A Ay: Rüya Rüya İçindir…

Turgay Kaplan, Reha Erdem'in ilk filmi A Ay'ı yazdı....

A Ay, bir ilk film olmasına rağmen ticari kaygılardan tamamen uzak, yetkin bir bağımsız sinema örneği. 88 yapımı filminde Reha Erdem, kamerasını ve kalemini özgürce kullanmış; sonuçta yedi filmlik filmografisinde seyri en güç yapımlarından birine imza atmış daha en baştan. Siyah beyaz tercihi ile hem iletisine uygun görselliği yakalamış hem de karşıt tepki geliştirdiği hızla değişen ‘değerlere’ karşı kendi sinema anlayışını açıkça ortaya koymuş.
a ay 1
Yekta, eski bir konakta halasıyla (Nükhet Seza) ve yatalak dedesiyle birlikte yaşamaktadır. Yekta’nın hiç tanımadığı babasının ölümünden sonra annesi bir gün ansızın kayığa atlayıp gitmiş ve bir daha da  geri dönmemiştir. Dolayısıyla Yekta, annesini de hiç tanıma fırsatı bulamamıştır. Yekta, her gece saat 11’i gösterdiğinde annesini kayıkla konağın önünden geçerken gördüğünü söylemekte ama buna kimseyi inandıramamaktadır. Nükhet Seza ve Yekta, konağa ve geçmişe ne kadar bağlıysalar Yekta’nın diğer halası Nehir bir o kadar uzaktır ve amacı da Yekta’yı döküntü ve ıssız konaktan, sıkı sıkıya yapışıp kaldığı geçmişten ve annesinin hayaletinden kurtarmak için onu yanına almak ve modern bir hayat sürmesini sağlamaktır. Yekta ise bunu hiç istemez.
Açılıştaki kısa kısa planlarla etrafa, konağa ve dolayısıyla konağın içindekilere hakim olan atmosferi soluruz: kırık dökük konağın boş odaları, odalarda dolaşan martı, çevredeki ıssızlık ve terk edilmişlik duygusu, dalgalar arasında gelip giden hayvan ölüsü, durmuş saat… Konak, yaşanmışlıkların, anıların mührüyle damgalanmış ve şimdiye hükmeden geçmişin hayaletleriyle sarmalanmıştır.  Tekrarlanan görseller ve sözler, şimdinin bir anda geçmiş olmasının, geçmişin ise şimdiye karışmasının pekiştiricisidir. Siyah görüntü üzerine sesler, kaynağını göstermeden verilen sesler, bir müzeyi sergiler gibi hareket eden kamera…  Bunlar hep rüya sekansları yaratmak içindir. Belli bir zaman çizgisi olmayan rüyanın akışını gerçeğin akışıyla karıştırmak; geçmiş, şimdi ve gelecek arasında çizilen çizgilerin ne kadar ince olduğu gösterilmek istenir.
a ay 2
Yekta ve Nükhet Seza’nın, Nehir’in aksine geçmişle harmanlanmış, bugünde geçmişi yaşayan kişiler olduklarına değinmiştik. Bir sahnede Yekta, Nehir halasının kendisine zoraki ezberlettiği İngilizce şiiri okuyup bitirdiği halde şiiri ara vermeksizin tekrar eder. Bu tekrarlar Nehir’i rahatsız eder. Nehir’in modernliğin olmazsa olmazı gördüğü İngilizceyi böylelikle Yekta, halasının kulağına dahi yabancı kılar. Başka bir yerde de Yekta, annesinin kayıkla geçişini fotoğraflayan Nuray’ın fotoğraflarda hiçbir şey çıkmadığını söylemesi üzerine Nuray’a: “Peki makinenin çekemediği hiçbir şey yok mu, her gördüğünü gösterebiliyor musun, rüyalarının fotoğrafını çekebiliyor musun…” diye söyleyerek sadece dayatılan gerçeğe tapınan hakim anlayışa karşı sitemini dile getirdiğinde, gerçeklik sorgulamasına girişmiş olur.
a ay 3
Münir Özkul’un canlandırdığı meczup görünümlü kişi, Yekta iki dünyanın arasında kaldığında -daha doğrusu geçmişinden koparılmak istendiğinde- onun karşısına çıkar ve sarf ettiği sözler ile (Rüya rüya içindir. Rüyanda gördüğün kuş, rüyanda gördüğün kuştur. Başka bir anlam arama. O kuşlar, bu kuşlara benzemezler; onlar başka bir dil konuşurlar.) Yekta’nın en başından beri içinde olduğu ama tam olarak anlamlandıramadığı başka bir dünyayı daha açık seçik kılar.

Kırsalda halasıyla İngilizce pratik yapan Yekta, birden ortadan kaybolur. Halası gitgide telaşlanırken bir yandan da ona İngilizce seslenmeyi bırakmaz. Halanın karşısına çıkan meczup, İtalyanca bir tirat* (Edip Cansever’in Tragedyalar’ından) söyler. Manzarada görünen ve görünmeyen bir aradadır. Bir tarafta Nehir hala, ortada da meczup vardır; görünmeyen diğer uçta ise –göremesek de- Yekta’nın olduğunu biliriz. O artık başka bir aleme aittir. İtalyanca tirat da (nasıl ki İngilizce Yekta için yabancılaştırıcı bir unsur ise Nehir için italyanca da benzeri bir işlevdedir) Nehir ve o alem arasındaki geçidi kapatan kayadır ve gerçekte Yekta’ya asla ulaşamayacaktır.
a ay 4

(*)”sonra her şey birdenbire çirkin, birdenbire çirkin, birdenbire
çirkindi
bozuldu bir akşamüstü kıyılara çıkmak çünkü
eller bir soğuk el resmine girip dondular
ay çürüdü
her şey bir hizada kaldı, bütün eşyaları kaldırdılar
o kaldı
bir o kaldı: gelişen korku.

yani kutsal kitaplardaki değil ve çağdaş felsefedeki
seçkin bir dili abartırkenki görkemli
bir korku değil
değil de, ne romalı bir köleninki
ne engizisyon mahkemelerindeki, ne de
barışsever bir yahudinin
avlanırken duyduğu
bir korku da değil bu
ve bütün insan avlarında duyulan
konuşmaya ya da telaşlanmaya
hiç mi hiç vakit bırakmadan
tüyler, anılar bir daha yaşasın, bırakmadan
kocaman bir “vur!” sesi
var ya
o bile değil.

gelişen bir korku bu yalnız
umudu, umutsuzluğu
bir anlama getiren
anlamsız bir soy olma korkusu”

kategori:
izlenimseçki