28. Adana Altın Koza Film Festivali Günlükleri – 2

28. Adana Altın Koza Film Festivali Günlükleri – 2

Türkiye’nin en köklü film festivallerinden biri olan Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali bu yıl da gerek ulusal yarışma filmleri, gerekse dünya sineması kuşağından filmleriyle pandemi ortamında seyirciyle buluşmaya devam edecek. Bu günlüklerde Haktan Kaan İçel’in filmlere dair görüşlerini kısa kısa bulabilirsiniz.

Memoria: Apichatpong Weerasethakul’un sinemasını tanımlamamız gerekseydi, zor ve katman katman açılan bir sinema diye tarif ederdik. Sabretmediğiniz sürece verim alamadığınız bir tarzı vardır. Memoria da tam bu özelliklere sahip bir yapım diyebiliriz. Geçmişin günahlarını yer yer metaforik öğeler, yer yer de acıların merkezi olayı yaşayan ruhların sözleriyle karşımıza sunan yönetmen, bu sefer Güney Amerika’daki sesini duyuramayan ruhlar üzerinden hikayesini tüm dünyaya yaymak istiyor. Özellikle görsel ve işitsel olarak planlanan hikaye kurgusu, seyircinin hazmetmesi için yavaş ve derinden ilerlemeyi tercih ediyor. Özümsenmenin aşamalarını tek tek benimserken, film mesajını doğaüstü yolları kullanarak tokat gibi veriyor. Acıları anlamanın tek yolu, acıyı yaşayanlardan dinlemektir diyor. Onlarla aynı coğrafyada havayı solumanız gerektiğini ve yaşayışları hissetmeniz gerektiğini savunuyor. Böylelikle uzaklardaki önemsemediğimiz hikayeyi içselleştirebileceğimizi düşünüyor. Son tahlilde de bu isteğini gerçekleştirebiliyor. Ancak seyir zevki anlamında seyirciyi yoran tarzı ve kimi sahnelerin kısaltılmasıyla genel izleyiciyi de yakalayabileceğini düşünüyorum. Böylelikle Memoria’nın merkezindeki hikaye daha çok kişiye ulaşacaktır. Aksi takdirde sadece küçük bir kesimin dikkatini çekecektir.

The Card Counter: Kurduğu hikayenin defolarını ucuz yöntemlerle çözdüğünü sanan Card Counter hikayesini geliştirme sorunları çekerek, patlama noktalarında pasif kalıyor. Karakterler arası bağ kurmakta zorluk çekiyor. Bunun en temel nedeni tek tek parçaların bir yere kadar iyi olmasından kaynaklanıyor. Ancak bütünlük söz konusu olduğunda yönetmen kendi mantığında doğru, genel mantıkta kolaycılık olan yöntemlere başvuruyor. Yönetmenin seyirci ile ilişkisini sorgulamak gerekiyor. Schrader kendisi gibi düşünülmesini istiyor. Ana karakterinin hayata bakış açısıyla filmi değerlendirmemizi değişilmez bir kural olarak belirliyor. Ancak bu kural tek karakter için belirlendiğinden sabun köpüğünü andıran yan karakterleri ve ana akarakterin onlarla ilişkisinde kopuklukların ortaya çıkmasını engelleyemiyor. Willem Dafoe gibi bir oyuncunun varlığını film içinde sorguluyoruz. Çünkü onu bir figürandan hallice gibi kullanması, nefret edilmesi gereken bu karakterin seyirci üzerindeki etkisini düşürüyor. Sonuç olarak karakterin finalinde hissizleşmemize yol açıyor. Oscar Isaac’ın canlandırdığı gizemli karakterin melankolik ve bastırılmış kişiliğini eylemler doğrultusunda basit düşündüğümüz algılayabiliyoruz. Fakat karakterin motivasyonunun derinliği bize geçmiyor. Böylelikle potansiyeli olan bir projenin yitip gittiğine şahitlik ediyoruz. Schrader vasat yönetmenliğine, vasat senaristliği de eklemiş oluyor.

Cemil Şov: Barış Sarhan bir ilk film için önemli bir şey yaparak, detaycılıktan kaçınmıyor. Kendine has kadraj denemelerinden, kurgu oyunlarından kaçınmamış. Yeşilçam referanslarını filmin merkezine yerleştirerek, kısa filmin durduğu noktadan farklı bir viraja sapmasını sağlamışlar. Bu durum da öncül filmin üstüne koymasını sağlamış. Başroldeki Ozan Çelik’in irrite edici olduğu kadar abartılı da bulduğum oyunculuğu, karakterin dengesizliğine cuk oturuyor. Bu sebeple de filme çok şey kattığını söyleyebiliriz. Ancak Nesrin Cevadzade’nin klişe gibi görünen melankolik karakteri ise filmin farklı bir boyut kazandırıyor. Oyuncunun aurası ve performansı filmin yükselmesine neden olmuş. Gerek görüntü yönetimi, gerekse sanat yönetimi anlamında özenli bir iş olması açısından karşımıza eli yüzü düzgün, temiz bir iş çıkıyor. Ancak filmin en büyük defosu belki de tahmin edilebilir finali diyebiliriz. Filmin süresinin beklenilen bir son için fazla uzadığını söyleyebilirim. Bunu da ilk film için nazar boncuğu olarak not edebiliriz.

,

Leave a Reply