Kategoriler
seçki

Festival Kalıntıları: İlk günler

29-istanbul-uluslararasi-film-festivali.jpg

İstanbul’da yaşayan her sinemasever gibi ben de festival programını sabırsızlıkla beklemekteydim. Neler olacaktı? Nasıl filmler gelecekti? Ne etkinlikler yapılacaktı? Bu minvalde bir sürü soru kafamda dönüyordu. Sonunda karşıma program çıkınca, isimler pek tatmin etmemişti beni fakat konular, yönetmenler vs. incelenince festivalin iyi olabileceği hissi canlandı içimde. Şimdi sıra filmleri seçmekteydi.

İstanbul Film Festivali film izlemekten doyuran ya da kusturan (!) bir deneyim olabiliyordu her sene. Risk almak, film seçmek gerekiyordu. Eğer cüretkar adımlar atmayı sevmiyorsanız Mayınlı Bölge ya da Genç Yönetmenler gibi bölümler risk taşıyordu. O zaman yapmanız gereken genel olarak her sene yer alan klasiklerden tercihler yapmaktı. Ama eğer burnunuzun dikine gidip cüretkar adımlar atarsanız aldığınız riskin sonuçları çok iyi de olabiliyordu çok kötü de. Şahsi fikrimi sorarsanız yılda bir defa olan bir festivalde cüretkarlığın çok da zararlı bir tavır olduğunu düşünmüyordum.

Filmleri seçtim, kimileri günlük rutinime uymadığı için iptal edildi ya da başka uygun seansları bulundu vs. derken artık kuyrukta bekleme aşamasına yaklaşmıştım. Fark ettiğim şeyse filmleri benim değil günlük rutinim seçtiği gerçeğiydi. “Bu, bu, bu filmlere gideceğim.”demek yerine “Bu, bu, bu saatler boşum, bu saatlerde hangi filmler var?”demek zorunda kalıyordum. Çok büyük bir sorun değildi bu İstanbul’da yaşayan bir insan için. Her sene daha az sıra olacağına olan inancımla sabahın 9 buçuğunda kendimi Atlas Sineması’nın önündeki kuyrukta buluverdim. 3 buçuk saat beklemenin ardından istediğine ulaşmış küçük bir çocuk gibi hissediyordum. Biletlerin o makineden çıkışı, o kuyrukta beklemek vb. unsurlar benim için festivalin küçük heyecan unsurları olmuştu çoğu zaman.

Biletlerimi aldığımda artık yavaş yavaş beklemeye başlamıştım ilk filmimi izleyeceğim 5 nisan gününü. Ektiği tohumların meyve vermesini bekleyen çiftçi gibi hissediyordum adeta. Ne demişler: Sayılı gün çabuk geçer.

5 nisan 2010 | Pazartesi

İlk günümün pazartesi olması biletlerimin fiyatlarını da göz önünde bulundurduğum gerçeğini de seriyordu gözler önüne. “2 bilet almak yerine neden bir bilet alayım?” mantığıyla yaklaşıyordum olaya. Geçen sene de yaptığım gibi festivalin açılış filmine bir bilet almıştım. Bir fark vardı tabi ortada: Hoşgeldiniz filminden beklediğim başarıyı Paris’te Son Konser’den beklemiyordum. Paris’te Son Konser kafamda belli bir beklentiyle gittiğim bir filmdi; hafif duygusal, hafif de eğlenceli bir fransız melodramasıydı beklediğim. Film kısaca komünist dönemde işi elinden alınmış rus bir orkestra şefinin orkestrasını toplayıp Fransa’ya gidip, orada orkestrasını Bolşoy Filarmoni olarak tanıtıp bir konser vermesini trajikomik bir biçimde ele alıyordu. Film başladığında karşıma çıkan ilk rahatsız edici unsur şakır şakır fransızca konuşan ruslardı. Küreselleşen bir dünya sinemasında bu tarz şeylere hâlâ alışamamış olmam kimilerine ilginç gelebilir ama ben yine de bir ülkenin kendi diline saygı duyulması gerektiğine inanmaktayım. Kaldı ki bunun filmin yaratmaya çalıştığı etkiye de büyük sekte vurduğuna olan inancım sonsuz. Elbette böyle bir metot uygulamak bir fransız filmi için oldukça zorlu bir deneyim olurdu ama yine de bunun imkansız olmadığı bir gerçek. Bir şekilde bu unsuru aşmayı başardığımda bu şakır şakır fransızca konuşan rusların, fransızların karşısında nedense konuşamadıklarını ya da iletişim kuramadıklarını görünce iyice deliye döndüm. Bütün bu dil katliamına -evet, buna katliam diyorum- dayanabilir ya da göz yumabilirseniz Paris’te Son Konser’in bütün melodrama unsurlarını başarıyla kullandığı bir gerçek. Filmin finalinde yer alan konser sahnesi gerçekten de hem kulağınıza hem de gözlerinize hitap etmeyi biliyor. Bu açıdan rahatlıkla söyleyebileceğim tek şey Paris’te Son Konser’in çok fazla bir beklentiye sahip olmayan bir seyircide “klas” bir sinema etkisi yaratacağı gerçeği. Kısa bir biçimde toparlamak gerekirse, Paris’te Son Konser eğlenceli sahneler vaat eden, hafif bir hüzün etkisi yaratan bir melodrama olarak festival açılışımda çok da umutlu bir başlangıç yapmamam gerektiği inancı oluşturan bir filmdi.

rezervuar-kopekleri.jpg

6 Nisan 2010 | Salı

“Sabahın köründe Anadolu yakasına geçmemi gerektirecek bir film mi Rezervuar Köpekleri?” sorusuyla atladım vapura. Belli bir beklentim olmaması gerekiyordu ne de olsa karşıma çıkacak olan film bir Tarantino klasiğiydi. Bu bir altın kuraldı: Bir Tarantino filmi izleyecekseniz; bütün yapmanız gereken koltuğa gömülüp bütün beklentilerinizi bir kenara atmaktır. Gerçi kafamda belli başlı kimliksel özellikler de canlanmamış değildi benim: Eksantrik karakterler, mind-blowing (kafa uçuran) diyaloglar, ardı arkası kesilmeyen aksilikler, kan, dehşet, şiddet, vahşet vs… Yine de bunlar beklenti olmanın ötesinde Tarantino sinemasını Tarantino sineması yapan başlıca özelliklerdi. Zaten film bittikten sonra haklı olduğum gerçeğini de görmüştüm. Film biter bitmez ilk cümlede belirttiğim sorunun cevabı olarak kocaman bir “Evet” dedim. Zevkli bir filmdi Rezervuar Köpekleri. En baştan bütün o soygun filmleri külliyatını ele alıp ondan bambaşka bir şey çıkarmıştı Tarantino. Saçma sapan gerilim öğeleri yükleyip soygun sahneleri göstermek yerine soygun sonrasında bütün o başarısızlığın içinde karakterlerin kurtulma ya da sıyrılma çabasına odaklamıştı Tarantino senaryosunu. Böyle bir yaklaşım sergilemesiniyse “yenilikçi” olarak tanımlamak şüphesiz ki mümkündü. Diğer taraftan fazla kanlı bulunabilecek sahnelerini kimi seyirciler yadırgasa da bana göre gayet yerinde bir tercihti, çünkü karşımızdakiler iyi aile çocukları değil bir avuç gangsterdi! Ayrıca diyalogların gerçekten çok zekice yazılmış olduğu belirtilmeden geçilmeyecek bir noktaydı. Olay noktası olarak farklı bir süreci seçtiği gibi diyaloglarda da tercihini ilginç bir yönde yapmıştı Tarantino. Filmdeki karakterlerin çoğu soygunun üzerine odaklanıp kalmaktan çok, ağırlıklı olarak günlük ve alâkasız şeyler konuşuyorlardı ve bu da filme hem bir çeşitlilik katıyor hem de yenilik getiriyordu. Genel anlamda Rezervuar Köpekleri sinema tarihinde sahip olduğu yeri sonuna kadar hak ettiğini gösteriyordu bana bütün o havalı tavırlarıyla.

Avrupa yakasına dönüp izleyeceğim filmse Derviş Zaim’in Tabutta Rövaşata isimli filmiydi. Derviş Zaim filmleri nedense bir türlü içine giremediğim ya da benimseyemediğim sinema örnekleriydi. Belki Zaim fazla kişiseldi belki de ben çok çabalamıyordum? Kim bilir? Bundan bahsetme nedenimse Tabutta Rövaşata filminde de aynı duygulara kapılmamdı. Filmi izlerken bütün karakterler ve Zaim’in onları toplum tarafından dışlanmış gösterip dışlamaması ilkin filme içimi ısıtmıştı. Evet, Zaim bütün karakterleri toplum içinde dışlanmış insanlardan seçmişti: Hırsızlar, uyuşturucu bağımlıları, alkolikler vs… Zaim’in yaklaşımıysa “Olaylara bir de onların gözünden bakın.” tarzındaydı yani Zaim bizi yabancılaştırarak onların yaklaşımını ön plana çıkarıyordu bir anlamda. Böyle bir biçim kullanmasını elbette ki beğenmiştim hatta yer yer de samimi bulmuştum ama diyaloglarda bu samimiyeti bir türlü görememiştim. Daha açık olmak gerekirse ötekini kamerasına alan Derviş Zaim ötekinin dilini çok iyi yansıtamamıştı bana göre. Bu unsurların dışında, “İstanbul: İçerden ve Dışardan” bölümüne çok uygun bir seçimdi Tabutta Rövaşata çünkü Zaim’in gözü, önümüze enfes İstanbul manzaraları koyuyordu. Zaten kendisinin öznel bir görsel dili olduğu gerçeği daha ilk uzun metrajında veriyordu kendini ele. Bu açıdan filmin bir ilk film kriteri içerisinde çok başarılı olduğunu söylemek mümkünse de ötekinin dilini yansıtmasındaki başarısının tartışılması gerektiğini düşünmekteyim.

Genel olarak izlediğim bu üç filmi de belli kusurlarına rağmen (Rezervuar Köpekleri hariç) beğenmiştim ve festival hakkında hâlâ umutlu olmam gerektiği hissi uyanmıştı içimde.

…Devamı Gelecek.

Bir cevap yazın