Atari Estetiğinde Romantik Komedi


Scott Pilgrim

“Scott Pilgrim vs. the World” Cera’nın jeneriklere giren son filmi. Fakat bu sefer işler fazlasıyla farklı olmuş. Yönetmen koltuğunda Edgar Wright’ın oturacağı haberi zaten daha film çekim aşamasındayken belli bir kitle üzerinde heyecan yaratmıştı. Yaşanan heyecan hiç de boşuna değilmiş bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Benim inancım, bu filmin kısa zamanda kült mertebesine oturacağı yönünde. Sevmeyeni, beğenmeyeni, çocukça bulanı da çok olacaktır – ki gişe rakamları “hemen hemen” kimsenin beğenmediğini söylüyor. Diğer yandan, eminim ki sevenin tam anlamıyla tapacağı bir film var önümüzde, imdb puanı da bu savı güçlendiriyor: 7,7!

Aslen bir çizgiroman uyarlaması, daha doğrusu bir çizgiromanın bir bölümünün perdeye aktarılmış hali diyelim. 6 ciltten oluşan manga estetiği ve mizahı taşıyan serinin 2 saate sığdırılabilmiş hali. Çizgiromanın fanatiklerinin halet-i ruhiyesi; genel olarak beğenmiş olmakla, fazlasıyla eksik bulmak ekseninde dolaşıyor. Ne yazık ki -orijinal- çizgiroman hakkında derinlemesine fikrim olmadığı için ben yoluma, gördüklerim üzerinden devam ediyorum.

En başta Cera beyefendi var tabii ki filmin esas oğlanı olarak. Ve ne yazık ki yine terk edilmiş, yine unutamamış, yine naif, yine yine yine… keyifli. Bu genç oğlan sürekli aynı rolü oynuyor ya işin ilginç kısmı o filmler de her seferinde izlemeye değer oluyor. Kendi kariyerini abuk sabuk bir yere götürüyor belki ama o da onun bileceği iş, ben izlememe bakarım diyor ve yazmaya devam ediyorum.

Görsel açıdan oldukça değişik bir boyuta götürüyor film sizi. Ama başta da söylediğim gibi filmin davet ettiği absürt kapıdan girip-girmemek, bu filmi sevip-sevmemek tamamen sizin seçiminize bağlı. Bu görsel ihtişamı aynı güçte müzik de destekliyor. Filmde müziğin oldukça geniş yere sahip olduğunu belirtmekte fayda var. Indie-Rock tarzından hoşlanıyorsanız eğer bu filmde tek kelimeyle, müzik sizi çağırıyor! Michael Cera film tekifi aldığında, illa işin içinde müzik olacak diye diretiyor ya da sadece müzik içeren projelerle ilgileniyor diye düşünmekten kendimi alamıyorum. (Cera ve müzik kesinlikle başka bir yazının konusu olabilir) Bazı sahnelerde “Nick and Norah’s Infinite Playlist”i izliyormuş gibi hissediyorsunuz.

Görsel, müzik demişken bir de işin bilgisayar oyunu boyutu var. Gerçekten de işin bu yönü üzerinde fazlasıyla düşünülmüş gibi duruyor. Filmin açılışındaki “Universal” yazısından başlayıp en sonuna kadar bir atari estetiği eşlik ediyor size. Çocukluğu hani şu ne idüğü belirsiz şimdilerde tarih olan -sanırım- atari salonlarında geçenlerdenseniz kesinlikle bu filmi daha çok seveceksiniz. Benim kanım yönetmen Wright’ın da bu yollardan geçtiği şeklinde.

Filmi kült kılan etkenlerden biri de hikayesini anlattığı “beat” kültür. 20li yaşlarının ortalarına gelmiş, nasıl yaşadıkları meçhul. Yetişkin ve ergen olmanın ortasında, kendi hazlarının peşinde ama onun dışındaki her şeyden uzakta bir kültürün hikayesi biraz da bu. Başka bir gözle bakacak olursak modern hayatın konformizminin dışında kalan insanlara dair bir film. Tabii tüm bunlar filmden ziyade kaynağını aldığı hikayeden kaynaklanıyor. Ama hakkını teslim etmeli ki yönetmen bu hissi filminde yaşatabiliyor. Bu hissi oldukça zekice hazırlanmış esprilerle anlattığına da şüphe yok. Bu boyutuyla sıkça karşılaştırıldığı “kick-ass” i geçtiğini söylemek durumundayım.

Son olarak Scott’ın filmin son levelda giydiği “zero” t-shirtü karakter ve Smashing Pumpkins severler için fazlasıyla anlamlı. Ama velakin bize soundtrack’te “Beck” i yeniden hatırlatan Ramona şarkısı kadar anlamlı olabileceğini hiç mi hiç sanmıyorum.

——-
Bakınız: Soundtrack: Scott Pilgrim vs. The World
Bakınız: Scott Pilgrim vs. the World Fragman


Leave a Reply