Kategoriler
haber

Brad Pitt Direksiyona Geçiyor

Oscar ödüllü aktör Brad Pitt, araba yarışlarını konu edinen ve henüz ismi belli olmayan filmin başrolünde yer alacak. Filmin yönetmenlik koltuğunda ise son olarak Top Gun: Maverick filmini çeken Joseph Kosinski oturacak. Filmin yapımcıları arasında Hollywood’un birçok  büyük bütçeli gişe filminde imzası bulunan Jerry Bruckheimer da var. Senaryoyu Ehren Kruger kaleme alacak.

Filmin konusuyla alakalı ayrıntılar henüz basınla paylaşılmamış olsa da filmin Formula 1 pistlerinde geçebileceği söyleniyor. Hatta şampiyon Formula 1 pilotu Lewis Hamilton’ın da filmde yer alacağına dair söylentiler var. Ancak ünlü pilotun filmde yapımcı olarak mı yer alacağı yoksa oyuncu kadrosuna mı dahil olacağı henüz bilinmiyor. Filmin dağıtım ve yayın hakları için ise tabir-i caizse tam bir meydan muharebesi var. Paramount başta olmak üzere MGM, Sony, Universal, Disney, Netflix, Apple, Amazon gibi dev film şirketleri, filmin haklarını satın alabilmek için görüşmelere başladı. Formula 1 rekabetini konu edinen 2013 tarihli Rush filminin hem seyircilerden hem de eleştirmenlerden gördüğü büyük ilgiyi ve Formula 1 organizasyonunun NASCAR sevdalısı ABD’de eskiye kıyasla çok daha popüler olmasını göz önünde bulundurunca, stüdyoların filme olan bu yoğun ilgisini anlamak mümkün.

Kategoriler
haber

Ricky Gervais’den Türk ve Alman Oyuncularla Dizi

Günümüzün işinde en başarılı komedyenlerinden ve TV yapımcılarından Ricky Gervais, Greenlight–German Genius isimli 8 bölümlük dizi için çalışmalara başladı.

Gervais’in 2019 yılında lübnan kökenli alman komedyen Kida Ramadan ile tweet’leşmesiyle başlayan ve gelişen olaylar, biraz değiştirilerek ekranlara taşınacak.

Ricky Gervais, Kida Ramadan’ı 4 Blocks’taki Tony Hamady karakterini izlemiş ve bir tweet’le kutlamıştı. Ramadan, bu tweet’ten yola çıkarak “Gervais’i Extras’ın alman versiyonunu çekmeye ikna etsem neler yaşanır” diye bir senaryo yazdı ve Gervais’e de kabul ettirdi.

Yapımcıları arasında Cüneyt Kaya’nın da bulurduğu 8 bölümlük dizide Detlev Buck, Frederick Lau, Tom Schilling, Veysel Gelin, Wim Wenders, Volker Schlöndorff yer alacak.

Kategoriler
haber

The Tragedy of Macbeth Fragmanı ve Bilgileri

Joel Coen’in kardeşi olmadan çektiği Shakespeare uyarlaması The Tragedy of Macbeth, ilgi çekici fragmanıyla karşımızda…

Yönetmen: İlk kez kardeşi Ethan olmadan kamera arkasına geçen Joel Coen
Oyuncular: Denzel Washington, Frances McDormand, Corey Hawkins, Brendan Gleeson, Harry Melling
Konu: Shakespeare klasiğinin siyah-beyaz ve karanlık bir uyarlaması… Zaten konusu itibariyle karanlık bir oyun olan Macbeth’in Joel Coen’in elinde ne hale geldiği haliyle merak konusu… New York Film Festivali’ndeki ilk gösterimi çok iyi eleştiriler almıştı…
Gösterim: Film ABD’de 25 Aralık’ta sinemalarda gösterimde olacak. Apple TV+ ise 14 Ocak 2022’de filmi listesine alacak.

Kategoriler
haber

Benedict Cumberbatch: Çenenizi Kapatın, Kadınları Dinleyin

Benedict Cumberbatch, son filmi The Power of the Dog röportajlarında eserin değindiği konular hakkında da konuştu. Filmde, etrafındaki insanlara ve kadınlara kötü davranan Phil Burbank karakterini oynayan Cumberbatch, toksik kişilikler hakkında görüşlerini belirtti:

“Erkeklerin davranışlarını düzeltmeliyiz. Erkek davranışlarının arkasındaki mekanikleri açıklıkla ele almalıyız. Statükonun ve patriyarkın yetersizliğini işaret edebildiğimiz bir noktaya geldik. Konu nihayet her zamankinden daha önemli hale geldi.”

“Genel olarak kadınlar bu konuları tartışmaya başladığında, hemen ardından isyan ve inkar geliyor. “Bütün erkekler öyle değil” diye çocukça bir savunma pozisyonu alınıyor. Hayır, erkekler olarak susmalı ve kadınları dinlemeliyiz. İnkar, sorunları çözmüyor”

“Baskıcı davranışların nedenlerini araştırmalı ve erkekleri düzeltmeliyiz. Tacizler konusunda hala yeterli bilgiye sahip olduğumuzu düşünmüyorum. Kadınların yaşadıkları ortaya çıkanlardan çok daha fazla”

Kategoriler
haber

Kuzey Kore’de Squid Game Paniği ve Sert Önlemleri

Güney ve Kuzey Kore arasındaki sert rekabet son yıllarda kültürel seviyede ilerliyor. Güney Kore’nin dünyada büyük beğeni toplayan müzik gruplarına, sinemasına ve dizilerine karşı sert önlemler alan Kuzey Kore, çoğu zaman kantarın topuzunu da kaçırıyor.

Henüz doğrulanmayan iddialara göre, ülkede USB’lerle yayılan Squid Game, birçok kişinin ağır cezalar almasına da yol açıyor. İddialara göre sınırdan dizinin bir kopyasını geçirmek isteyen bir genç, yakalanarak ölüm cezasına çarptırılmış. Diziyi arkadaşlarına izleten 5 gencin ise ömür boyu hapisle cezalandırıldığı iddia ediliyor.

Haberler, uçuk gelse de Kuzey Kore yönetiminin 2020’nin Aralık ayında ölüm cezalarını da içeren bir sansür yasası çıkardığı biliniyor. Hatta Kuzey Kore yönetimi bu yasayla övünüyor. Yönetim çıkardığı yasayla, öğretmenlere de çocukları kontrol etmesini ve ailelerinin ne yaptıklarını anlatmaları için ağız aramalarını öneriyor. Çocukların Squid Game veya diğer yabancı içerikleri izlediğini anlayan öğretmenler, ihbarda bulunmazsa ağır cezalar.

Kuzey Kore’nin benzer yaptırımları BTS gibi müzik gruplarına da uyguladığı biliniyor.

Kategoriler
haber

Netflix’ten Gorillaz Animasyonu Geliyor

Netflix, müzik dünyasında birçok ilke imza atan ve birçok türün yönünü değiştiren Gorillaz hakkında bir animasyon film hazırlıyor.

1998’de Blur solisti Damon Albarn ve çizer Jamie Hewlett’ın ortak projesi olarak ortaya çıkan grup, müzik dünyasını derinden etkilemişti.

Film hakkında Netflix’ten bir açıklama olmasa da Albarn’ın sosyal medya mesajları projeyi açık etti:

“Şu anda Netflix’teyim ve uzun metrajlı bir film için çalışıyoruz. Malibu’da bir senaryo seansı gerçekleştirdik. Çok heyecan verici… Uzun süredir istediğimiz bir şeydi.”

Kategoriler
haber

Amazon, Mass Effect Dizisi Peşinde

Amazon, bilim-kurgu ve fantastik evrenlere yaptığı yatırımları sürdürüyor. Son olarak The Wheel of Time’ı yayına sokan, Lord of the Rings için gün sayan platform, yeni diziler de peşinde…

Amazon Studios’un başındaki isim Jennifer Salke, yeni diziler için çalışmalarını sürdürdüklerini açıkladı:

“Bizi özellikle bilim-kurgu ve fantezi türlerinin birçok evrenine yatırım yaparken görmeye devam edeceksiniz. Sadece bu türe odaklı bir ekibimiz var ve sahada görüşmeleri sürdürüyor.”

Bu çalışmalarda ilk hedefin ise Bioware ve EA’in efsaneleşmiş oyunu Mass Effect olduğu belirtiliyor.
10 yıl önce yayınlanan ve bugüne kadar 3 oyun ve spin-off’larla devam eden öykünün her açıdan TV dizisine uyarlanmaya uygun olduğu söylenebilir.

Kategoriler
haber

Ridley Scott: Alien ve Blade Runner Dizileri Hazırlanıyor

Ridley Scott, Noah Hawley’nin TV dizisi olarak ekranlara taşıyacağı Alien’dan sonra Blade Runner’ın da hazırlıklarının sürdürdüğünü pek ayrıntı vermeden açıkladı:

“Blade Runner dizisinin pilot bölümünü ve dizinin ana hatlarını belirleyecek bölümlerini yazdık. Blade Runner’ı 10 bölümle başlayacak bir TV dizisi olarak ele alacağız”

Dizinin ilk film ve orijinal materyal üzerinden mi ilerleyeceği, yoksa Blade Runner 2049’dan sonrasını mı ele alacağı ise belirsiz.

Kategoriler
haber

Eddie Redmayne: The Danish Girl’de Bugün Oynamazdım

Sunday Times’a verdiği röportajda kendisine oscar adaylığı getiren The Danish Girl hakkında konuşan Redmayne, bugün olsa rolü kabul etmeyeceğini söyledi.

Filmde trans ressam Lili Elbe’yi oynayan Redmayne o günlerde trans kadınların yaşadıkları konusunda yeterli bilgisi olmadığını söyledi:

“Bugün olsa teklifi düşünmeden reddederdim. İyi niyetle Lili Elbe karakterini oynadım ama bir hata yaptım. O dönemde bu konular pek tartışılmıyordu. Trans insanların dışlandığı bir iş ortamında, onlara hiç şans verilmeden bu rolü almak düşüncesizlikti. Konu bir karakteri en iyi kimin oynayacağı değil, trans bir insanı oynamak için bile trans oyunculara şans tanınmaması”

Redmayne’in rol arkadaşı Alicia Vikander de ağustos ayında yaptığı açıklamada benzer duygular yaşadığını açıklamıştı:

“Filme yapılan eleştirileri anlayabiliyorum. Bu eleştiriler hepimiz için öğretici oluyor.”

Kategoriler
izlenim

Tepenin Ardı: Şovenizm ve Olmayan Düşmanlık Üzerine

2010’lar Türkiye Sineması düşünüldüğünde hiç kuşkusuz aklımıza gelebilecek ilk yönetmenlerden biridir Emin Alper. Bu yazımızda inceleyeceğimiz filmi olan Tepenin Ardı ile Berlin Film Festivali’nde Belirli Bir Bakış ödülünün sahibi olacak olan Alper, ulusal – uluslararası alanda tanındı. 2015’te çektiği ve yine çokça ses getiren Abluka ve 2019 yapımı olan Kız Kardeşler ile de artık rüştünü
tam anlamıyla ispatlayan bir yönetmen oldu.

Etrafı dağlar, tepelerle çevrili olan bir köyde baba ziyaretine gelen Nusret ve oğullarının büyükbaba Faik ile geçirdikleri birkaç güne odaklandığımız Tepenin Ardı bize tam anlamıyla günümüzde geçerliliğini koruyan bir Türkiye alegorisi sunuyor. Filmde 3 farklı jenerasyondan karakter bulunmakta. Dede Faik 12 Eylül öncesi ve 60’lar ile 70’lerin Anadolu insanını sembolize ediyor. O dönemlerde ülke olarak yaşanan tüm olumsuzlukları görmüş ancak bunlara artık göğüs geremeyecek derecede sinirli, ırkçı ve şövenist bir dünya görüşüne sahip olan Faik’in oğlu Nusret de 12 Eylül’ün hemen öncesinde ve sonrasında doğup aileleri tarafından huya suya dokunmayacak şekilde apolitik yetiştirilen jenerasyonu temsil ediyor. Dünyadan bir haber olan Nusret’in kendi içinde de bu yaşanmamışlıklardan mütevellit çektiği bir duygu açlığı var ve bunun en çok olanının da filmi izlerken elbette cinsellik olduğunu görüyoruz.

Şimdi gelelim en önemli karakter olan Zafer’e. Zafer de aslında babasının devam jenerasyonu gibi apolitik yetiştirilen neslin bir üyesi ancak o askerlikten dolayı çekmekte olduğu psikolojik ağırlıklı rahatsızlıklarıyla mücadele ediyor veya edemiyor. Zafer karakteri filmde tam olarak 90’ları temsil ediyor. Şizofren olduğunu gördüğümüz Zafer’in görmekte olduğu yakılan köy halisünasyonları, sözde eski asker arkadaşlarıyla operasyon konuşmaları gibi anlar da bu tezimizi destekler nitelikte…

Şimdi artık burada başlıkta da görmüş olduğumuz, filmin karakterlerine de hakim olan şövenizm kavramına gelebiliriz. Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim sistemi ve alt sınıf aile yaşantısında çok önemli bir yer tutar şövenizm kavramı. Özellikle Köy Enstitüleri’nin kapatılmasından sonra tamamen bu ideolojiye dayalı olarak yoluna devam eden eğitim sistemi, 80’lerden sonraki ilkokul çocuklarına tarihin başlangıcı olarak Anadolu’ya ilk Türk devletlerinin girişini aldı. Selçuklu & Anadolu Selçuklu Devleti, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi olmak üzere bu başlıklar tamamen şövenist bir bakış açısıyla anlatıldı çocuklara hayat bilgisi ve tarih derslerinde… Bu başlıklardan da tahmin edileceği üzere benim de içinde bulunduğum ve önceki jenerasyonlar hep önce şahlanan, 7 düvele haddini bildiren, bu yüzden sürekli iç ve dış hayali düşmanlarla uğraşan yüce Türk ırkının tarihine şahit olduk ve okuduk. Kuruluş, yükseliş, çöküş ve sonra yeniden kuruluş, yükseliş çöküş olarak bir kısır döngüde devam eden bu tarih anlatımı insanlar üzerinde çocuk yaşlardan itibaren filmde çok gördüğümüz düşman yaratma ihtiyacına ve içten içe yükselen bir ırkçılığa ön ayak oldu.

Filmde sürekli dede Faik’in sözüm ona kendine ait arazisine başka köylüler giriyor, onun yemeğini, hayvanlarını çalıyorlar veya onları öldürüyorlardı. Buna müteakip Faik de kendince savunma sistemini kurarak omzunda tüfeği ile bu hayali düşman olan köylülerle savaşıyor. Arada bir gidiyor film boyunca görmediğimiz çünkü aslında var olmayan düşman köylülerin hayvanlarını öldürüyor Faik. Bu düzlemde ilerlemekte olan hikaye Zafer’in erkek kardeşi Caner’in de, hayvan sürülerini gezdiren Süleyman’a da köylü ve Kürt olmasından dolayı sürekli uzak davranması, köpeğini öldürmesi de Türkiye’nin azınlık politikasının bir yansıması olarak gözümüze çarpıyor. Filmin en önemli taraflarından biri de kesinlikle mekan seçimi. Etrafı dağlar tepelerle çevrili bir köyün seçilmiş olması da milliyetçi – şoven dilde hakim olan 3 tarafı deniz, 4 tarafı da düşmanlarla çevrili Türkiye söyleminin bir metaforu… Finalde ise arka fonda çalmakta olan askeri marş eşliğinde Dede Faik, Nusret, oğulları hep birlikte silahlanıp tepe tırmanmaya başlıyorlar ve ekran kararıyor. Türkiye’nin bu kısır döngüde devam ettiğinin, edeceğinin bir yansıması olarak yüzümüze çarpıyor tüm bu gerçeği Emin Alper.

Kategoriler
izlenim

A Nightmare on Elm Street: Bir Korku Filminin Arkasındaki Gerçekler

Korku Filminden Zengin Olmak

Korku sineması denildiğinde aklımıza gelen en önemli filmlerden biri de A Nightmare on Elm Street’tir. Film her ne kadar eğlencelik bir film olarak ortaya çıksa da, arka planındaki çıkış hikayesi ve göndermeleri farklı bir yerde durmasına yol açar. Bu unsurlar nedeniyle filmi olmasa bile, filmin arkasındaki seçimleri irdelemek düşündürücü olabilir.

Wes Craven genç bir sinemacıyken VHS kasetleri pazarlayan Robert Shaye ile tanışır. Shaye uzun yıllar B filmlerini bir işportacı gibi farklı üniversiteler ya da etkinlik merkezlerine kiralar. Ancak kendi filmini çekmek istemektedir. Bu yüzden de New Line’ı kurar. Şu an akıllara dev yapım şirketlerinden biri olarak kazınsa da, başarısını A Nightmare on Elm Street’e borçludur. Çünkü A Nightmare on Elm Street filmleri o kadar başarı elde eder ki, farklı türlere de girmek için cesaretleri olur. Tabii Wes Craven ile ilk tanıştıklarında ellerinde hiçbir şey yoktur. Bu yüzden de onunla çalışmak istediğini söyler. Wes Craven senelerce bu filmi satmaya çalışsa da kimse yanaşmamıştır. Yapım konusunda bu tecrübesiz adamla bir maceraya atılır. Sonunun başarıyla bittiğini hepimiz biliyoruz.

Gerçek Hayatın Kabusları

Peki Wes Craven’ı bu filmi çekmeye iten sebepler nelerdir? Bunların başında Kamboçya’daki olaylar zinciri yer alır. Çocuklar uykularında korkudan ölüyor haberleri çıkmıştır. O dönemde ise Kızıl Khmer’lerin katliam dolu yılları yaşanmaktadır. Çocukların korkudan ve açlıktan ölecek noktaya gelmeleri içler acısıdır. Elm Sokağı Kabusları ne kadar eğlenceli bir korku filmi olarak karşımıza çıksa da, iç savaşın korkunç yüzünden ortaya çıkan bir hikayedir. Ölüm korkusuyla yaşayan gerçek insanların hikayesinden fantastik bir hikayeye dönüşür.

Öte yandan Wes Craven detayları farklı konulardan seçer. Bunlardan biri aslında sokaktaki ayyaşlar ve evsizlerdir. Freddy Krueger’ın giydiği çizgili kazak, aslında o dönemde ayyaşların, evsizlerin üstlerinde bulunan bir ayrıntıdır. Toplumun dışlanmış insanları, diğer insanlara korku figürü olarak görünürler. Özellikle ailelerin sıkıntıdan, dertten hayattan soyutlanmış bu insanlara karşı yaklaşımları, başarısız insanlara karşı toplumun nefretini temsil eder. Freddy de dışlanmış o insanlardan biridir. Kendine has bir espri anlayışı olsa da, ağır bir dramın içinden çıkan sorunlu bir karakterdir.

Freddy ismi ise ilginç bir şekilde Wes Craven’ın hiç düşünmeden filme dahil ettiği bir isimdir. Çünkü çocukken ona zorbalık yapan çocuğun adı da Freddy’dir. Bir anlamda yönetmen geçmişteki korku figürlerini kendi filmine dahil etmesini bilir. Hatta okulda ona karabasan gibi çöken bir karakterin eylemlerini, filmin belkemiği olarak inşa eder.

Devrimci Bir Korku Filmi

Filmin içerisindeki kimi göndermeler de gözlerden kaçmaz. Ünlü oyuncu Johnny Depp’in canlandırdığı karakterin öldüğü sahnede yataktan dışarı şelale gibi fışkıran kan banyosunu andıran sahne, Stanley Kubrick’in The Shining’e göndermeden başka bir şey değildir. Wes Craven’ın o filme karşı ayrı bir hayranlığı vardır. Bu yüzden de bu göndermeyi yapmaktan çekinmez.

Yataktan tavana doğru fışkıran kanlı fiskiye filmde tavana doğru akmaktadır. Bu sahnenin yapımının da Amerikan korku sinemasında çok devrimci bir hareket olduğunu hatırlatmak isterim. Çünkü set bu sahne için ters çevrilir. Hatta filmdeki ilk ölüm sahnesini de aynı teknikle yaparak tüm seti tersyüz ederler. Tüm dekorları düşmesin diye tavana çivilerler. Böylece dönemin şartlarına göre son derece beklenmedik sahneler yaratmayı başarırlar. Günümüzde ve bu filmden sonraki dönemde bu tekniği çokça film denemiştir. Bu yüzden de A Nightmare on Elm Street’in bu konuda öncü olduğunu söyleyebiliriz.

Kategoriler
izlenim

Spencer: Kabusun İçindeki Yalnızlık

Diana’nın Kaybolan Özgürlüğü…

İlk olarak bu yıl Venedik Film Festivali’nde görücüye çıkan Spencer, izleyiciler ve eleştirmenler tarafından övgüyle karşılanmıştı. Özellikle de Kristen Stewart’ın oyunculuğu önplana çıkarılarak bu yılın Oscar yarışlarında en iyi kadın oyuncu kategorisinde favori haline gelmesine neden olmuştu. Peki Twilight sonrası çok fazla eleştirilenmesine rağmen, kariyerine farklı filmlerle devam ederek ödüllük bir oyuncu haline gelen Stewart gerçekten de bu söylenenleri hak ediyor muydu? İlk elden filmin belki de en dikkat çeken noktasına değinelim.

Pablo Larrain filmlerini düşündüğümüzde biyografik filmler öne çıkıyor. Özellikle bu filmden önceki dönemde çektiği “Nebula” ve “Jackie” bu açıdan önemli örnekler olarak dikkate alınabilir. İkisi de karakteristik ve yapı bozumcu biyografik filmler olarak değerlendirilebilir. Spencer bu noktada iki filmden de ayrılıyor. Nebula’da aynı isimli şairin baskıcı rejimden kaçış hikayesini izlerken, aslında yaşadığı bir dönemi ve polisiyeyi andıran kaybolma sürecine kafa yoruluyordu. Yani hayatının bir dönemine bu filmin ışık tuttuğunu söyleyebiliriz.

Jackie ise tamamen farklı bir uyarlamaydı. Kennedy suikastinin, yani tarihsel bir olayın yankıları eşinin gözünden aktarılırken, bir kadının travması çarpıcı olarak karşımıza çıkmıştı. Yine biyografik değeri çok önem kazanan bir olayın izlerini takip etmiştik. Bu bağlamda Spencer’ı Jackie filminden ayıran nokta, Lady Diana’nın yaşadıklarının tarihsel olarak çok da önemi olmayan bir olay üzerinden karşımıza sunulması diyerek bu filmi diğerlerinden ayrıştırabiliriz. Ancak benzerlik aramak istersek iki filmin başrolündeki kadının da yaşadıkları sancıları baz aldığını söyleyebiliriz. Spencer Diana’nın hayatını anlatmaktansa kraliyet ailesinin rutinin içinde kaybolmasını, silikleşmesini ve ona yüklenen soyluluk ritüellerinin ağır gelmesini izliyoruz. Diana bir anlamda kuralların içinde tükenmeye başlıyor.

 

İnsan Psikolojisinin Boşlukları…

Yeme bozuklukları, kendine zarar verme eğilimi ve intihara yatkın bir mizacın depresif ruh halinin etkileri, filmin atmosferine doğrudan etki ediyor. Her düşünce, her eylem aslında özgürleşme hasretiyle yanan Diana’nın sayıklamaları gibi. Kendi içindeki yardım çığlığını sessiz bir şekilde yapıyor. Yaşama sevincini hiçe sayan toplumsal baskı, onun istemdışı olarak da olsa kendi içinde dengesizliğe sebebiyet veriyor. Bir yandan dış dünyaya göstermesi gereken prenses rolü, diğer yandan kocası ve en çok da kraliçenin aile içi baskın rolü, Diana’nın kendi olma isteğini sis bulutunun içinde yitip gitmesine vesile oluyor.

İşte bu noktada Stewart’ın performansını değerlendirmek en doğrusu olur. Jackie’de Natalie Portman’ın Jackie’nin yapmacık hareketlerinden ilham alarak taklite kaçan yapmacık performansını düşündüğümüzde, aslında güçlü kadın gibi görünmeye çalışan, önemsenmek isteyen bir kadının kendi karanlığında narsistleşmesine tanık oluyorduk. Kristen Stewart ise rolüne en başta kendi dokunuşlarını koymak istemiş. ABD’li olmasından kaynaklı olarak İngiliz aksanını kendi özelliklerine göre yorumlamayı tercih etmiş. Bu yüzden de çoğu kişinin ayrıldığı nokta bu. Herkes Diana’nın birebir aynısını görmek isterken, Stewart kendince rolüne yorum katarak tarifi zor bir psikolojiyi çok iyi yönetiyor. Kimi zaman duran zamanın içinde acelesi olan bir kadınmışçasına, hızlı bir konuşmayla o andan sıyrılmak istiyor. Bazen de ritüellerin içinde haykırıp “Ben buradayım!’ tepkisini zihninde canlandırıyor. Larrain belli ki oyuncularını bu konuda özgürleşme anlamında serbest bırakmaya çalışıyor. Oyuncuları da kendi yorumlarını rahatça bize yansıtabiliyorlar. Stewart da karakterinin sivri uçlarını bu bağlamda mükemmele yakın bir özgünlükte seyirciye ulaştırmayı başarıyor.

Soyluların Arasındaki Hayaletler…

Pablo Larrain Spencer filminde karşımıza bir anti-biyografik film çıkarmaya çalışmış. Gerçeklerin birebir aynısını sunmak yerine, karakterler üzerinden bir hikaye kurmayı tercih etmiş. Psikolojinin diğer gerçeklerden daha önemli olduğunu ortaya koymak için de bu filmi bize sunmuş. İnsanın içindeki oluşan onlarca duyguyu, bir kozanın içinden bize gösterirken, ortaya gündüz düşleri çıkıyor. Ya da kabus mu demeliyiz? Çünkü travmaların sıkışmışlık üzerinden karşımıza çıkarttığı nokta şeffaflaşma oluyor. Yapmaktan hoşlanmadığı her şey karakterimize stres, yorgunlukluk, bitkinleşme ve uzaklaşma hissini yaratıyor. Hapishanedeki insanların yaşadıklarına benzer bir çaresizlik hissi, Diana’nın kendi içinde dışarı vuruluyor. Yeri gelince bir tepki olarak ya da imgelemeler vesilesiyle anlamında kazanarak açığa çıkıyor. Hayal ile gerçek arasında gidip gelen bir içten çürümeye tanıklık ediyoruz.

Diana özgürleşme isteğinin yanı sıra geçmiş ile olan bağlarını da kaybettiğini düşünüyor. Bu yüzden de eskiden yaşadığı eve gitmek istiyor. Orada huzuru bulmak istiyor. Ancak geçmişin güvenli suları, aslında çoktan çekilmiş ve geriye pek bir şey kalmamış. Orası artık anıların öldüğü bir harabeden başka bir şey değil. Bu yüzden de Diana tutunacak bir dal arıyor. Bu hayal kırıklığının üzerine eski bir ceket karakterimizin umudu oluyor. Bu ceket ona geçmişte özgür olduğu dönemi hatırlatıyor. Kirlenmiş, terk edilmiş ve kimsenin umurunda olmayan kendisini hatırlatıyor. Bu yüzden de ona karşı şevkatle sarılıyor.

Çocuklarıyla oyun oynadığı bir sahnede Diana’nın açık bir şekilde kendisi gibi yaşamak istediğini görüyoruz. Kraliyetin verdiği ünvanları temsil etmek yerine, bir birey olmayı hayal ediyor. Bu yüzden de kendi olabildiği tek yer çocuklarının yanı oluyor. Onların yanında gerçeğin içinde olmayı seviyor. Kurallara uymasa bile iyi bir anne olduğunu hissedebiliyoruz. Annesi ile kraliyet arasında sıkışan çocuklar ise çocuk ruhlu Diana’dan daha olgun davranarak sistemin parçası olduklarını benimsediklerini görüyoruz.

Kabusun İçinde Bir Masal Prensesi

Larrain’e göre Diana’nın bu kırılgan hali, psikolojik gerilimin kapılarını açıyor. Kraliyet ailelerini bir korku figürü gibi tasvir ederek filmin her anında tekinsizliğin ortaya çıkmasına neden oluyor. Örneğin kraliçenin bir sahnede Diana’ya verdiği cevap, ikili arasındaki tüm bağları anlamamıza yetiyor. Diana, Kraliçe’den biraz olsun sevgi isterken; bunu kendi sevgisini ifade ederek sunmaya çalışıyor. Ancak Kraliçe ise kurallara bağlı ve katı bir şekilde yetiştiği için sevgiden çok, bulunduğu makamın önemli olduğunu vurguluyor. Ülkesindeki en önemli kişinin kendisi olduğunu biliyor. Bu yüzden de sevginin sadece bir romantizm olduğu fikrini benimsediğini açıkça yüzümüze çarpıyor. Diana’nın sadece kukla olduğunun altını çizerek; “Basına verdiğin pozların bir önemli yok, çünkü ülkenin önemsediği tek şey paranın üzerindeki kendi resmi” olduğunu söylüyor. İnsani duyguların onlar için olmadığını ve misyonlarına sadık kalmanın önceliğini hissettiriyor.

Aslında her karakter bir sistemin parçasını oluşturuyor. Aşçılar her gün yemek yapma göreviyle uğraşırken, hizmetçiler kraliyetin sıradan işlerinin aksamamasına gayret ediyorlar. Yani hepsi işleyen bir makinenin parçaları gibi onlara biçilen rollerin peşinden sürüklenip duruyor. Diana bu sistemin parçası olmak istemiyor. Ondan ayrışmak istiyor. İşte bu yüzden de içindeki yalnızlığın kader mahkumu haline geliyor. Spencer da bu makinenin dişlileri arasında sıkışıp büzüşen bir kadını anlatmayı tercih ediyor.

Böylece her anı karamsar, düşünceler arasında boğulan, dengesizliğinin içinde anlam arayışına giren bir kadının hikayesini görüyoruz. Larrain ise kariyerindeki diğer filmler gibi yapımbozumcu üslubuna devam ederek, kurgu oyunları ve hayal sahneleriyle seyirciye benzersiz bir dünya kuruyor. Müziklerin içinize işleyen melodisi, üst düzey oyuncu performansları, teknik anlamda kusursuz ama bir yandan da kendi içinde stilize bir film karşımıza çıkıyor. Yılın sonuna yaklaştığımız şu günlerde belki de yılın en iyi filmi bizi karşılıyor. Öte yandan Diana’nın Kraliyet ile yaşadıklarını, Alice Harikalar Dünyası’na da benzetebiliriz. Aşçı, güvenlik görevlisi, giydiriciler ve diğer tüm piyonlar; Alice’in delikten içeriye girişiyle yaşadıklarına benzer akışta ilerliyor. Bu sebeple de Larrain filmine Diana’nın bir masal prensesini andırdığını söylediği sözlerle başlıyor.

Kategoriler
festival rotaları seçki

9. Boğaziçi Film Festivali’nin Ardından…

Pandeminin etkilediği sinema festivallerle nefes almaya çalışırken bu yılın önemli festivallerinden biri de Boğaziçi Film Festivali’ydi. Bu yıl çeşitli festivallerden yapılan uluslararası film yarışması seçkinin yanı sıra her zamanki gibi ulusal yarışma da festivalde yer aldı. Kısa filmler ve belgesellerle kendine has bir program oluşturuldu.

Açılış ve Kapanış Filmleri

Deset u Pola: Bu yılın belki de en keyifli filmi Tanovic’in filmiydi. Balkan köftecilerinin tatlı rekabeti seyirciyi yer yer kahkahalara iterken arkadaşlık, aile, aidiyet ve hayattaki önceliklerimiz üzerine beyin egzersizi yaptığımız bir yapım oldu. Muzip üslubuyla genel seyirciyi tatmin eden filmimiz, kendi çöplüğünde kral olmak mı, yoksa büyüyerek dünyaya açılmak mı ikilemini seyirciye iyi yansıtıyor. Böylece karşımıza Danis Tanovic’tan iştah açıcı bir kendini iyi hisset filmi ortaya çıkmış.

The Electrical Life of Louis Wain: Louis Wain’ın aşkına ve kedilere adadığı hayatını Wes Anderson tarzına yakın duran bir görsel imge bombardımanı ile karşımıza sunacakken, kontrolü kaybedip devrilen bir filme dönüşmüş. Ne içeriği katmanlaşabilmiş, ne de elindeki hikaye renklenebilmiş. Ana karakterinin bozuk ruh halinin sanata dönüşme süreci kolaycı bir zihniyette karşımıza çıkarıldığından, film bittiğinde aklınızda kediler dışında bir şey kalmıyor. Neon kedi çizimleri dahi filme oturmamış. Büyük hayalkırıklığı oldu.

Uluslararası Yarışma Filmleri

Bu yılın yarışma filmlerine baktığımızda kağıt üstünde çok da bilinen filmler olmamasından kaynaklı olarak kafalarda soru işaretleri belirmişti. Ancak filmleri izlediğimizde gördük ki, gelecekte ismini çok duyma ihtimalimiz olan yeni sanatçılar keşfetmemize olanak sağlanmış.

Öne çıkan filmlerin başında en iyi film ödülünü de alan Ripples of Life geliyor. Bir film çekimi öncesi yaşanılanları üç hikaye üzerinden anlatan yapım, başarılı oyunculukları ve iyi yakalanan çatışmalarıyla başarılı bir iş olarak kendini belli ediyordu. Çin’deki küçük şehirlerdeki insanın yalnızlığı ve sıkışmışlığı ile küçük şehir buhranını sıkmadan seyirciye sunuyordu. Her hikayeden ayrı bir tat almak mümkündü.

Tempo sorunları çekmesine rağmen amatör oyuncularla kotarılan The Sacred Spirit, Yunan tuhaf akımı ile Rumen kara mizahının kırması diyebileceğimiz bir filmdi. Bıçaküstü konusunu istismara kaçmadan anlatmayı başarıyordu. Donuk bakışlı oyuncuları ve kendine has soluk görsel estetiğiyle keşif filmiydi diyebiliriz.

Things Worth Weeping For büyüyememiş yetişkinlere dair bir zihin egzersizi gibi karşımıza çıkarken, yetişkin vucudunda çocuk olmayı anlatıyordu. Biraz nostaljinin verdiği rahatlama, biraz kendini geç de olsa tanıma hissini merkezine oturtturuyordu. Ancak filmin çok kişisel ve samimi olması, filmin sinemasal değerini arttırmıyordu. Kısa film olsa daha kabul edilebilir bir film olabilirdi. Summer Blur ise tam tersi yönde giderek çocuk vücudunda yetişkinlerin dahi kaldıramayacağı bir ağırlığı taşıyan kişinin dramıydı. Film aidiyet ve yas kavramlarını, genç bir kızın ruh hali üzerinden anlatırken bunaltıcı bir atmosfer kuruyordu. Ancak filmin tempo sorunları ve karakterin ruh halini birebir yaşamamız için gayreti, filmin seyir zevkinden çalmaktaydı.

Wild Roots klişe bir hikayeyi Macar bakış açısıyla kendine has bir şekilde yorumlamıştı. Bu yarışma bölümünün en dinamik ve eğelnceli filmi olduğunu söylersek yanılmayız. Farklı duyguları aynı sepete koymuş ve seyirciyi mutlak finale doğru hazırlamaya çalışmıştı. İki oyuncunun kimyası da çok iyi uyuşurken, dokunaklı bir baba – kız hikayesi olmayı başarıyordu.

Bebia son derece estetik kamera kullanımı ile çekilmiş ve siyah beyazın hipnotize edici güzelliğini kullanan bir film olmasına rağmen sınırlı hikayesinde kayboluyordu. Geçmiş ve şimdi arasında giden zaman akışı, bir yas filmi için fazla mesafeli bir bakış açısına sahipti. Ancak filmin hikayesinin kalıcı etki etki bırakmaması filmin temel problemiydi. Belgesel ile kurmaca arasında dolaşan Jack’s Ride, göçmenlerin ülkelerine geri döndüklerinde yaşadıkları anlam karmaşasını anlatıyordu. Ancak sinematografik öğelerden uzak tavrı ve podcastvari sese dayalı anlatısı seyir zevkini kırıyordu. Kişisel bir hikayenin, vasat filmine dönüşürken Portekiz sinemasının izlemesi zor filmlerindendi.

Ulusal Yarışma Filmleri

Bu yılın ulusal yarışma galibi Bağlılık Hasan, muhafazakar kesim eleştirisi olarak okunduğunda iyi iş çıkarıldığını söyleyebilirim. Ancak film inanılmaz kötü casting kurbanı denilebilir. Öte yandan söyleşiye kalınca beğendiğim filmden soğudum. Çok farklı bakış açısı ayrılığı yaşadığımızı gördüm. Kendi yorumumla kalmayı isterdim. Çünkü filmin tüm metaforları ve filmin iyi yanları bu söyleşi sırasında zorlama okumalarla görmek istediğimiz bir filmden çok, dini bir ibadet tanıtım filmine dönüşüyordu.

Hareket alanı gün geçtikçe kısıtlanmaya başlayan bir adamın psikolojisinin içinde sıkışma hikayesi olan Kafes, yönetmenlik anlamında savruk ve kontrolsüzdü. Kirli, pis, çürüyen bir hayatın kırıntılarını takip etmek istiyordu. Ama karakterlere yüklenen bazı temsiller pek inandırıcı gelmiyordu. Cemil Ağacıkoğlu filmlerindeki temel sorun bir kez daha ortaya çıkarak durum hikayesini anlık bir durum değerlendirmeye döndürmüştü.

İki Şafak Arasında için ise bu yılın en iyilerinden biri diyebiliriz. Basit gibi görünen bir olayın karanlık yüzünü, son derece iyi tespitlerle başarılı bir şekilde seyircisine aktarıyordu. 90 dakikanın nasıl geçtiğini anlamıyorduk. Hatta bir 30 dakika daha olsa izlenebilirdi. Hatta sondaki kavramsal metafor filmin tamamını özetlerken; kimi seyirciler bu ayrıntıları kaçırmıştı. Bu yüzden de finali eksiklik var gibi algılamalarına sebep oldu. Halbuki film anltamk istediğini başarıyla seyirciye aktarmıştı. Toplumsal yozlaşmanın harika bir portresi çizilmesinden dolayı takdiri hak ettiğini söyleyebilirim.

Pota haftaiçi çocuk kanallarında yayınlanan öğretici filmlere benziyordu. Belli ki yönetmen çocukluğuna saygı duruşunda bulunmak istemişti. Ancak çocukların diyalogları ağızlarına oturmamış ve senaryodaki çözüm anları mantıksız kalmıştı. Ama tv estetiğinde bir film olarak kendini izletiyordu. Öte yandan diğer bir merkezine çocukların hikayesini alan Sabırsızlık Zamanı, adını filme yansıtır şekilde sabırla izlemeniz gereken bir filmdi. Çünkü yönetmen hiçbir şeyi kontrol etmeyerek, aile içinde çekilen videolardan daha öteye gidememişti. Her karesi müsamere gibi bir havaya bürünmüştü. Doğal olayım derken doğal seleksiyon bozulmuştu. Bu sebeple kısa film olsaymış keşke dedirttirdi. Çocuk oyuncuların da filmi kaldıramadıklarını düşünüyorum.

Böylece bir festival daha iyisiyle kötüsüyle sona erdi.

Kategoriler
bakınıztv

Colin in Black and White: Ava DuVernay’den Diz Çökmenin Öyküsü

Colin Kaepernick’in 2016’da ABD ulusal marşında diz çökerek başlattığı protesto Colin in Black and White isimli dizide ele alınacak.

Son dönemlerin en başarılı yönetmenlerinden Ava DuVernay, Netflix için hazırladığı ve mini dizi formatında ekranlara gelecek yapımda Kaepernick’in yaşamına odaklanmış.

Siyahlara karşı polis şiddetine dikkat çeken ve sabık başkan Donald Trump’ın büyük olay haline getirdiği protesto, 2020’de George Floyd’un katledilmesiyle milyonların tekrarladığı bir ritüel haline geldi.

Ava DuVernay, anlatıcılığı Colin Kaepernick’in kendisine vererek diziye yarı belgesel özelliği de kazandırmış. Jaden Michael, genç Colin’i canlandırırken, onu evlat edinen beyaz ailesini ise Nick Offerman ve Mary-Louise Parker oynayacak.

Kategoriler
haber

Armageddon Time: Anthony Hopkins ve Jeremy Strong Yıldız Yağmuruna Katıldı

James Gray’in yönettiği Armageddon Time isimli filmin yıldızlarla dolu kadrosuna Anthony Hopkins ve Jeremy Strong da katıldı.

Anne Hathaway, Robert De Niro, Cate Blanchett, Oscar Isaac, Donald Sutherland ve genç oyuncular Banks Tepeta, Jaylin Webb ile Ryan Sell’in rol alacağı film, 1970’lerin sonunda geçiyor.

James Gray, kendi yaşamından da öğeler katacağı filmde o dönemde New York’un ünlü mahallesi Queens’te yaşananları anlatacak.

Kategoriler
haber

David Gordon Green, Disneyland’ın Kuruluşunu Anlatacak

Farklı türler arasında gezdikten sonra son dönemde Halloween serisi başta olmak üzere korku filmlerinde izlediğimiz David Gordon Green farklı bir öyküyle sinema yaşamına devam edecek.

Walt Disney’in, Disneyland’ı inşa sürecindeki yaşadıklarını aktaracak filmin senaryosu birçok önemli Disney yapımında imzası bulunan Evan Spiliotopoulos tarafından yazılacak.

1955’te açılan Disneyland, dünya üzerinde Walt Disney’in gözetiminde inşa edilen tek park olma özelliğini taşıyor.

Kategoriler
haber

The Killer: Tilda Swinton, David Fincher’ın Yeni Filminde

Tilda Swinton, David Fincher’in Michael Fassbender’e de rol verdiği yeni filmi The Killer’ın kadrosuna dahil oldu.

Yıl başında Fincher’ın Alexis Nolent’in çizgi romanını sinemaya uyarlayacağı haberleri çıkmaya başlamıştı. Son günlerde haberler doğrulandı ve gelişmeler hızlandı.

Uyarlamanın senaryosunu Fincher’ın Se7en’da birlikte çalıştığı Andrew Kevin Walker tarafından yazılıyor. Çizgi roman serisinin konusu temel olarak soğukkanlı bir suikastçinin, yaşadıklarının ağırlığına dayanamayarak kontrolü kaybetmesi olarak özetlenebilir.

Hazırlıkları yakından takip edenler, Fincher’ın filmde daha karanlık ama daha eğlenceli bir uyarlamaya imza atacağını söylüyor.

Kategoriler
haber

Asteroid City: Bill Murray, Wes Anderson’ın Yeni Filmini Anlattı

İsmi ve konusu uzun süre açıklanmayan Wes Anderson’un yeni filmi Asteroid City ile ilgili Bill Murray’den açıklamalar geldi.

BFI Londra Film Festivali’nin onur konuğu olan Murray, uzatılan mikrofonları yanıtsız bırakmadı:

“Ekibi yine topladık, alıştığımız karakterler. İspanya’da çekiyoruz. Madrid’den 45 dakika uzakta. Eğlenceli bir yer. Güzel zaman geçiriyoruz.”

“Wes Anderson ile onuncu filmim. Bu meslekte belirli insanlar aradığında telefonu açmazsınız. Bazı insanlara da aradıklarında “Tamam olur” dersiniz. Wes, onlardan birisi… O aradıkça evet demeyi sürdüreceğim”

Bill Murray, her zaman “all-star” kadrolar kuran Wes Anderson’ın yeni filmi Asteroid City’de Margot Robbie, Tom Hanks, Scarlett Johansson, Jeffrey Wright, Rupert Friend, Adrien Brody, Tilda Swinton, Bryan Cranston, Hope Davis, Liev Schreiber, Jason Schwartzman ve Tony Revolori ile birlikte rol alacak.

Kategoriler
haber

Retreat: Emma Corrin Gizemli Cinayetleri Çözecek

The Crown’da Prenses Diana’yı canlandırarak övgüleri ve ödülleri toplayan Emma Corrin’in yeni dizisinin ismi Retreat.

OA’in yaratıcıları Brit Marling ve Zal Batmanglij’in yeni dizisinde kent dışında inzivaya çekilen 12 insanın birinin cinayete kurban gitmesini ve sonra gelişen olayları izleyeceğiz. Gruptaki en küçük ve zeki kişi olan Darby Hart (Corrin) suçları çözme konusundaki yeteneklerini gösterecek.

Dizinin FX’te yayınlanması bekleniyor.

Kategoriler
bakınıztv

Narcos: Mexico: Üçüncü ve Son Sezondan Fragman

Narcos, sadece Mexico değil, tüm serilerin finalini kasım ayında yapacak gibi… Bu konuda resmi açıklama gelmese de Narcos: Mexico’nun üçüncü ve son sezonunun ayrıca Narcos serisinin de sonu olması bekleniyor.

1990’larda geçecek son sezon, Meksika’nın en büyük uyuşturucu baronu Felix Gallardo’nun hapse girdikten sonra oluşan boşluğu ve kaosu anlatıyor. Yapımcı Carlo Bernard’ın sözleri, 2020 yılında tersi yönde açıklama yapan bir diğer yapımcı Eric Newman’ın aksine seriyi tamamen bitirmeye karar verdikleri izlenimi verdi:

“Uyuşturucu konusundaki malzemenin sonu yok. Ama bir yerde çizgiyi çekmeli ve başka yönlere gitmelisiniz. Uyuşturucu işinin hala devam eden ve genişleyen doğasını, trajedisini ekranlara taşımaya çalıştık. Tatmin edici ve bütünsel bir öykü anlattığımızı düşünüyorum”

Yeni sezon Narcos serisinin ilk kadın anlatıcısını ekranlara taşıyacak ve 5 Kasım’da Netflix’te yayında olacak.