Author: Ali Yaşar Tuzcu

  • Berlinale 2020 Günlükleri – 1

    Berlinale 2020 Günlükleri – 1

    Yazarımız Ali Yaşar Tuzcu, Berlinale 2020 kapsamında izlediği filmleri iki bölüm halinde değerlendirdi.

  • Gone Girl: Kaybolmanın Dayanılabilir Ağırlığı

    Ali Yaşar Tuzcu, Gone Girl’ü bir edebiyat uyarlamasındaki zorlukları ve karşıtlıkları dikkate alarak değerlendirdi.

  • Fruitvale Station: Ne Olduğu Değil de Nasıl Olduğu?

    Fruitvale Station: Ne Olduğu Değil de Nasıl Olduğu?

    Ali Tuzcu, geçtiğimiz yılın en iyi filmlerinden Fruitvale Station’ı yazdı.

  • Shame: Bağların Ardında

    Shame: Bağların Ardında

    Steve McQueen’in yönettiği Shame (Utanç) filminin bağlılık ve bağımlılık ekseninde incelemesi.

  • Carnage: Beden ve Dil İkilemi Olarak İletişim

    Beden ve dilin birbirinden ayrı kavramlar olarak değerlendirildiği bu çağda hepimiz bedenin geçmişinin dilden daha eski olduğunun bilincindeyiz. Bunun dışında farkında olduğumuz bir diğer noktaysa bedenin doğayla dilinse kültürle ilişkilendirilmesi. Bu sebeple kültür ve onunla ilişkilendirilen uygarlığın bu kadar altının çizildiği ve önemsendiği bir çağda şüphesiz ki dil bedene üstün bir yere yerleştiriliyor. Oysa dilin […]

  • Mitlerin Köklerinde: Immortals (Ölümsüzler)

    Batı kültürünün sırtını bu denli güçlü bir şekilde Yunan Mitolojisine dayamasının gerekçesi Batı’nın köken kavramıyla ilgili derin takıntılarında yatmaktadır. Batı kültürünün belki de en önemsediği öğelerden biri olan köken sürekli olarak anımsanması ve üzerine gidilmesi gereken bir kavramdır. Batı kültürünün kökeni önemsemesindeki en önemli amaç süreçleri izlenebilir kılmasıdır. Mitolojinin kökensel olarak Batı toplumlarında bunca anımsanması […]

  • Tree of Life: Bir Metafor Olarak “Yaşam”

    Tree of Life: Bir Metafor Olarak “Yaşam”

    Yazarımız Ali Yaşar Tuzcu, Terrence Malick’in Tree of Life’ını derinlemesine inceledi ve ayrıntılı bir yazı kaleme aldı… Seyir Defteri bölümündeki tüm yazılarımızın spoiler içerdiğini hatırlatarak sizi bu mükemmel çözümlemeyle başbaşa bırakıyoruz.

  • Fish Tank: Hapsolmanın Farkındalığı

    “Hepimiz ipten ipe sıçramaya çalışan akrobatlarız şu hayatımızda. Yegâne amacı tutunmak olan akrobatlar. Durmadan tutunan ve düşmekten ölesiye korkan akrobatlar. Kimimizin ipleri kolayca atlanılabilen türden; kimimizinkiyse tam tersine cidden yetenek gerektiren bir türden üretilmiş. Oysa hepimiz birbirimizin iplerini aynıymışçasına ele alma çabasındayız. Zira hiçbirimiz dünyada eşit olmadığımız gerçeğini kabullenebilecek kadar farkındalık sergilemekten yana değil. Zorlukları […]

  • İstan-COOL: Bir Festivalin Anımsattıkları

    Cool [kool]: serin, soğuk; soğukkanlı; klas, harika; küstah; abartısız, tamı tamına, uygun Yukardaki kelimeler ingilizcedeki “cool” kelimesinin sözlükteki türkçe (sıfat) karşılıkları. Aslında hangisinin türkçe hangisinin ingilizce olduğu da tartışmalı bir mesele türkçe gibi sentezlerle yeniden yaratılmış bir dilde. Mevzuyu dağıtmayayım nihayetinde. Bu kelime açılımıyla mevzuya girme sebebim cool’u nasıl ele aldığımızla alakalı esasında. Cool ilk […]

  • İFF Günlükleri 2011: 8-11 Nisan

    Miral: Büyümek ve “Büyümek”le Büyüyen Kaos Julianne Schnabel’e bir insanın hayran kalabilmesi için Kelebek ve Dalgıç’ı seyretmesi yeterlidir. Hatta bu filmi seyrettiğinizde; Schnabel’in “Sınırlar nerede başlar? Nerede biter?” gibi sorunlarla ilgilendiğini de görebilmeniz mümkündür. Hareketsiz bir bedene hapsolmuş bir yazarın, hareketli bir ruhla yapabileceklerini estetize edilmiş bir sinema diliyle ele alır yönetmen duygu sömürüsüne kaçmaksızın. […]

  • İFF 2011 Günlükleri: 6-7 Nisan

    6 Nisan 2011 Bugün seyredeceğim tek bir film vardı: Ozon’un Potiche’i. Ozon, Fransız sinemasında güncel olanlar arasında en sevdiğim yönetmenlerden biridir. Bu sebeple filmlerini izlemeden önce içim olumlu bir enerjiyle dolar. Karşıma iyi bir film çıkacağı duygusu sarıp sarmalar beni. Potiche’i izlemeden önce de tam böyle bir duyguyla sarılmıştım. Salonda büyük bir heyecanla filmin başlamasını […]

  • İFF 2011 Günlükleri: 4-5 Nisan

    4 Nisan 2011 Festivalde bugün tek bir film görecektim: Muhbir. Rachel Weisz’ın başrolünde oynadığı filmin Holywood sınırlarını içine kıstırılmış bir film olması oldukça muhtemeldi. Ama yine de Weisz’ın son dönemlerde oynamış olduğu Arka Bahçe (Constant Gardener) gibi muhalif bir filmi düşünürsek, film konusundaki umutlarım görece artmıştı. Yine de filmi seyredene değin hiçbir şeyden net olarak […]

  • Lincoln Lawyer: Modern Bir Anti-Kahraman

    Vicdan: Sinemanın göstermeyi en sevdiği mevzulardan biri. Talihsizliğe bak ki bunu göstermesi edebiyattan daha zor birçok açıdan. Edebiyattaki uzun uzadıya tasvirler, içsel deneyim betimlemeleri vs. öğeler vicdan kavramını görülebilir ve göz önüne çıkarılabilir hale getirmek açısından pek daha müsait. Oysa bunu sinemanın yapabilirliği oyuncunun deneyimi üzerinden kurulduğu için görece daha tehlikeli ve daha seçici. Yine […]

  • Bakınız 2010 Yıllığı: Ali Yaşar Tuzcu

    2010 senesi birçok açıdan 2009’a göre daha iyi filmlere şahit oldu. Bunu yakın zamanda gerçekleşecek olan ödül törenleri de gösterecektir. Kıyasıya gerçekleşecek olan film muharebeleri sonucunda her ne kadar yine çoğunluğun ilgi alanına girecek olan filmler ödüllendirilecek olsa da biz en azından kendi adımıza kendi sevdiğimiz filmleri dile getirerek onları ödüllendirebiliriz kendi çapımızda. 15- Sosyal […]

  • Harry Potter: Çocuktan Modern Kahramana

    “…Harry Potter tam bir fenomen. Harry Potter modern bir inanma biçimi. Harry Potter bütün peri masallarının başarılı bir şekilde tek bir kotada kotarılmasının muhteşem sonucu…” Harry Potter serisini okumak isterseniz karşınıza çıkacak yorumlardan birkaçı bunlar sadece. Ne çok övgü ne çok olumlu tepkiye maruz kalmış bir kitap serisi. Yedi kitaptan oluşuyor ve seri ilerledikçe hayran […]

  • Hollywood’da Değil de “Başka Bir Yerde”

    “Zengin ve başıboş bir adam; popüler, hedonist. Ortada olmayan çocuğunun ortaya çıkmasıyla mahvolan ya da yeniden keşfedilen hayatı.” Tanıdık olmadığını kimse söyleyemez bunun çünkü ortada olan şey gerçekten de çok iyi bildiğimiz bir öykü: Hollywood öyküsü. (Tabi Hollywood filmi hiç izlemediğini söyleyenler varsa lafım meclisten dışarı.) Bu öykünün en meşhur örneklerinden biri de Weitz kardeşlerin […]

  • Seks Yalanları: Gizli Zevkler ve Soderbergh

    Soderbergh tam bir dahi! Evet, bu kadar net bir cümleyle başlıyorum yazıma çünkü sinemasını en sevdiğim ve en ayrıksı bulduğum yönetmenlerden birisi kendisi. Dahi olduğu konusunda birçok kanıt bulabilmek mümkün; hatta birçok eleştirmenin bu konuda hemfikir olabileceği noktalar mevcut. O da her yönetmen gibi kendi öyküsünü belirliyor ve bu öykü üzerinden filminin senaryosunu ve kurgusunu […]

  • Festival Kalıntıları: Sona doğru

    Festivalde ilk günler için bakınız. Festivalde ısınma turları için bakınız. 12 nisan 2010 | Pazartesi “Aslında festivalin en sevdiğim yanlarından biri de sürpriz filmleridir”gibi klişe bir ifade kullanmak istemezdim ama maalesef klişelerle dolu bir evrende yaşadığımız gerçeği her saniye kafamızda. Festivalde en çok beklediğim filmlerden biri de Berlinale’de gösterilen Howl isimli filmdi. Howl’u merak etmemdeki […]

  • Festival Kalıntıları: Festivalde Isınma Turları

    8 nisan 2010 | Perşembe Bir günlük aralıktan sonra festivale bütün hızımla devam etmek arzusundaydım. İzlediğim ilk filmler diğer filmler hakkında ne umutsuzluğa kapılmama ne de umut dolmama neden oluyordu. Bu da bende belirsiz bir heyecan yaratıyordu ister istemez. Bugün gitmiş olduğum film Getirin Kellesini (Perrier’s Bounty) isimli bir ingiliz gangster komedisiydi. Filme bilet alma […]

  • Festival Kalıntıları: İlk günler

    İstanbul’da yaşayan her sinemasever gibi ben de festival programını sabırsızlıkla beklemekteydim. Neler olacaktı? Nasıl filmler gelecekti? Ne etkinlikler yapılacaktı? Bu minvalde bir sürü soru kafamda dönüyordu. Sonunda karşıma program çıkınca, isimler pek tatmin etmemişti beni fakat konular, yönetmenler vs. incelenince festivalin iyi olabileceği hissi canlandı içimde. Şimdi sıra filmleri seçmekteydi. İstanbul Film Festivali film izlemekten […]