Son Amerikalı Author


Anderson 1970 yılında Kaliforniya’da doğdu. Babası Amerika’nın ünlü dublaj sanatçılarından Ernie Anderson’dı. Küçük yaşta sinemaya ilgi duydu. Lise döneminde kendi çabası ile daha sonraki önemli filmine esin kaynağı olacak “Dirk Diggler Story” adlı filmi yapmıştı. Üniversitede edebiyat okudu ama ülkenin önemli sinema bölümlerinden NYU Tisch School of Art’ta bir iki ders takıldı. Daha ilk derslerde tipik bir New York enteli hocanın: “Eğer ileride Terminator 2 tipi filmler yapmayı düşünüyorsanız bu sıralarda boşa vakit harcamayın” sözü ile Anderson bir daha dönmemek üzere NYU’dan ayrıldı. Sonraki yıllarda Anderson o konu hakkında şöyle bir açıklama yapıcaktı: “Hiçbir eğitmen bir öğrencisinin ileride nasıl bir film yapacağına ya da nasıl filmlere ilgi duyacağına dair yargılarda bulunmamalı. Bir stil hakkında baskıcı bir şekilde telkinlerde asla bulunmamalı. Ayrıca şunu da eklemeliyim ki Terminator 2, çok sağlam bir filmdir.”

NYU’da okumak için verdiği parayı okuldan alıp Kaliforniya’da ilk ciddi kısafilmi için harcadı. Cigarettes & Coffee adlı bu kısa, Anderson’un bilinen stilini de bizlere sunuyordu. Sonraki zamanlarda televizyonda ve videoklip dünyasında çalışıp, bol bol da film izleyerek ilk filmini yaptı: Hard Eight. Bu film Amerika’da pek ses getirmese de sinefillerin dikkatini çekmişti. Karşılarında genç ama işe çok hakim bir yönetmen duruyordu. 1997 yılında daha 27 yaşında genç bir adamken lise döneminde yapmış olduğu Dirk Diggler hikayesinin genişçe açılım olan Boogie Nights’ı çekti. Film bağımsız bir yapımdı, fazla gişesi yoktu ama çok ses getirdi. Başta New York entellektüel kesmi olmak üzere Anderson, Avrupa’da da ses getirdi. Hakikaten Boogie Nights iyi bir filmdi; hikaye özgün ve akıcı idi; film dili ise adeta dört dörtlüktü. Hollywood da Anderson’u tanımaya başlamıştı ve Boogie Nights’ı en iyi senaryo dalında Oscar’a aday gösterdi. Anderson da Tarantino ve Kevin Smith gibi video izleyerek bilimum klasikleşmiş filmlerden esinlendiğini ve onlardan çaldığını söylüyordu. Ama şu bir gerçekti ki Anderson ne Tarantino kadar kopyacı ne de Kevin Smith kadar yüzeyseldi. Bir Author sinemacıda olması gereken kendine has sinema dilini daha bu filminde ortaya çıkarmayı başarmıştı. Kalabalık ve roller adeta eşitçe paylaştırılmış bir oyuncu kadrosu – ki bu isimler P.T Anderson ile daha sonra da bir çok kez çalışacaklardı. Fransız Yeni Dalga akımında ve Doğu Avrupa sinemasında çok görülen uzun kamera hareketli çekimler, kameranın doğru yerde panlanıp hikayeye katkıları ve müziğin kurgu ile çok iyi kullanılması. Aynı zamanda Kubrick sinemasında olduğu gibi müziğin aşırı önemi ve tabi ki senaryodaki diyalogların doğallığı ve akıcılıkları. Tüm bunlardan hariç olarak, gerek Boogie Nights gerekse diğer filmlerinde oyuncuların yüksek performanslar vermeleri de Anderson’un kendine has stilinin önemli detaylarından biri.

P.T Anderson yaklaşık iki yıl sonra Magnolia yı yaptı ve bu film Anderson’u dünyadaki usta sinemacılardan biri yapıyordu. Magnolia’da bilinen stilinin yanına şiirselliği ve felsefi motifleride eklemişti Anderson. O bir nevi artık Avrupai bir Amerikalı Authordü. O yıllarda populeritesinin en üstünde olan Hollywood starı Tom Cruise bile onun filminde geniş kadro içinde bir aktör olarak yer almıştı, ne eksik ne fazla. Anderson, Cruise’a rolü teklif etmek için Londra’ya Cruise’un o dönem çalıştığı film setine gitmiş ve Kubrick gibi bir usta ile dünyadaki son günlerinde tanışmıştı. Kuşkusuz bu Anderson için Tom Cruise’u Magnolia için ikna etmekten daha önemli bir durumdu.

Magnolia’dan Bir Plan

[flashvideo file=http://video.ak.facebook.com/video-ak-sf2p/v22831/3/26/296867041375_35851.mp4 /]

Magnolia, Berlin’de büyük ödülü kaptı. Anderson’a saygı duyuluyordu ama hâlâ Hollywood tarafından pek kabul görememişti. Ardından Punch Drunk-Love geldi – hani şu kimilerine göre kökenden torpilli sevimsiz Adam Sandler’ın kariyerinin en önemli oyunculuğunu sergilediği film. Punch Drunk’da bir grup sinema eleştirmeni Sandler’ın karakterinin aslında ölü olduğunu ve filmin de biraz mistik bakış attığını belirtiyordu. Her ne kadar Paul Thomas Anderson filmin basit bir insan hikayesinden oluştuğunu ve fazla o tip motiflerin yer almadığını belirtse de, Punch Drunk-Love o kadar da basit kurgusu olan bir film değildi. Nitekim bu tip motifleri ve metaforu bol olan hikayeleri pek seven Fransızlar, Anderson’u da bu filmi ile Cannes’da Altın Palmiye ile ödüllendirdiler. Anderson, Punch Drunk’dan sonra bir süre ortalıkta gözükmedi ve sevgilisi Fiona Apple’a bir müzik klibi çekti. Daha önceki yıllarda da birkaç klip çekmiş olan Anderson, kuşkusuz oldukça hakim olduğu kurgu ritmini oradan kapmıştı. 2007de ise farklı bir filmle tekrar sinemaya döndü. Bu film bu kez tam Hollywood destekli idi. Bilinen P.T Anderson’nun oyuncu kadrosuna nazaran filmde tek bir tanınan oyuncu göze çarpıyordu, Daniel Day Lewis! Nitekim, Lewis’in karakteri de hikayeyi baştan sona anlatan bir ana karakterdi. Filmde fazla müzik yoktu ve biraz karanlıktı. Senaryo ise Upton Sinclair’in 1927 tarihli Oil adlı romanından uyarlanmıştı. Evet, There Will be Blood, Anderson’un authorluğunu ve dahilğini artık Hollywood sularında konuşturduğu filmdi. Film tam anlamı ile bir yönetmen sineması idi ve Hollywood bu authorluk olayına uzun yıllar sonra göz yummuştu. Gerçi 90larda başarılı filmler yapan, tam Hollywood patentli author David Fincher da vardı ama Fincher bu kadar özgün ya da  özgür olamıyordu filmlerinde. Adeta Paul Thomas Anderson, There Will Be Blood’da özellikle bir petrol kuyusu patlama sahnesi dahil birçok sahnede rejisel ustalığını konuşturuyor ve “Ben Yönetmenim, tam anlamı ile Yönetmenim” demek istiyordu. There Will Be Blood birçok dalda Oscar’a aday gösterildi. P.T Anderson da adaydı ama Oscarların büyük ödülünü yine bir eski bağımsızcı olup çok önceleri Hollywood’a giren Coen Biraderlere kaptırdı. Ama bu Oscarlarda bir nevi boş dönmek Anderson’un da pek umurunda değil gibiydi.

Kuşkusuz günümüzdeki dünyaya düşen tuketim toplumundan kaynaklanan ve artık estetiğin, sanatın, felsefenin değil tüketimin şovun ve cafcafın bol olduğu filmlerin ya da diğer sanat eserlerinin kabul gördüğü bir dönemdeyiz. Paul Thomas Anderson ise hâlâ o eskide kalan idealizimi ile ama kendini yenileyerek insanlara sinema sanatının inceliklerini sunmakta. There Will be Blood’dan sonra Hollywood da gecikmeli olarak Anderson’u bünyesine kabul etti. Ama belki Anderson 70lerde bugünkü yaşta olsa, şu anda Hollywood parası ile film üzerine film çekiyordu. Günümüzde ise maksimum üç yılda belki bir film çekebiliyor. Belki yanlış bir dönemde dünyaya geldi ama şu bir gerçek ki, o amerikan sinemasının son authoru ve belki de son authoru olarak kalacak. Çünkü günümüzdeki sanatta ve edebiyatta, artık authorlar değil tüccarlar kabûl görmekte. Yine de P.T Anderson o author kimliğini korumakta… Son Amerikan authoru olsa bile.


Leave a Reply