Young Adult: Öykünen Hayatlara Kör Gözlerle Bakamayış

Jason Reitman ve Diablo Cody’yi ikinci kez bir araya getiren Young Adult bu ikilinin önceki işinden ötürü (Juno), adıyla ve kısa konusuyla dikkat çeken bir yapımdı. Daha gösterime girmeden...

Jason Reitman ve Diablo Cody’yi ikinci kez bir araya getiren Young Adult bu ikilinin önceki işinden ötürü (Juno), adıyla ve kısa konusuyla dikkat çeken bir yapımdı. Daha gösterime girmeden başrol oyuncusu Charlize Theron’a en iyi kadın dalında bolca ödül getirmesine neredeyse kesin gözüyle bakılan film Altın Küre haricinde (O da sadece en iyi kadın oyuncu dalında Charlize Theron) büyük ödül törenlerinde adaylık bile elde edemedi.

Boşanmış, gölge yazar mahiyetinde genç yetişkin-ergen kitapları yazan (beyaz dizileri oldukça andıran) bir yazar olan Mavis Gary (Charlize Theron) hayatında hiçbir şeyden zevk alamamaktadır. Sürekli bir tatminsizlik duygusu ve depresyon halindeki yaşantısından bir gün e-postasına düşen bir bebek fotoğrafıyla çıkması gerektiğine karar verir. Hayatının anlamını geri kazandıracağını düşündüğü evlenmiş ve yenice bebek sahibi olmuş lise aşkını (Patrick Wilson) geri kazanma amacıyla memleketine döner.

Kopmuş bağlar, yabancılaşma, geçmişteki çözülmemiş sorunlar ve kıskançlık konusu üzerine gitmeyi tercih eden filmin ilk bakışta oldukça antipatik bir kahramanı(?) olduğu göze çarpıyor. Yani evli bir adamı ayartmaya çalışacak her türden karakter böyle gelecektir izleyiciye. Üstelik bunu sadece kendi tatminsizliğini gidermek ve bir parça mutluluk bulabilmek adına yapması olayı tamamen farklı bir noktaya oturtuyor. Başından böyle çetin bir durumu kabul eden yönetmen ve senarist bunun ötesine geçebilecek, bize bunun mantıklı olabileceğini gösterecek en ufak bir şey göstermiyor. Tam tersine her şeyi bilinmez bir kutu içine koyup, benim içimde neler var ama siz bilmiyorsunuz gibi garip bir hava içine sokuyor. Öyle ki filmin son sahnelerine değin “Niye?” hakkında en ufak bir fikrimiz olmuyor. Mavis’in takıntısının altında yatan nedeni bir türlü anlayamıyoruz. Anladığımızda ise çoktan geri dönül-e-mez bir noktaya ulaşmış oluyoruz.

Tüm bunları bilinçli bir seçimlilikle önümüze serdiğini kanıtlayan mutfaktaki muhabbet ise yaşananların tuzu biberi oluyor. Filmin ilginç olmanın da ötesinde belkemiği olan o sondaki sahne ise tatmin etmekten çok uzak bir şekilde gerçekleşiyor. Bir defa olayın tamamen dışında olan Sandra (Gay sanılan kötürüm Matt’in kız kardeşi) bu türden bir konuşma için çok yanlış bir tercih. Sadece bir defa kek yapıp Mavis’e götürmekle arasında bağ kurduğunu düşünen Sandra’nın söyledikleri fazlasıyla büyük kaçıyor. Söyleyenden bağımsız içeriğe baktığımda etrafımızdaki iç çektiricilere bakışımızın çok güzel bir özeti görülebiliyor.

Ulaşılması güç, kendisine bile gerçekleri anlatmaktan imtina eden bir başkarakteri barındırmak bazı durumlarda gerekli olabilir. Yönetmen ve senaristin tercihlerini tartışacak değilim; neticelerini ise tartışabilirim. İçine almayan yapısı bir yana film ortada kabak gibi duran zıtlıkları ve iletişimsizlikleri ne dram ne de komedi haline getiriyor. Yani ortada şöyle bir sorun oluşuyor: film izleyiciyi dışlıyor, güldürmüyor veya ağlatmıyor ve hatta sıkmayı tercih ediyor. Açık bir şekilde yalnızca düşündürmeyi amaçlıyor. Düşündürmeyi amaçladığı şey ne? Yalnızlık, tatminsizlik, geçmişte takılı kalmak, aile bağları, aşk, mutluluk, evlilik ve bunun gibi birkaç konu başlığı daha. Amaçladığı şeyin yakınından geçebiliyor mu peki? İşte orada kocaman bir problem var, beceremiyor. Çünkü sorunları reddetmenin sorunlarla uğraşmak ve çözüm aramaktan daha kolay olduğunu, uğraşmak istenilirse çözüm bulunamayacağını, değişimin yarardan çok zarar getirdiğini, kimsenin kimseyi anlayamayacağını, hayata bir şekilde devam etmenin boş vermişlik ve reddetme yoluyla gerçek olmasa bile bir tür “mutluluğun” gelebileceğini iddia ediyor.

Ortada yaman bir çelişki olduğu konusunda sonuna kadar haklısınız. Filmin ortasından itibaren çöreklenen tatminsizlik ve sıkıntının altında zaten bu çelişki yatıyor. Bir nevi beyaz dizileri andırıyor işte tüm sebeplerden ötürü.

Zamanında Thank You For Smoking ile çok farklı bir tat yakalayan Reitman’ı Juno ile “garip” bulmuştum. Daha sonra çektiği Up in The Air (Aklı Havada) ile yeniden rayına girmiş görmüştüm. Lakin kendisi bir ters bir düz ilerlemeye kararlı gibi görünüyor. Buradan hareketle şunu söylemek mümkün sanırım, Diablo Cody benim gibi izleyicilere hitap etmiyor. Bir dahaki sefere bu konuda çok daha seçici olacağıma artık eminim.

Son olarak Charlize Theron… Kendisinin pek hayranı sayılmam. Seksi veya çekici bulanlardan değilim. Güzel bir kadın olduğunu ise inkâr edecek olsam taş olurum. Artık hiç kimsenin yetenekli bir aktris olduğu konusunda da şüphesi yoktur eminim fakat hala kendini kanıtlamaya ihtiyacı varmış gibi görünüyor. Yakın zamanda oynadığı roller hep içten içe sorunlu, bozulmuş karakterler oluyor. Bu filmden önceki iki filmi The Burning Plain ve The Road buna çok güzel iki örnek. The Road’ı görmezden gelsek bile bu film ile The Burning Plain arasında çok büyük bir benzerlik var diyebilirim.

Filmin müziklerine değinmeden olmaz. Anlatılmak istenene fazlasıyla katkı yapan müzikler, tek kelimeyle müthiş. Bu konuda sitemiz yazarlarından Ijon Tichy’nin yazdığı yazıya da bakmanızı öneririm. (bakınız)

Filme şans verip vermemek size kalmış. Gerçekten izleyecek hiçbir şey bulamıyorsanız, tatminsizliğinize çözümsüzlük arıyorsanız o zaman buyurun şans tanıyın. İyi seyirler.

kategori:
izlenim

ilgili