülkenin vatandaşları hakkında peşin hüküm verme noktasına getiriyordu. Alan Parker, seyircide katharsis oluşturmak için Türk = kötü adam gibi bir denklem kullanmışken, Türkiye’ye de gelmiş olan Oliver Stone, filmi yazdığı dönemlerde biraz daha genç olduğu için olayı fazla dramatize ettiğini, ancak böylesi ırkçı bir yansımasının olacağını düşünmediğini söylemişti. Türkiye’deki hapishane koşullarının olumsuzluğuna Türk filmlerinde de rastlandığını söyleyen ve Yol filmini örnek gösteren Stone, pek çok kalbin kırılmış olmasından dolayı üzüntü ve pişmanlık duyduğunu belirtmişti.

16 – Quentin Tarantino – True Romance (1993) / Natural Born Killers (1994)

Normalde bir yönetmenin tek bir senaryosunu listeye alıyorum ama bu sefer durum değişik. Quentin Tarantino’nun, kendi çekeceği filmlere kaynak yaratmak üzere sattığı bu iki senaryo, aslında uzun bir senaryonun ikiye bölünmüş hali. Quentin Tarantino, ilk dönemlerinde yanında yer alan dostu Roger Avary ile birlikte yazdığı uzunca senaryonun bi kısmı olan True Romance’ı, 50.000 dolara Tony Scott’a satmıştı. Bu bedel, Amerikan Yazarlar Birliği tarafından belirtilen kanunlara göre, alınabilecek en düşük bedeldi ve Tarantino’nun filmini bu kadar ucuza satmasının nedeni, ilk filmi Reservoir Dogs için bir an önce bütçe sağlamak istemesiydi.Tarantino senaryoyu sattıktan sonra filmin setine hiç uğramadı. Tony Scott ise filmde fazla değişiklik yapmamıştı. Sadece Tarantino’nun meşhur kurgu oyunlarından filmi arındırıp, düz bir kurgu haline getirmişti.

Aynı dönemlerde Tarantino’nun sattığı bir diğer senaryo ise Natural Born Killers adını taşıyordu. Ancak bu senaryo, Tarantino ve filmin yönetmeni Oliver Stone’u kanlı bıçaklı hale getirecekti. 1993 yılında Heaven & Earth ile gişede bozguna uğrayan Stone ise, Natural Born Killers senaryosunu kurtarıcı olarak görmüş ve daha fazla seyirci çekmesi için üzerinde oynamalar yapmaya başlamıştı bile. Filmin geldiği hali hiç beğenmeyen Tarantino, Oliver Stone ile büyük anlaşmazlıklar yaşamıştı. Hatta o dönem filmde oynaması için teklif alan Tim Roth ve Steve Buscemi gibi isimlere “bu filmde oynamayı kabul ederseniz bir daha benim filmlerimde hiç oynamayın” diyerek gönül koymuş ve oyuncuların teklifleri reddetmesini sağlamıştı. Yapılan bunca oylamadan sonra, 13 milyon dolara mal olan True Romance gişede neredeyse maliyetini anca çıkartmışken, Stone’un ticari dokunuşları işe yaramış ve 34 milyon dolar bütçeli Natural Born Killers epey kara geçen filmlerden olmuştu.

17 – Lars Von Trier – Dear Wendy (2005)

Lars Von Trier, hemen her filmiyle sansasyon yaratmayı becerebilen bir yönetmen. Haliyle senaryosunu yazdığı bir filmin büyük tartışmaları beraberinde getirmesi beklenebilirdi, ama öyle olmadı. Dogma akımının belki de en iyi filmi olan Festen’i (1998) yöneten Thomas Vinterberg’e emanet olan filmde, sıradan hayatlar sürerken birden silahla tanışan ve hayatları değişen, mertlikleri bozulan gençlerin öyküsü anlatılıyor. Silah karşıtı olarak da adlandırılan film, Trier hayranlarının çoğunu tatmin eden bir film olarak anılıyor.

18 – Yavuz Turgul – Züğürt Ağa (1985)

Tosun Paşa, Sultan, Banker Bilo, Çiçek Abbas. Genellikle komik filmler yazarak sinema yaşantısına başlayan Yavuz Turgul, en dramatik filminde bile bir iki espriyle seyircisini dağıtmayı başarıyordu (Sultan filminde Bulut Aras’ın Babaaaa çığlıklarıyla isyan ettiği sahneyi hatırlayalım). Fahriye Abla filmi ile yönetmenlik kariyerine de başlayan Yavuz Turgul, bir sene sonra bir başka senaryosunu daha farklı bir yönetmene emanet ediyordu. Nesli Çölgeçen imzasıyla izlediğimiz Züğürt Ağa, Turgul’un önceki birçok filminin aksine, komik paketinin altında müthiş bir sosyal tespit ve dram barındırıyordu. Haraptar köyünün ağası, köylüsünün sıkıntılarına rağmen görece rahat bir yaşam sürmektedir. Köylüler ise sadece ağanın güreş maçları sonrası verdiği ziyafetlerle rahat nefes alabilmektedir. Derken bir gün uyanık bir maraba, diğer köylülerin “aklını açar” ve köylü ağaya ait bütün ürünleri iç eder. Aksilikleri üst üste yaşayan ağa, çareyi tası tarağı toplayıp şehre taşınmakta bulur. Kırsal kesimde gücü çok fazla olan bir ağanın, İstanbul’a gelip tel tel dökülmesini anlatan Züğürt Ağa, Türk sinemasında eşine az rastlanır seyirliklerden. Çoğu izleyici için “domatiss” söylemi veya “karı isterem karı” gibi repliklerle hatırlanan film, aslında bunların çok daha fazlasını içermekte.

19 – Ümit Ünal – Arkadaşım Şeytan (1988)

Bugünün yetkin ve aktif yönetmenlerinden Ümit Ünal, 1986 yılında, henüz 21 yaşındayken adını ilk kez bir filmin senaryo künyesine yazdırmıştı. Üstelik büyük usta Ertem Eğilmez’in yanında. Şener Şen ve Uğur Yücel’li Milyarder sonrası Halit Refiğ ve Atıf Yılmaz gibi isimlere senaryo yazmaya devam eden Ümit Ünal, 1988 yılında Atıf Yılmaz’la ikinci birlikteliğini fantastik bir şekilde, Arkadaşım Şeytan filmiyle gerçekleştiriyordu. Müzikte başarı için ruhunu şeytana satan bir müzisyeni, ve insanların yaptıkları karşısında yetersiz kalmaya başlayan bir şeytanı ihtiva eden film, sinemamızda pek fazla rastlamadığımız türden bir fantastik komediydi. Kadrosunda Ali Poyrazoğlu, Mahzar-Fuat-Özkan ve Yaprak Özdemiroğlu gibi isimleri barındıran yapıt, Şeytan’ın Sultanahmet Köftecisi’nde karnını doyurduğu yegane film olma özelliğini koruyan müthiş keyifli bir seyirlik.

20 – Andy & Lana Wachowski – V For Vendetta (2006)

1999 yılında The Matrix ile dünyayı sallayan Wachowski kardeşler, Matrix serisinin ikinci ve üçüncü filmleriyle beklenen etkiyi yaratamamışlardı. İkiliyi “Matrix yönetmenleri”nden ibaret olmaktan kurtaran film ise, senaryosunu yazdıkları bir film oluyordu. Matrix filmlerinde yönetmen yardımcılığı yapan James McTeigue’nin yönettiği V For Vendetta, dünya çapında en az The Matrix kadar etkiye haiz oluyordu. Alan Moore’un yazdığı aynı isimli çizgi romandan uyarlanan film, sistem eleştirisinde bulunan yapısı ve anarşizme göz kırpan cümleleri ile, birçok gencin avatarına, iletilerine, hatta defterlerine sirayet ediyordu. Kişisel olarak b sınıfı bir yönetmenliğe ve derinlikten yoksun bir senaryoya sahip olduğunu düşündüğüm film, bu fikrimi yüksek sesle söylemekten çekinmemi sağlayacak kadar da azılı fanatiklere sahipti.

Ayrıca:

Listenin dışında da olsa, tarihteki önemli emanetlerin bir kısmına değinmek lazım. Stanley Kubrick’in yaşamında başlayamadığı, ancak ölümünden sonra Steven Spielberg’e nasip olan Artificial Intelligence (2001) bunların en meşhuru olsa gerek. Ayrıca Buster Keaton’ın Marx biraderlerle beraber yazıp jenerikte ismini sakındığı A Night at the Opera (1935), Dario Argento ve Bernardo Bertolucci gibi iki efsanenin hikayesine katkı verdiği Once Upon a Time in the West (1968), Orson Welles’in hikayesine dayanan Charlie Chaplin filmi Monsieur Verdoux (1947), Luis Bunuel’in gizli senaristlerinden olduğu, Metallica’nın One klibinde de görüntülerini izlediğimiz Johnny Got His Gun (1971) ve yakın dönemde M. Night Shyamalan’ın bir öyküsünden uyarlandığını gördüğümüz Devil (2010) emanet sayılabilecek senaryoya verilebilecek örneklerden.

kategori:
seçki

ilgili