500 Days of Summer: Bağımlı Bağımsız


Pek bir rastlantısal gerçektir; şaşkın görünümlü, birazca çekingen, çokça kendine has film karakterlerini kendimizle özdeşleştirmeye bayılmamız. Bu karakterlerin çok da dikkat çekmeyen entelektüel zevkleri, onlarla hemen bir bağ kurmamızı sağlar. Herkes hayatında bir şeyler yaşamış, herkes bir şeyler hissetmiştir ve “hemen” herkes hayatının bir köşesinde kaybetmiştir. Hiçbirimiz Jude Law olmadığımıza göre (ki son duyumlarıma göre dünyada bir tane varmış ondan) şaşkın bir film karakteri bizim için iyi seçim olabilir. Bundan dolayı, Sideways’teki Paul Giamatti’ye özeniriz ya da Eternal Sunshine of the Spotless Mind’daki Jim Carrey’yizdir. Evet, biz de severiz, evet biz de tutkuluyuzdur ve evet biz de eninde sonunda elimizden kaçırırız…

500 days of summer

Şimdi önümüzde yeni bir parça var kaçırdıklarımıza dair. Mevzu, 500 Days of Summer ve biz pek de şaşırılmaması gereken şekilde filmin kaybedeni mi yoksa kazananı mı olduğu belli olmayan başkarakteri yerine koyacağız kendimizi. İleri geri giden senaryo aklımızı çelecek. Hayattaki ufak ayrıntılara sadece kendimiz dikkat ediyormuş gibi davranacağız. Belki derinlemesine yaşamışızdır, belki de hayalini kurmuşuzdur ama hayatımızın kadını/erkeğinin kenarlarından mutlaka geçmiş olduğumuzu hatırlayacağız.

Bu filmde de her şey çok güzel başlıyor. Zira kız alımlı, erkek nevi şahsına münhasır (ki Jude Law olamayanlar için de kesinlikle olabileceklerin en iyisi bu). Adamımız aslında mimar ama saçma sapan bir işte çalışmaktadır. Saçma sapan işinde saçma sapan bir şekilde yaratıcı olabilmeyi başarmaktadır ve birisi ortaya çıkıp da her şeyi altüst etmediği sürece hayatından memnun olacak kadar da rutine bağlıdır. Kısaca elde her türlü klişe vardır. Tek eksik nokta olan alımlı ve bir o kadar sorunlu güzel, sahneye girer. Önce hayatımızı derinden sarsar, yaşadıklarınızın sizi dünyada “tek” kıldığına inandırır. Ondan sonra da rutine sarılmış hayatlar fazlasıyla hareketlenmeye başlar.

500 Days of Summer hayatının aşkını arayan bir kişi üzerine kuruyor hikâyesini. Bu bir aşk hikâyesi değil, tanışma öyküsü diye de üstüne basa basa söylüyor baştan. Film boyunca da sürekli kuruyor ve bozuyor. Amaçladığı şey izleyenlerin de zihinlerini sürekli kurup-yıkması ve böylece filmin içine daha fazla girmelerinin sağlanması. Her şey ileri ve geri sardıkça biz de yaşadıklarımızı ileri-geri alıyoruz. Filmin en iyi yaptığı şey olan ayrıntılara odaklanmasında da bu anlatım biçimi başrol üstleniyor. Bu ayrıntılar kahramanı özel kıldıkça biz de kendimizi daha farklı hissediyoruz. Dünyada milyonlarca aynı şeyleri hisseden insanın yaşadığı bu farklı olma hissinin garipliğini anlayamadan daha filmin içine batıyoruz. Bir zamanlar bizi o’na hayran bıraktıran o küçücük ama sıcacık şeylerin zamanı geldiğinde nasıl da dayananılmaz nüanslara dönüşebileceğini görürken hem filmin ince noktaları yakalamada ne kadar başarılı olabileceğini anlıyor hem de içimizden işte olay budur! diyoruz. Tüm bunlarla beraber kabul etmek gerekir ki filmin kurgu olarak da özgün bir anlatıma sahip olduğunun söylenmesi gerekiyor. Karakterlerin gerçekçiliği tartışılır ama komik ve eğlendirici oldukları şüphe götürmez. Laf oyunları ilgi çekici ve güzel müzikler filmi daha iyi hissedebilmemizi sağlıyor.

Tüm bu ilgi çekici güzellikler yaşanırken, ileri-geri sahnelerle dolu filmin kendi mantığı içinde de gelgitler başgöstermeye başlıyor. Tıpkı başkarakterin, filmin sonlarına doğru istifa sahnesinde, hayatımızı bizim yerimize yönlendirmeye çalışan tüm klişelere sayıp dökerken yaptığı gibi. Fakat başkarakterin kaçırdığı ya da bilinçli bir şekilde kaşıdığı bir nokta var. Bizim yerimize düşünen tonlarca dış uyarıcı; bizim hayatımıza ne yapıyorsa bu film de aynısını yapıyor. Her şey biraz olsun gerçeğe kaymaya başladığı noktada, Raskolnikovvari bir dönüşümle hiç olamadığı kadar güçlü bir karaktere dönüşen Tom Hansen, Summer’ın karşısına çıktığı son sahnesinde ezilip büzülmüyor. Neden bilinmez bir anda tüm o 70leri andıran kıyafetlerinden ve aslında bizim kendisini o şekilde sevdiğimiz saç şeklinden kurtuluyor. Ve günümüzün şık giyimli genç yuppie imajına bürünüyor. Oysa o, ne rutinini yaşarken böyleydi ne de dibe çöktüğü anlarında. Bunun sonrasında kötüye giden her şey tersine dönemeye başlıyor. Adamımız Tom tam anlamıyla varolan çizgisinden çıkarak küçük bir kahramana dönüşmeye başlıyor. Eh tabi ki biz izleyenlere de -ki keşke yapmasa- bir ışık çakıyor. Sen de yapabilirsin! (tıpkı karpostallardaki gibi di mi.) Oysa bizim Tom’un kaportayı düzeltmesine bir itirazımız yok. Tek hayıflanmamız sonlarına doğru kaybettiğimiz -gerçek- bir filme oluyor.

Filmin sonlarına doğru tüm kara bulutlar dağılmaya başlamışken, belki de yönetmen güzel bir tekila yuvarlıyor ya da bir sigara yakıyor ve dumanını derin bir şekilde içine çekiyor ve aklı biraz da olsun başına geliyor. Böylece şükür ki filmin sonunda her şey düzelmiş, film de tam anlamıyla bir (amerikan) başarı hikâyesine dönüşmüş olmuyor. Böylece bu bağımsız film de güzel götürdüğü her şeyi amerikanvari iyimserliğiyle mağfetmekten bir nebze olsun kurtuluyor. Önümüzde ise farklı kurgusu, akıcı anlatımıyla özgün olmaya yakın bir film kalıyor. Biz de anlıyoruz ki bir film ne kadar bağımsız olursa olsun, kimyasında romantizm ve komediyi barındırıyorsa kendini popüler eğilimli olma sıkıntısından kurtarmayı başaramıyor. Yönetmen de bunun farkında olacak ki, izleyenin ama içeriğini kurcalamayanın zihninde son bir gülücük bırakacak bir parmak balı ağzımıza çalıyor ve filmini noktalıyor.

Evet, güzel kotarılmış bir amerikan filmi bu. Muhtemelen pek beğenilir, pek bağ kurulur. Belli ölçülerde pek çok insan için kült olur. Ama aynı zamanda son deminde elindeki çoğu şeyi seyircisine bir tebessüm bırakmak uğruna feda etmiş bir film. Sanırım karafilm olamamanın da trajedisi bu olsa gerek, yeterince iyi olabilecek kadar kötümser olamamak. Tıpkı, Stranger Than Fiction’un son anda tüm ihtişamını bir parça iyimserlik adına çöpe atması gibi… Tıpkı sinema tarihinde yerini alabilecek gerçek bir anti-kahramanın bir anda sıradan bir yuppieye dönüşmesi gibi…

Son olarak, yanılmış olabilirim ama kimse filmde sigara içmiyor…


Leave a Reply