Kategoriler
izlenim

The Guilty: Tıpkısının Jake’lisi

The Guilty ile ilgili ilk konuşulması gereken şey haliyle filmin neredeyse “tıpkısının aynısı” denilebilecek bir yeniden çevrim olması…

Sadece filmin sonuna doğru sekansların sıralaması değişmiş ve bu yüzden filmin son sahnelerinde farklılıklar bulunuyor. Ancak bunun dışında tüm olaylar ve diyaloglar birebir aynı… Bu durum iki farklı şekilde yorumlanabilir:
1.Birebir bir yeniden çevrime ne gerek vardı? Orijinali zaten var!
2.Yapımcılar ve yönetmen Antoine Fuqua, Avrupalı bir filmi ABD izleyecisine ve Hollywood’a göre değiştirmeden eğip bükmeden aynen çekmiş, aferin!

Açıkçası ilk filmi daha önce seyreden biri olarak, son bölümdeki twist’i de bilince “Aynı filmi ikinci kez niye izliyorum?” diye sormaktan kendimi alamadım. Bu sorunun ilk yanıtı haliyle “Dur bakalım Hollywood filmi nasıl katletmiş?” diye meraklanmamdı.

Filmin belirli iyi yönleri de dikkat çekiyor tabi, çok da haksızlık etmemek lazım. İlki Jake Gyllenhaal’un kalburüstü oyunculuğu… Fuqua, ilk filmden farklı olarak çok hareketli kamera kullanımıyla tek mekanı renklendirmeye çalışmış. Bu seçim, kameranın sık sık Gyllenhaal’un yüzünün dibine kadar girmesi demek… Bu sahnelerde her mimiğin, her sözcüğün, her hafif duraksamanın mükemmel yansıtılması oyuncunun büyük başarısı… Gyllenhaal’un oscar adaylığı biraz da akademi üyelerinin ilk filmi seyredip seyretmemesine bağlı, çünkü ilk filmde Jakob Cedergren de iyi bir oyunculuk sergiliyordu.

Filmin ikinci olumlu yönü ise olağanüstü ses cast’ının telefonda verdiği başarılı performans… Riley Keough, Peter Sarsgaard, Ethan Hawke, Paul Dano gibi iyi oyuncular, sadece sesleriyle bile filme önemli katkı sunmuşlar. İlk filmdeki Jessica Dinnage’ın Iben performansına kimse yanaşamasa da, seslendirmenin toplam performansı ilk filmden iyi olmuş.

Filmin konusuyla ilgili BOL SPOILER İÇEREN yorumlara gelirsek…

İki film de aynı şekilde ana fikri korumuş.
Suç nedir, suçlu kimdir, bir insanı suçlu ilan etmek için ne kadar bilgi ve delil gerekir?

Konu, suçluyu ve suçu telefon üzerinden ve sesten belirlemeye gelince, Emily/Iben kendi ruhsal bozukluklarını ve çocuğuna yaptıklarını kamufle edebilmiş. Sadece suç ve ceza konusunda değil, her konuda aramıza teknoloji ve anti sosyalliği pekiştiren sosyal mecralar girdiği için yanlış müdahaleler insanları ölümün kıyısına sürükleyebiliyor. Algoritmada bir veri olduğumuz için, bu veriyi kafasındaki önyargılarla okuyan polis memuru tamamen yanlış sonuçlar çıkarabiliyor. Bir çocuğun ölümünden sorumlu olmasının bütün ağırlığı doğru karar vermesini engelliyor.
The Guilty, sistemin çarpıklıklarını gösterse de bir sistem eleştirisi değil. Yaşanan kötü olayların hepsini insan hatalarına bağlayıp sıyrılmayı başarıyor. Birçok yönüyle iyi bir gerilim olsa da daha fazlasını beklemeyin.

Kategoriler
haber

Ursula K. Le Guin Klasiği Mülksüzler Diziye Uyarlanıyor

Sadece bilim-kurgu değil, edebiyat klasikleri arasında sayabileceğimiz The Dispossessed – Mülksüzler diziye uyarlanıyor.

1212 Entertainment ve Anonymous Content isimli yapım şirketleri romanı bir mini diziye uyarlamak için çalışmalara başladı. Ursula K. Le Guin’in 1974 tarihli romanı Hugo ve Nebula Ödülleri’ni toplamıştı.

Mülksüzler, ikiz gezegenler Anarres ve Urras’ta farklı politik ve ekonomik sistemlerle yaşayanların kaderinin, bir bilim insanının zaman ve uzaklıkları yok eden teorisiyle değişmesini anlatıyor.

1212 Entertainment adına açıklama yapan Joshua Long ve Roberto Grande, “Bilim-kurgu tarihini değiştiren çok az sayıda kitap var. Le Guin’in yakınları uyarlama için bize güvendiği için çok şanslıyız” sözleriyle heyecanını aktardı.

Dizinin yazar ve yönetmenleri henüz belli olmazken, Le Guin’in oğlu Theo Downes-Le Guin’in projenin gelişiminde etkin rol oynayacağı açıklandı.

Kategoriler
izlenim

Squid Game: Yüzümüze Tutulan Kırık Bir Ayna

Hwang Dong-hyuk’un yazıp yönettiği Squid Game, eksileri artıları olan, birçok ayrıntısını övebileceğimiz veya eleştirebileceğimiz bir yapım. Ama Netflix tarihinin en çok izlenen dizisi olma yolunda ilerlemesi, diziyi kalitesinden çok, yarattığı etkiyle de değerlendirmemiz gerektiğini gösteriyor.

Güney Kore sineması ve dizileri, yıllardır çok basit ve insani çelişkileri içeren, önceliklerimizi sorgulatan yapımları önümüze koyuyor. 2019’da hep beraber Parasite’in ne anlatmaya çalıştığını konuştuğumuz gibi, bu kez de Squid Game’i uzun süre tartışacağız. Aslında dizinin yaratıcıları çok didaktik ve söylemek istediğini biraz da abartılı oyunculuklar ve sahnelerle yüzümüze çarpan yöntemler seçmişler. Vermek istedikleri mesajların, insanların hassas noktalarına dokunduğunu da rakamlar gösteriyor. Biraz düz bir şekilde anlatılan bu noktaları listelemeye çalıştık.

İyiler Sonunda Kazanır Şablonu: Squid Game, en baştan beri kazananın kim olacağını hissettiğimiz bir diziydi. Karakterimizi birçok film ve diziden tanıyoruz. Sadece Slumdog Millionaire gibi doğu kökenli yapımlarda değil, Forest Gump, Die Hard gibi filmlerde de “everyman” diye nitelenen sıradan insanların büyük kahramanlara dönüştüğünü görmek mümkün. Hatta Spielberg, Zemeckis gibi yönetmenlerin sinema yaşamlarının büyük bölümünü bunun üstüne kurduklarını söyleyebiliriz. Temiz bir kalbi olan sıradan bir insanın veya polisin, önüne çıkan engelleri ve hayati tehlikeleri iyi niyetiyle aşabileceği inancını pompalayan, sıradan bir Hobbit’in tüm Orta Dünya’yı yüzükten ve insanı kötüye dönüştüren güçlerinden kurtarabileceğini söyleyen anlatılar mutlaka bir hayran kitlesi buluyor… İnsanlara sabretmeyi, tokadı yiyince öbür yanağını dönmeyi, dünyada çekilen dertlerin hepsinin cennette ödüllendirileceği inancını pompalayan dinler de farklı öyküler anlatmıyor belki de… Squid Game’i izlerken hemen hepimiz kafamızın bir yerinde kazananların diğerlerinin ailelerine yardım edeceğini düşündük, bununla kendimizi avuttuk. İyiler sonunda ödüllendirilecek ve başları beladan kurtulacaktı. İyi olan kötüyü alt eder ve sonunda iyi şeyler yapar; bu inancı kaybetmek hepimize ağır geliyor.

Yarışma ve Rekabet Kültürü: Squid Game’in günümüz toplumlarının eğilimlerine paralel bir çizgi çektiği alanlardan biri TV’lerden önümüze yığılan reality veya game show olarak adlandırılan yarışma programları… Evlilikten, en güzel şarkı söyleyene kadar hemen her şeyi yarışma formatına sokan yapımcıları şöhret ve paraya boğan bir sistemin içinde yaşıyoruz. Yayınlanan yarışmalarda ilk turlarda elenen insanların hayallerini, belki de rahat bir yaşam sürmek için son şanslarını kaybedip gitmesine değil, turları geçerek kazananların rekabetine odaklanıyoruz. Squid Game’deki ölümlerle, sayısız yarışma programında elenenler arasında pek bir fark yok. Aslına bakarsanız çoğu yarışmanın kazananlarını bile 1 yıl sonra unutuyor, yeni yarışmaların heyecanlarına kendimizi kaptırıyoruz. Rekabeti seviyoruz, dünyadaki birçok kültür kaybedenlere bir şans daha vermeye değil, kazananları destekleyip ödüllendirmeye odaklanmış durumda… Bu sadece kapitalizmin bir yansıması değil, tarih boyunca durum hep böyleydi belki de…

Militarizm Alegorisi: Yeryüzünde savaşlarda ölen askerlerin çok büyük bir bölümünü, geleceğini sivil hayatta değil, orduda gören insanlar oluşturuyor. Asker olma motivasyonları arasında sadece vatanını sevmek değil, başarısız olduğu hayat kavgasında yeni bir sayfa açma isteği de var. Oyunun görevlilerinin insanlara dağıttığı kartvizitleri askerlik celbi olarak görmek mümkün… Oyunda yaşananların büyük bir bölümü de aralarına sınırlar çizip savaş oyunları oynayan devletlerin insanlara yaptıklarından farksız. Dizinin daha başında Ali’nin oyunu askerliğe benzetmesi, senaryonun bilinçli olarak bu benzerlik üzerine kurulduğunu gösteren ayrıntılardan biriydi. Görevliler arasındaki ast-üst ilişkileri, üniformanın bir süre sonra hayatın ayrılmaz parçası olması ve insanların en sert travmalardan bile etkilenmeyecek şekilde hissizleşmesi bölümler ilerledikçe didaktik anlatımın bir parçası oldu.

Sınıf Ayrımına Atıflar: Squid Game’in benzerlerini Battle Royale, Hunger Games başta olmak üzere birçok farklı yapımda izledik. Ancak sınıf ayrımına atıfları bu kadar düz ve sert yapanına rastlamamıştık. Zengin sınıfın, fakirleri ve çaresizleri oyuncak gibi gördüğü, en kötülerin VIP olarak adlandırıldığı, para dolu bir kürenin ve o kürenin temsil ettiği zenginlik hayallerinin yarışmacıların kafasının hemen üzerinde durduğu bir yapım herkese saçma gelebilirdi. Rakamlar gösteriyor ki insanların büyük bir bölümü “İnsan hayatı oyuna mı döndürülür, bunun dizisi mi yapılır?” diye tepki göstermemiş, “Bakalım neler olacak?” diye devam etmiş. “Şu kadar paran olsa ne yaparsın?” veya “Bu kadar para verseler, şunu yapar mısın?” gibi sorular arkadaş çevrelerimizde sık rastlanan geyiklere yol açar. Bunun temelinde sınıf atlama hayalleri, “Ah bir zengin olsam” serzenişleri bulunur. Borç içinde yaşayan, sistemin “daha iyi yaşam” hayallerini sömürdüğü insancıklar, çevrelerindeki ölümlere ve vahşi olaylara rağmen oyuna devam ediyorlar.

Kaybettiğimiz Saflık?: Baş karakterimiz Seong Gi-hun’un tavırlarını, verdiği tepkileri, yarışmadan önceki yaşamını Raj Kapoor’un Avare’sine benzetmek de mümkün. Lee Jung-jae’nin farklı mimikleri çok iyi taşıyan oyunculuğu, dünyada olan bitene aralıksız şaşıran yüz ifadeleri, yaşlı adam Oh Il-nam’ı harcarken hüngür hüngür ağlayan halleri, Squid Game’i zirveye taşıyan kitleleri etkilemiş görünüyor. Eğitimli, dünyayı görmüş, hırslarına yenilip insanların parasını batırdığı için oyuna katılan Cho Sang-woo’nun vicdanı ile hayatta kalma içgüdüsü arasındaki çelişkiler de saflığın nasıl kaybedildiğini anlatıyor gibi… Abdul Ali’nin ise insanlara güvenmesinin, lekesiz saflığının nasıl cezalandırıldığını acı bir şekilde izliyoruz.

Kaderimiz Bu Mu?: Dizinin ilerleyen bölümlerinde tanıdığımız ve zorlukları tanrıya havale eden karakter üzerinden bir kader ve ilahi güç sorgulaması yapmak da mümkün. Dizi bilinçli bir şekilde kaderini kendi belirlemeye çalışan, ölüm kararlarını bile kendileri alan insanları öne çıkarıyor. “Bu dünyada yalnızız, gittiğimiz yol çıkmaz sokaklarda bitiyor olsa bile kaderimizi kendimiz belirleriz” diyen, özellikle kadın karakterlerin çokluğu, dizinin ilginç yönlerinden biri…

Özellikle son bölümde olayların gelişimi, mantık hataları, dizinin unutulmaz bir yapım olmasının önüne geçse de, hayatı sorgulatan benzer yapımlar için bir yol açtığını düşünebiliriz. İnsanların bitmek bilmeyen psikolojik dalgalanmalarını konu eden bağımsız yönetmenlerden bu tip yapımları daha çok görmek dileğiyle…

Kategoriler
izlenim

Good Time, Uncut Gems ve Yokuş Aşağı Gitme Psikolojisi

Safdie Kardeşler’in farklı tarzları, senaryoları, kurgusu, müzik kullanımı ile sinema dünyasını sallayan iki filmi Good Time ve Uncut Gems’in ağzımızda tanıdık bir tat bırakması boşuna değil. Filmleri rahatı yerinde, izole bir hayat yaşayan ve dünyanın durumuyla pek ilgilenmeyen insanlar “Su testisi su yolunda kırılır” diyerek ve çok bilmiş bir tavırla izlemiştir büyük ihtimalle… Dünyanın durumunu görenler, ülkemizde olan biteni takip edenler, Connie Nikas ve Horward Ratner’ın psikolojilerini çok iyi anladılar.

Dünyanın birbirinden cahil ve yetersiz liderlerin elinde nereye gittiğini tahlil eden herkes iki filmin iki karakteriyle gezegenimiz arasındaki paralellikleri çok rahat bir şekilde kurabildi. Bir ülkenin siyasi ve ekonomik durumunun veya bir futbol takımının üst üste mağlubiyetler alarak ligin alt sıralarına doğru inmesinin psikolojisi genel olarak aynı. Ülkeleri birbiri ardına savaştan savaşa, gerilimden gerilime sokan, ekonomideki borç dengesini oradan buradan yeni borçlar alarak kapatmaya çalışan hükümetleri gördükçe, Nikas ve Ratner’ın çırpınışları gözümüzün önüne geliyor bir süredir.

Aronofsky’nin The Wrestler’ında izlediğimiz Randy “The Ram” Robinson’ın, Midnight Cowboy’un Buck ve Ratso’sunun gibi veya iki yıl önce Parasite’teki tüm ailenin yaşadığı gibi, bir kez düşmeye başlayınca, durmak çok zordur.. Tepeden aşağı yuvarlanırken gördüğünüz her dal güvenilir gelir ve tutmaya çalışırsınız. Uçurumda kök salmaya çalışan bir ağaç, sizin yükünüzü taşıyacak güçte değildir.

Günümüzün rekabet koşullarında, siyasetinde, iş hayatında, herkesin birbirini yemek ve ayağını kaydırmak için fırsat kolladığı ortamlarda, hatta bazen aile içinde bile düşüşü yavaşlatmak pek mümkün değil. Kapitalizm hep “Başaracaksın, her zaman ümit var” hikayeleri anlatmayı sever ama dünyanın haline baktığınızda toplu bir aşağı yuvarlanma ve çöküş görüyorsunuz. “Hep beraber zengin olacağız, refah içinde yaşayacağız, mutlu sonlar bizim olacak” yalanlarını artık pek kimse yemiyor. Connie Nikas’ın bir anda önüne çıkan LSD zulası veya Howard Ratner’ın Afrika’dan gelen, bir anda herşeyi düzeltecek elması gibi mucizevi fırsatlar da çıkmıyor kimsenin önüne…

Birdenbire zengin olma şansı getiren, kolay fırsatlar çoğunlukla bedelleriyle birlikte gelir. Kısa sürede zengin olmanın yolu yüksek riskler taşır ve genelde en kötüsü başa gelir. Good Time ve Uncut Gems’i sinematik yönleriyle uzun uzun konuşabilir, yönetmenlik veya oyuncular konusunda yorumlar yapabiliriz. Görüşler değişebilir, kimine Safdie’lerin sinema grameri ağır gelebilir. Ama sonuç olarak iki film de çok sonrasında izleseniz bile yokuş aşağı gitmenin psikolojisini çok iyi yansıttıkları için çok değerli yapımlar.

Kategoriler
izlenim

Artıları – Eksileri: Malcolm & Marie

Malcolm & Marie, Sam Levinson’ın eksiklerine rağmen pandemi koşullarında çektiği vasatın üstünde bir yapım olarak dikkat çekiyor.

Artıları

– Film, Hollywood’un egosantrik karakterlerini, iki güçlü egonun aynı mekanda başbaşa kaldıklarında yaşayabileceklerini iyi bir şekilde ekrana yansıtmış. Endüstrinin yönetmenler ve oyuncular üzerinde kurduğu baskıyı film boyunca hissedebiliyoruz. Hollywood’da başarı ile sanat arasında kalın bir çizgi olduğunu iyi aktarmış.

– Filmin altmetninde baskın erkek egosunun yetenekli bir kadına olanak tanımaması, kendini kurtarıcı ve büyük bir yaratıcı olarak gören bir erkeğin, sevdiği kadına bir teşekkürü bile çok görmesi olduğunu söyleyebiliriz. Malcolm’ın Marie’nin haklı eleştirilerini doğrudan saldırılar olarak ele almasıyla oluşan çekişme hali, Malcolm’ın “Bırak da büyük zaferimi kutlayayım” tavırları başarıyla aktarılmış.

– Filmin önemli artılarından biri Zendaya’nın oyunculuğu… Senaryonun temposunu kaybettiği anlarda izleyici Zendaya’nın başarıyla çizdiği karakter sayesinde öykünün içinde kalabiliyor. Marie karakterinin daha derin bir şekilde yazılmamış olması da Zendaya’nın oyunculuğuna gölge düşürmüyor.

– John David Washington’ın da kötü bir oyunculuk sergilediğini söylemek zor. Belirli sahnelerde yeteneklerini ortaya koyuyor. Karakterin ruh halinin değişimlerini yansıtmada biraz sorun yaşadığını söyleyebiliriz.

– Filmin başrollerinden birinin de ikilinin konuşmalarını ve kavgalarını sürdürdüğü ev olduğunu belirtmeliyiz. Levinson, kısıtlı olanaklarıyla başarılı bir mekan kullanımına imza atmış. Filmin siyah-beyaz oluşu da ışık ve gölge oyunlarına olanak tanımış.

Eksileri

– Film, pandemi koşullarında çekildiği için upuzun bir diyalog olarak ele alınmış. Belki imkansızlıklar senaryoyu ve filmi bu hale getirmiş olabilir ama izleyicinin aklında sık sık “Bir tiyatro oyunu olsa daha iyi olurdu” düşüncesi geçiyor.

– Sam Levinson’ın film eleştirmenleri ve endüstrisine Malcolm’ın ağzından sık sık yüklenmesi başta doğru noktalara parmak basılmış olsa da bir süre sonra sıkmaya başlıyor. Özellikle eleştirmenlere bu kadar tepkili bir karakterin ilerleyen bölümlerde durmadan telefonuna bakması, onların gözünde başarılı olduğu için bu kadar sevinmesi çok inandırıcı değil. Bir süre sonra Malcolm’ın değil de Sam Levinson’ın şikayetlerini dinlediğimiz hissine kapılıyoruz.

– Diyalogların aktarış biçimleri de bir süre sonra inandırıcılığını kaybetmeye başlıyor. Manifesto okur gibi konuşan karakterler Marie’nin filmin sonundaki duygu dolu konuşmasıyla biraz toparlıyor gibi. Ama filmin ortasında karakterlerin aklına geleni söylemek yerine, daha önce hazırladıkları yazılı metinleri okuduğu hissi izleyiciyi sarıyor.

– Mükemmel eleştiriler alan bir filmin gala gecesinde ne oyuncuların, ne yapımcıların, ne de medyanın yönetmeni bir kez bile aramaması, kutlamaması, senaryoya ekstra isimlerin telefonla bile dahil edilmemesi, öyküyü tekdüzeleştirmiş.

Kategoriler
izlenim

The Crown: Kraliçe Boomer’ın Maceraları Sürüyor

Kraliçe İkinci Elizabeth, doğum tarihi itibariyle Baby Boomer kuşağına tam uymuyor. Ondan bir önceki Silent Generation (Sessiz Nesil), 1926’daki doğum tarihine daha yaklaşık. Hızla 100 yaşına yaklaşan kraliçenin hayatını aktaran The Crown, dördüncü sezonunda da, doğum yaşı tam tutmasa da en büyük Baby Boomer’ın yaşantısından kesitler sunmayı sürdürüyor.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kapitalizm ve tüketim patlaması içine doğan, ardından soğuk savaşın gerilimlerini yaşayan, Kore ve Vietnam gibi bölgesel ama büyük etkileri olan savaşlara tanık olan nesillerin davranış biçimleri hakkında hala çok şey yazılıp çiziliyor. Biz bu yazımızda Kraliçe İkinci Elizabeth’i ve dizisini anlatmaya çalışalım, Boomer’larla paralellikleri siz kurarsınız.

Batı ve doğu monarşileri, 1800’lere kadar yönetim gücünü ellerinde bulundurduğu için, iktidarı paylaşmak isteyenlerin cinayetlerine, darbelerine, zehirlenmelere, kardeş katliamlarına çok sık sahne oluyordu. Batıda 1800’lerle başlayan demokratikleşme ile birlikte sembolik bir statüye evrildiler. Çoğu ülkede gereksiz veya tehlikeli bulundukları için kaldırıldılar. İngiltere, Magna Carta’dan bu yana kamaralar/meclisler ve kral/kraliçelerin yönetimi paylaştığı farklı bir geleneğe sahip olduğu için saraydan vazgeçmeye gerek duymadı. Kralları, kraliçeleri, prensleri, prensesleri ve bir dolu aristokratı olduğu gibi dondurdu ve vitrine koydu. İngiliz Kraliyet Ailesi, 200 yıldır pastane vitrinindeki renkli, bol süslü pastalar gibi, görenleri içeri davet etmeye yarıyor.

İçinden 54 ülke çıkan bir imparatorluğun, gücü elinden alınmış aileleri olarak monarşi oyununu sürdürüyorlar. Geleneklerini, 1000 yıllık anlamını yitirmiş kurallarını koruyarak, kendilerinin şanslı diğerlerinin zavallı olduğu ön kabulüyle yaşamlarına devam ediyorlar. İngiliz hükümetleri de büyük toprak sahiplerinin hala aristokratlar olması, kraliyet ailesinin iyi turizm geliri getirmesi ve The Crown’da örneklerini gördüğümüz gibi uluslararası ilişkilerde arasıra etkin olması nedeniyle monarşiyi kaldırmıyor.

Elizabeth II, bu dünyada yaşayan insanların neredeyse yüzde 90’ının İngiltere Kraliçesi olarak gördüğü tek isim. Beklenilenden uzun yaşaması, krizlerden çok sesini çıkarmayarak başarıyla sıyrılması, “Bize dokunmasınlar da istediklerini yapsınlar” mantığıyla kendisini ve ailesini korumaya almasıyla tarihin en uzun süre taç taşıyan isimlerinden biri oldu. Boomer gibi davranan ve en çok desteği de hala Boomer’lardan alan bir hanedanı sürdürüyor.

Aile olarak The Crown’ın çok iyi yansıttığı klostrofobik, 1600’lerden günümüze ışınlanmış Buckingham’ın içinde değişimlere ve dönüşümlere uzak bir şekilde yaşamlarını sürdürüyorlar. Dizi boyunca İngiltere’nin başta müzikte olmak üzere yaşadığı büyük kültürel değişimi göremedik. Beatles, Rolling Stones, Led Zeppelin, 80’lerin punk kuşağı, Sex Pistols, The Clash ve hatta kraliçenin ismini taşıyan The Queen’i bile tam duymadık. Üçüncü sezonda saygı gösterilen ancak yaptıkları hak ettiğinden az yansıtılan Harold Wilson’ın önemli değişimlerini de (kilisenin kanunlarını zayıflatmak, LGBTİ kimliklerinin suç olmaktan çıkması) tam anlayamadık. Dördüncü sezonda ise güç, para ve kapitalizm delisi Margaret Thatcher’ın yarattığı korkunç etkiyi hissedemedik. Bu durum yapımcıların veya Netflix’in suçu değil. Kraliçenin hayatında, anılarında fazla yer tutmadığı için bu konular The Crown’ın konusu değil… Kraliçe İkinci Elizabeth bir boomer ve ona göre yaşıyor.

The Crown’daki meseleler genel olarak bir mahalle dizisinde veya şimdilerde ülkemizde moda olan şirket dizilerinde görebileceğimiz sorunlar. Kim kimi aldatmış, kim kiminle evlenmiş, baba öldükten sonra şirketin başına kim geçecek gibi sorunları tabi biraz büyük ölçekte izliyoruz. Avcılıkla ve atlarla kafayı bozmuş hanımağamız, pardon kraliçemiz, kendi imajına hiçbir zarar gelmesin diye yakınlarının mutluluğunu hiçe sayıyor ve bunu da “Monarşizmi korumak” olarak satıyor.

İlk sezonlarda Claire Foy, son iki sezonda da Olivia Colman’ın mükemmel canlandırdığı gibi, önemli sorunlar karşısında donup kalan ve genelde kendini korumak için kararlar alan kraliçe, ülkede değil ama aile üzerindeki hükmünü sürdürüyor. Dizinin ve kraliyet ailesinin esas yıldızı aslında Prenses Margaret denebilir. Vanessa Kirby ve Helena Bonham Carter’ın canlandırdığı Margaret, sarayda içinde biraz aşk, saygı ve insanlık olduğunu hissettiğimiz tek karakter. Doğar doğmaz kimin başa geçeceği, kimin hayatını sıra beklemekle sürdüreceği belli olduğu için kendini zorlamayan bir sürü pek zeki olmayan çocuğun yarattığı sorunlar da ailenin ve dizimizin tuzu biberi gibi…

İlk iki sezonda Matt Smith’in canlandırdığı Prens Philip “outsider” pozisyonundaydı. Dördüncü sezonda ise Prenses Diana’yı izledik. İkisinin sahneleri Charles-Diana sahnelerinden daha heyecanlı ve anlamlı gibiydi. Ancak özellikle Diana’nın Buckingham’da yarattığı etkinin tam iyi yansıtılmadığını söylemeliyiz. O dönemleri yaşayanların da hatırlayacağı gibi Diana popülerlikte sadece Charles’ı değil, Elizabeth’i de büyük farkla geride bırakacak bir seviyeye gelmişti.

Dördüncü sezonu kısaca özetlemek gerekirse de Thatcher ve Diana’yı derinlemesine tanıyıp motivasyonlarını anlayamadığımız, Charles’ın bu kadar yetersiz ve kötü gösterildiğine şaşırdığımız (gerçekte kır yaşamını seven ve pek modern olmayan ailenin içinde en kültürlü isimdir), geçtiğimiz sezonlarda olduğu gibi uluslararası krizleri tam izleyemediğimiz bir sezon oldu. Falkland Savaşı’nı tayfaların marş söylemesi ve arşiv görüntüleriyle geçiştirilmesi, Thatcher’ın yarattığı Brixton gibi ayaklanmaların isminin bile geçmemesi ve IRA’in sadece Prens Mountbatten’ı öldüren bir hareketmiş gibi anlatılması zayıf bir sezon izlememize neden oldu.

Umarız günümüze iyice yakınlaşacağımız 5 ve 6. sezonlarda Buckingham’ın dışına biraz daha fazla çıkarız.

Kategoriler
izlenim

Bir Başkadır: Anti-Empati Cumhuriyeti

Ülkede konuşmak, tartışabilmek, fikir alışverişi yapabilmek uzun süredir unutulmuş meziyetler. Göçle hallaç pamuğu gibi atılmış milyonlar, birbirine karışmış çorba olmuş oradan oraya savrulurken kendini kaybetmiş kitleler, yaşadığı kentte bile hayatı boyunca 10 tane semt, mahalle değiştirmiş, kök salma yeteneğini kaybetmiş insanlar. Bir Başkadır, tuhaf hallere düşmüş, çoğunluğun ne yaşadığını bilmeden yuvarlanıp gittiği memleketimizden insan portrelerini sıralıyor önümüze…

Diziden bahsetmeye başlamadan önce ilk olarak tespitlerimizi ve tebriklerimizi sıralayalım. Berkun Oya, oyun yazarlığında da, dizi ve film senaristliğinde de memleketin nevrotik hallerine karşı basit ama aynı zamanda sürdürülmesi dikkat ve çaba isteyen bir yaklaşımla hareket etti. Onun yazdığı insanlar karşı karşıya oturuyor, konuşuyor, soruyor, merak ediyor, birbirlerine kızıyor, bağırıyor, sevgi sözcükleri sıralıyor. Minimum düzeyde de olsa sosyal ilişki kurma beceresi gösteren insanları yazdı hep. İnandırıcı bir senaryo yazmak, karakterlerin izleyiciye doğal gelmesini sağlamak için en temel beceri ise kendisini o insanların yerine koyabilmek, onlar gibi düşünebilmek. Hangi durumlara, hangi tepkileri vereceğini bilmek, onların sosyal çevrelerini, psikolojik durumlarını incelemek.

Günümüz yerli filmlerine ve dizilerine baktığımızda iletişimsizlik üzerine kurulmuş, yazılmış, bitmek bilmeyen bakışmalarla birbirlerine bir şey diyemeden susup duran karakterler sıralanıyor önümüze… Diğer yapımlarda, karşı karşıya oturup konuşabilen insanların cümleleri genelde ülkemiz senaristlerinin kendi iç dünyalarını ve korkularını yansıtıyor. Berkun Oya, olağanüstü bir tahlil yeteneğiyle konuşabilen, sussa bile çok şey anlatabilen, fantastik gibi gelse de gerçeğe çok yakın karakterler yarattı ve yaratmaya devam ediyor.

Bir Başkadır’a dönersek… Herkesin bildiği gerçekle başlayalım. Yaşadığımız ülke şu anda iki ana kutupla tanımlanıyor. Bir kesim diğerini cahil diye aşağılıyor. Diğer kesim de kendilerini cahil diye aşağılayanları duygusuz ve köksüz olarak görüyor. Bu iki kesimin dışında da çok sayıda alt grup var. Kentlerin yarattığı jungle’lar içinde kendi kabilelerine kapanmış insanlar, konuşamıyor, dertlerini paylaşamıyor. Bu durum hepimizin bildiği ve artık kabullenmeye başladığı ağır bir problem…

Dizinin hemen başında, Meryem ve Peri’nin kişiliğinde toplumun bu konuşamayan iki kesiminin bir seansta karşı karşıya gelmiş olarak görüyoruz. Aslında hepimize fantastik gelebilecek bir karşılaşma… Meryem de, Peri de, karşısındakiyle nasıl iletişim kuracağını bilmiyor. Meryem, sosyal ve çenesini tutamayan bir insan olarak, donuk ve hissettiklerini anlatamayan Peri’nin dünyasını daha ilk seansta sarsıyor. Ve bir zincirleme reaksiyon başlıyor. Birbirleriyle bir şekilde bağlı karakterler hayatlarında sarsılmaz olarak gördükleri, dışarıya karşı inançla ve hırsla korudukları dengelerini yitirmeye başlıyorlar. Travmalar, eziklikler, ailelerle yıllardır konuşulamayıp halıların altına süpürülmüş sorunlar, kent yaşamının dayattığı zorluklar ortaya dökülüyor.

Meryem, bir sosyal ilişki anarşisti… Sorularını sormaya başladı mı, karşısındaki insanı ya rahatsız ediyor, ya da düşünmeye sevk ediyor. Dizinin sonuna geldiğimizde birçok sorunun onun sayesinde gün yüzüne çıkıp çözüldüğünü görüyoruz. Peri ise kendine çok iyi bir hayat tasarladığını düşünüp, aslında bir buzdolabının içinde yaşayan bir kadın…

İki kadının sosyal çevresi ve dokunduğu insanlar arasında dolanmaya başladığımızda ilk dikkat çeken haliyle Yasin. Kendisini askerdeki göreviyle tanımlayan, geri döndüğü hayatta başarısız olmuş, işini kaybetmiş, önünde bir pusula olmadan duygularına göre doğru olanı yapmaya çalışan genç erkek figürümüz. Ekranda görmesek de çabuk parladığını, şiddete yatkın olduğunu anlıyoruz. En basit hayalleri bile elinden alınmış, kahraman olmak için yetiştirilip kenara atılmış milyonlarca insan gibi kızgın. Hayattaki tek mutluluğu Ruhiye ise ülkemizde birçok kadının yaşadığı travmaları atlatamayan, sıkışmış ruhunun etkisiyle kendisine ve çevresine zarar veren bir karakter. Meryem, Yasin ve Ruhiye’nin iki çocukla birlikte kapandığı ev ise toplumun bir kesimine uzak bir ülke, başka bir kesimine hayatın acı gerçeği gibi gelecek kadar gerçek.

8 bölüm içinde Peri, Meryem, Yasin ve Ruhiye dışındaki karakterleri istediğimiz kadar yakından tanıyamıyoruz. Hepsinin altyapısı oluşturulmuş karakterler olduğu gerçek ancak olayların gelişimi bizi onların hayatının içine fazla sokamıyor. İkinci sezon olacak mı bilinmez ama Gülbin başta olmak üzere Hilmi, Ali Sadi Hoca, Hayrunnisa, Sinan daha üzerine söz söylenebilecek, daha uzun konuştuklarında bize daha çok şey anlatabilecek karakterler.

Dizinin birçok ayrıntısının da çok iyi tasarlandığını söylememiz gerekiyor. Farklı toplum kesimlerinin evlerindeki ayrıntılar, çok iyi bir sanat yönetimiyle önümüze serilmiş. Müzik kullanımı ise tek kelimeyle olağanüstü…

Başkasını dinlememeyi, kendi kozasına çekilip saçmasapan hiyerarşiler içinde kaybolmayı marifet sayan insanların özellikle dizideki diyaloglardan öğreneceği çok şey var. Berkun Oya, kendisini birçok başka insanın yerine koymuş, onları anlamaya çalışmış, iyi bir dizi hazırlayıp getirip önümüze koymuş. Başka insanları dinlemeye tahammülünüz kalmadıysa bile en azından küçük bir gayretle de olsa Bir Başkadır’ı izleyin. Bir Başka olanın hala Bizim Memleketimiz olup olmadığına birlikte karar verin.

Kategoriler
izlenim

The Devil All The Time: Tanrının Unuttuğu Nedir?

Dünyanın farklı yerlerinde “Tanrı Nedir?” sorusunu insanlara yöneltirseniz, yaşam tarzlarına, hissettiklerine, ekonomik durumlarına göre farklı yanıtlar alırsınız. Bazen alacağınız yanıtlar hoşunuza gitmeyecek, sizinle aynı görüşleri paylaşmayanlar da tabi ki olacaktır. Dünyanın bazı bölgeleri ise ekonomik koşullar, toplumsal yapının çürümüşlüğü gibi nedenlerle “tanrının unuttuğu” yerler olarak nitelenir. Bu bölgelerde tanrının işlevi bellidir. Başkasına yapılacak kötülükler için sık sık kullanılan bir kılıf. The Devil All The Time, dinin ve tanrının inanç değil, kullanışlı bir araç olduğu bir bölgeden öyküler anlatıyor.

İki dünya savaşı, arada bir büyük ekonomik buhran yaşamış ve aynı hızla soğuk savaşa girmiş Amerika’nın tanrısı 1950li yıllarda da para ve kapitalizmdi. Dolayısıyla Amerika için tanrının unuttuğu yerler dediğimizde parıltılı kapitalizminin, büyük şirketlerinin, federal hükümetinin pek uğramadığı yerleri anlamamız gerekiyor. Halkının bataklıklarla dolu coğrafyada her türlü temel ihtiyaç ve duygudan uzak yaşadığı yerlerdeyiz. Kapitalizmin sadece savaşlarına asker, sağcı-faşist politikalarına seçmen aradığı zaman aklına geldiği bir bölgedeyiz.

Filmin uyarlandığı romanın yazarı Donald Ray Pollock, filmin geçtiği Knockemstiff’te büyümüş, Mead Paper Mill’de işçi ve kamyon sürücüsü olarak çalışmış bir isim. Yani olayları, insanları, binbir türlü sapıklığı, kan donduran cinayetleri, içeriden bir gözün kaleminden öğreniyoruz. Antonio Campos, Arvin karakterini filmin sonuna doğru biraz öne çıkarması dışında kitaba pek dokunmamış. 35mm film ve karanlık lenslerle, dönemi ve kasveti iyi yansıtmış. Bu türe “gotik” denmesi boşuna değil. Bir germen halkı olan gotların yaşadığı Orta Avrupa’nın karanlık ormanlarına benzer bir coğrafyada geçiyor filmimiz. Ağaçların ve yeşilin bile içinizi açamadığı, doğanın donuklaştığı, nemin de etkisiyle insanların kalplerinin küflendiği bir ortamda karakterleri izliyoruz. Okuldan çok dini yapının, eğitimden çok cahil insanlardan oluşan cemaatlerin baskın olduğu bir paralel evrendeyiz.

Film genelde gazetelerin üçüncü sayfasında yer alan haberlere benzer olaylara sahne oluyor. Sevgi dolu bir baba, savaşta yaşadıkları ve karısını kanserden kaybetmesiyle canavara dönüşüyor. Aşırı doz hristiyanlıktan kafayı yemiş katiller yollarda, evlerde kol geziyor. Kilisenin yeni gelen genç papazı bir pedofil, bölgenin adalet sağlaması gereken şerifi işbirliği yaptığı mafyadan bile kirli ve sert bir figür. Kadınlar şiddetin yarattığı çaresizlik içinde tanrıya sığınmaya çalışıyorlar ama bu sayede dini kullanan her manyağın ağına çok kolay düşüyorlar. 2 saate yakın bir süre içinde “Bu kadar da olmaz” dediğimiz her olay yaşanıyor ama sonra ülkemizde benzer coğrafyalarda yaşananlar aklımıza geliyor. Karakterlerin insanlığın en karanlık yönlerini din örtüsüyle kapatmalarını izliyor ve bir kez daha boğazımız düğümleniyor.

Çok değil 5 yıl önce filmin kadrosunu görseniz, ya bir gençlik komedisi, ya da genç kızları ekrana bağlayacak bir film olduğunu düşünürdünüz. Ama köprünün altından çok sular aktı. Robert Pattinson başta olmak üzere Tom Holland, Bill Skarsgård, Haley Bennett, Riley Keough, Sebastian Stan, Mia Wasikowska, Eliza Scanlen “gençliğin sevgilisi yıldızlar” olarak değil, iyi oyuncu olarak anılmak istediklerini son dönemlerdeki rol seçimleriyle gösteriyorlar. Film boyunca “bu rolde olmamış, sırıtmış” diyebileceğimiz tek bir oyuncu göremiyorsunuz. Ödül sezonunu elleri boş geçerlerse, bu daha çok filmin ve senaryonun iç karartıcılığından kaynaklanacaktır. Robert Pattinson’ın karanlık karakterleri git gide daha iyi canlandırması da ayrıca dikkat çekici…

Filmin Türkiye’de ve ABD’de sosyal medyadaki yankılarına bakıldığında, din kavramını kötülemekle suçlandığını da görmeniz mümkün. Bu eleştirileri yapanlara hatırlatmak lazım: Bir insan veya topluluk, bir dine mensup diye otomatikman iyi olmaz. Kötülükleri de sadece inandıklarından kaynaklanmaz, genelde birden fazla etken vardır. Din, fanatikleşmeye müsait her olgu gibi sömürüye gayet açıktır. Özellikle ülkemizde yaşayan biri bunu görmüyorsa, gözlem ve yaşadıklarından sonuç çıkarma yeteneklerini sorgulamasını önermekten başka yapacak bir şey yok.

Kategoriler
izlenim

I’m Thinking of Ending Things: Düşünüyorum ve Üşüyorum!

“I’m Thinking of Ending Things”… Hayattan, dünyadan, aşktan beklentim hep düşüktü… Annemin dediği gibi, pek bir yeteneğim yoktu ama çok çalışarak açığı kapatıyordum. Ama yeterli miydi? Hayır… Bu yüzden bazı şeyleri bitirmeye karar verdim…

(Yazının bundan sonrası filmin sonuyla ilgili sürprizler içerir)

“Küçük bir kasabada büyüdüm. O kasabadan pek dışarı çıkamadım. O kasabada öldüm. Aslında iyi bir insandım. Kadınlar bana baktıklarında iyi bir insan görüyor olmalıydılar. Güvenilir, sıcak, beraber çok şey paylaşabileceğin bir insan. Küçükken çok okudum, resim çizmeye çalıştım ama en başta babam beni anlamadı. Ressam olmayı düşledim, şiirler yazmayı hayal ettim, kuantum fizikçisi olabilmek için yeterli bilgim vardı diye düşünüyordum. Kendimi akıllı göstermek için Trivia gecelerine katılıyor, oradaki zeki kadınlara kendimi anlatmaya çalışıyordum. Ama hep gereğinden fazla çabaladığımı gördüler ve benden uzaklaştılar. Akıllı bir kadınla tanışıp, hayatımı beraber geçirsem ne kadar güzel olurdu. Çok güzel olanlarda garip bir iticilik vardı hep, dondurmacıdaki o kız… Onun da hayatı zor olmalı tabi ama iki yüzlü davranıp insanları üzmesine gerek yoktu. Akıllı kızlar iyiydi… Onlarla beraber olmalıydım.

Hayatımı hep aynı kasabada geçirdiğimi söylemiş miydim? Hep buradan kurtulmak istedim. Kasabanın dışından güzel ve akıllı bir kızla birlikte olurdum belki. Onu ailemle tanıştırmak için kasabaya getirirdim. Yol boyunca filmlerden, sinemadan konuşurduk. Arada düşüncelere dalardı. Belki de beni terk etmeyi düşünürdü. Ya da ben fazla evhamlanıyor olabilirim. Bilmiyorum. Kasabadan kurtulamadım ama… Hasta anneme, bunayan babama bakmak zorunda kaldım. Evin bodrumuna kaldırdım bütün hayallerimi ve şehir dışından akıllı bir kadına aşık olma ihtimallerimi…

Dediğim gibi… Aynı kasabada yaşadım hep… Kurtulamadım. Kasabanın okulunda bir temizlik görevlisi olarak, hayaller kurarak, bazen ne kadar akıllı olduğumu insanlara gösterebilmek için kitaplar okuyarak, şiirler yazmaya çalışarak geçirdim yaşamımı. Ne “Woman Under the Influence”ın eleştirisini, ne de okuduğum şiirleri anlayamadım ama… Yeteneğim ve kapasitem yoktu. Annemin dediği gibi aradaki farkı çalışarak kapamaya çalıştım. Ama yetmedi… Mutlu olamadım. Bir gece hayatımı, çalıştığım okulun parkında, kontağı kapatarak ve kendimi soğuğa terk ederek sona erdirdim. Son hayallerim, hayatımın aşkıyla dans ettiğim bir sahneydi. Nobel Fizik Ödülü’nü aldığım ve John Nash’in Beautiful Mind’da yaptığı konuşmayı tekrarladığım bir törendi. Oklahoma’nın şarkılarını söylemeliydim herkese. Olmadı… Kimsenin hayatında bir iz bırakamadan, göçüp gittim…”

Charlie Kaufman, nasıl düşündüğümüzü, nasıl rüyalar gördüğümüzü, nasıl hayaller kurduğumuzu çok iyi bilen bir insan… Duygularımızın ve düşüncelerimizin kodları varsa çoktan çözmüş. Hissettiklerimizi, hissedebileceklerimizi, hayal kırıklıklarımızı, kızgınlıklarımızı, krizlerimizi ve bazen de mutluluklarımızı kağıda dökme yeteneği en üst düzeyde… Yazdığı ama kendi çekmediği filmlerden sonra yönetmenliğe geçince, yazdığını sinemaya yansıtma yeteneklerinin de en üst düzeyde olduğunu gördük. Perdeye yansıttığı şeyler hiçbir zaman olaylar olmadı ama… En temel insani duyguları, kafa karışıklıklarını, yıkılan hayallerimizi gördük. Bu kez bir kitap uyarlamasıyla karşımıza çıkacağı için kendisini sınırlayabileceğini de düşündük ama Iain Reid’in romanını çok iyi çözümleyerek hikayesini büyütmüş.

I’m Thinking of Ending Things, intihar eden bir temizlik görevlisinin son anlarını, son düşüncelerini, en insani duygularını, hayalleriyle yaşayan iyi bir insanın çaresizliğini bizlere yansıttı. Tabi bu benim anladığım… Belki bambaşka bir öyküye rastladınız izlerken. Kaufman senaryolarını izlerken, farklı şeyler görmek ve anlamak gayet doğal. Ucu hem açık, hem de kapalı bir senaryoyla başbaşa kaldık. Daracık bir ekranda hikayesini anlattı belki ama ekranın dışında kalan karanlıkta neler olabileceğini de hissettirdi.

Hayat, istenilince bitirilmeli mi? Zamanın büyük bir hızla cehenneme doğru yol alan treninden atlama olanağı yok mu? Kapana kısılmış hayatlarımız hakkında tam olarak ne düşünüyoruz? Film sona erdiğinde kafanız bu ve buna benzer binlerce soruyla dolu bir şekilde kala kalıyorsunuz. O sorularla ne yapacağınız artık size kalmış.

Kategoriler
haber

The Tender Bar: George Clooney Yine Kamera Arkasında

George Clooney, The Tender Bar isimli roman uyarlamasıyla yeniden kamera arkasına geçecek. J.R. Moehringer’in bir gencin büyüme öyküsünü anlattığı aynı isimli romanından uyarlanacak filmde yapımcı koltuğunda Clooney’nin daha önceki filmlerinde olduğu gibi yine Grant Heslov oturacak.

Filmin en güçlü yönlerinden biri senaristi… The Departed ile uyarlama oscar’ını da almış bir isim, William Monahan, senaryoyu uyarladı ve Clooney’e teslim etti.

Radyo DJ’i babası küçükken kayıplara karışan New York’lu bir gencin, arkadaşlığı babasının yakın arkadaşlarında bulmasını izleyeceğiz.

Kategoriler
izlenim

Netflix, Yanlış Algılar ve Sansür

İşbu yazı Netflix veya herhangi bir dijital platformun avukatlığını üstlenmek için yazılmamıştır. Ancak özellikle algı sorunu yaşayan bazı kitlelerin devamlı aynı komplo teorileri üzerinden ürettiği argümanlar, sansürü teşvik eden bir düzeye geldiği için küçük bir hatırlatma yapma ihtiyacı doğmuştur. Boş ve anlamsız iddiaları sıralayıp, bir mantık süzgecinden geçirerek yanıt vermeye çalıştık.

Netflix, LGBTİ+ ve Farklı Düşünceleri Yaymak İçin Mi Kuruldu!?!

CIA’in ve ABD hükümetlerinin bizzat kullandığı, savaş zamanlarında propaganda filmleri için birlikte çalıştığı, seksist, ayrımcı alt metinlerle beyin yıkamaya çalıştığı kurumun adı Netflix değil Disney’dir. Disney’in kuralları ve yayın politikası da bellidir: Hedef kitle ailedir, amerikan/hristiyan mazbut ailelerin izleyebileceği filmler çeker. Beyaz amerikan hristiyan aileleri veya dünya üzerindeki diğer muhafazakar toplulukları rahatsız edecek içerikler, kapıdan içeri bile giremez…

ABD’nin büyük sinema zincirleri Disney ve benzeri şirketlerin yapımlarını gösterir. Amerikan ulusal TV kanalları, gece yarısına kadar Disney ve benzeri yaklaşımdaki yapımları yayınlar. Amerika’nın ve dünyanın en az yüzde 60’ı Disney ve muadilleriyle kontrol altında tutulur. Apple da aynı yolu izleyeceğini AppleTV+’ın daha açılışında duyurmuştu. Hedef kitlesi aile olan, daha az eğitimli ve tutucu kitleye ürün/hizmet satmak isteyen sponsorlar da milyar dolarları buraya akıtırlar.

Peki Netflix Neden Aynı Yoldan Gitmiyor?

Çok basit bir kapitalist yaklaşımla Disney ve muadillerinin hedef kitlesine girmeyen önemli sayıda insan olduğu için… LGBTİ+ kitleler büyük sinema salonlarında ve açık ulusal TV’lerde kendi hayatlarını anlatan, beğenilerine uygun bir içerik bulamıyorlar. Tüm dünyadan, farklı ülkelerden yapımlar izlemek isteyenler, bu ihtiyaçlarını ana akım medyadan ve sinema salonlarından karşılayamıyorlar. Festival izleyicileri yılın belirli zamanlarında farklı filmleri izleyebiliyor ama yılın tamamında böyle bir olanakları yok.
Netflix, özgürlükçü bir yapı olduğundan değil, gayet kapitalist hedeflerle, genel dağıtımda istediğini bulamayanlara yönelik içerik sunuyor. Gelirlerini Avengers izleyicisinden değil, Sex Education’ın, La Casa De Papel’in kitlesinden elde etmeyi seçiyor. Kısacası farklı içerikler bekleyen kitleler olduğunu, bu insanlara internetin de hızlanmasıyla evlerinde hizmet götürebileceğini keşfetmiş ve yatırımını buraya yapıyor. Netflix’in farklı bulduğunuz, kendinize uygun olmadığını düşündüğünüz içeriklerini, köşedeki X butonuna basarak kapatmanız gayet kolay. Ama farklı içerikler izlemek isteyenlere yasak koymaya hakkınız yok.

Netflix Kitleleri Etkilemiyor mu?

LGBTİ+ bireylerin, varoluşlarını, kimliklerini kabul etmek istemeyenler, insanların yaşamlarını hala “tercih” zannedenler, dizi izlemenin kitleleri etkilediğini zannediyor olabilir. Ama hiç kimse kendi kimliği ve varoluşu öyle değilse Netflix dizisi seyredip cinsel kimliğini belirlemez. LGBTİ+ yayınlar çok izleniyorsa, bu durum ülkenizde LGBTİ+ bireylerin sayısının sandığınızdan fazla olduğunu veya bu tip yayınlardan rahatsız olmayan kitlenin düşündüğünüzden çok olduğunu gösterir.
Eğer ülkenizde insanları ezmiyor, onların demokratik haklarını ellerinden almıyorsanız, kimse La Casa De Papel izleyip banka soygunu görünümlü devrim yapmaya karar vermez.
Bilimsel araştırmalarla da ortaya çıkıyor ki izleyerek alışılan ve özenilen tek şey şiddettir ve Kurtlar Vadisi dururken, ülkede kadına şiddeti normalleştirecek, cinayetleri körükleyecek yüzlerce yapım varken, Netflix’e sarmak beyinsizliktir.

Belirttiğimiz gibi Netflix kar amaçlı, kapitalizmin kurallarına göre yönetilen bir şirket. Ve aslında ülke insanımıza ters gelebileceğini düşündüğü birçok yapımı dağıtıma sokmadığı için otosansür uygulayan, yasakçı sayılabilecek bir şirket.

Yasaklamaya çalışan zihniyetin dayatmalarla varmaya çalıştığı hedefler ise ülkemiz insanını herhangi bir diziden çok daha fazla etkileyecek tehlike potansiyeli taşıyor.

Kategoriler
izlenim

Alef: Güneş’in Öyküsü

Emin Alper’in blutv’de yayınlanan dizisi Alef, 8 bölümlük öyküsünü çok iyi bir sonla bağlayarak veda etti.
Dizinin en başından beri isimler yoluyla verilen altmetin, bir seri katil öyküsü olarak gördüğümüz öyküyle birleşerek ağızlarda acı bir tat da bırakarak sona erdi.

Yazının bundan sonrası dizinin sonuyla ilgili sürpriz bozan ayrıntılar içermektedir.

Dizinin en başından beri gördügümüz Güneş karakterinin “Şems” olduğunu son bölümlerde Celal’in ortaya çıkmasıyla daha net bir şekilde anladık. Ülkemizde mevleviliğin ve diğer heterodoks akımların kaderinin yüzyıllar geçse de değişmediğini Emin Alper güçlü altmetinlerle bizlere aktardı. Kemale ermenin ne demek olduğunu, bu uğurda geçilen yolun ne kadar zorlu olduğunu son sahnede Kemal’in bakışlarından bir kez daha anladık. Celal ve Şems’in öyküsünün son bölümde bağlanması ülkemizde belirli kesimlerden de tepkiler alacaktır maalesef.

8 bölüm boyunca göndermelerle dolu bir öykü izlediğimizi hissetmiştik. 1500’lerde Oğlan Şeyh İsmail Maşuki’nin öyküsünden ve 1600’lerde Kadızadelilerin yükselişiyle Osmanlı’da mevleviler başta olmak üzere farklı akımların çektiklerinden izler, Alef’in 8 bölümü boyunca önümüze serildi. Dizinin sadece bir seri katil öyküsü anlatmadığını, bu topraklarda yaşanan pek çok acı olayın daha kötü olaylara yol açtığını bizlere aktardığını gördük.

Dizi son sahneleriyle Yunus’un başka çaresi kalmayınca balinanın karnından tanrıya yakarmasını da aktardı ve ama günümüzde yaşadığımız gerçekliklerin kurtuluşla sonuçlanamayacağını da gözler önüne serdi.

8 bölüm boyunca aynı kentte yaşadığımız insanların, mekanların, bir müteahhitin beton hırsıyla çıkardığı alçakça yangınla nasıl alt üst olduğunu izledik. İstanbul’un binlerce yıllık dokusuna yapılan her müdahalenin de düşündüğümüzden çok daha acı sonuçları olabileceğini izlemiş olduk.

Hoyrat zamanlarda yaşıyoruz; Alef günümüz hırslarının, iyilik ve güzellik değil, çıkar hırsıyla şekillenen ahlak kurallarının yaşattıklarını, göğüs kafesimizin içinde bir yara daha açarak bizlere anlattı. 8 bölümlük bu farklı ve her yönüyle zengin yolculuk için Emin Alper başta olmak üzere dizide emeği geçen herkese teşekkürü bir borç biliyoruz.

Seni ne huzuru arayanlara, ne huzuru bulanlara, ne de huzurdan kaçanlara sordum.
Güneşin sıcaklığını en iyi kim anlatabilir? Sıcaktan düşüp bayılan mı?
Hayır, onun aşkı zayıftır.
Güneşe yolculuk yapan mı?
O da değil, gitse gitse nereye kadar gidebilir ki?
Gölgeye sığınanlara ise güneşi hiç sormamalı.
Aşk mabedim, Efendim, söyler misin, nedir bu çektiğim acıların manası?
Bu ayrılığın esrarengizliği, yüreğime saldığın alevlerin lavlaşması içinse, yeterince erimedim mi ateş toplarında?
Öyle yandım ki; Sen yandıkça, ben yanayım!
Sen dondukça, ben de donayım!

Kategoriler
izlenim

Westworld: Üçüncü Sezon Neleri Başardı?

Westworld üçüncü sezonu yayınlanan 8 bölümle sona erdi. Sezonun ilk iki sezonla kıyaslanacağı zaten belliydi. Özellikle Anthony Hopkins gibi domatesli bulgur pilavı tarifini okusa bile etkileyici kılan bir oyuncu olmadığında dizinin nereye evrileceği merak ediliyordu. En baştan söyleyelim, Westworld kurduğu evren ve katmanlı öyküsüyle sezonlar arasında kıyaslama yapmayı pek hak etmeyen bir dizi… Üçüncü sezondaki bir sahneden, birinci sezona gidip başka bir sahneyi izlettiriyorsa, tüm öyküyü bütünsel olarak ele almakta fayda var.

Daha önce twitter’da toplaşan, şimdi de youtube ve reddit’te gruplaşan, sanat eserine gereğinden fazla ehemmiyet verip daha sonra hayal kırıklığı yaşamaya alışmış topluluğun şikayetlerini, “Abi çok bozdular” sayıklamalarını dikkate almazsanız, yine iyi bir sezonu geride bıraktık. Lisa Joy ve Jonathan Nolan’ın parkta, sonsuz loop’ların içinde hikayesini yavaş yavaş, sindire sindire anlatma fırsatı vardı. Ancak dış dünyaya geçildiğinde tempo haliyle değişti ve öykünün tekrarlardan çıkıp süratle ilerlemesi gerekti. Lisa Joy ve Jonathan Nolan, kurdukları evreni, kendi koydukları kuralları ihlal etmeden yeniden konumlarken, çok da didaktik olmadan sorular sordular, tespitler yaptılar.

Peki üçüncü sezon neyi başardı? Maddeler halinde özetleyelim…

1.Önümüze çok da mantıksız olmayan bir gelecek senaryosu koydu. Serac ve Rehoboam’ın hakim olduğu dünyada yüzeye baktığımızda her şeyin yolunda ve sakin gittiğini gördük. 38 yıllık süre içinde dikkate değer olarak sadece drone’ların ve otomobil teknolojisinin değiştiğini gözlemledik. Ama çok da büyük ilerlemelere, bugünden hayal etmediğimiz bir gelişime tanık olmadık.

Aslında bunun basit bir nedeni var. Uzayda seyahat etmeyi düşleyen, hayatını riske atıp hayaller kuran, icatlar yapan insanlar genelde Rehoboam tarafından “Outliers” diye pasifize edilenler. 2058’de bir gıdım daha ilerlemiş ama donmaya ve bitmeye yüz tutmuş bir medeniyet izledik. IoT’yi, big data madenciliğini büyük ilerleme görenlerin, aslında insanlığın “tahmin edilebilir, ölçülebilir, hesaplanabilir” tarafına odaklandığını ve bu analizlerin normali daha da normalleştirmekten başka işe yaramadığını kavradık. Serac ve Rehoboam’un sunduğu gelecek, her şey bir yana, en başta sıkıcıydı!

2.Sezon boyunca insanlıkta genel bir salaklık hali gözlemlediğimizi de söylemeliyiz. Aslında bu da dizinin çok yerinde yaptığı bir tespit. Birçok izleyici bunu mantık hatası olarak algıladı ama dev bir AI tarafından yönetilen bir dünyada, becerilerin, taktik yeteneklerin, yönetme kabiliyetinin köreleceği, birden ortaya çıkan bir “divergence”ın sadece AI’ı hedef alarak bütün yapıyı çökertebileceğini tahmin etmek çok mantıksız değil. Savaşların minimuma indiği bir dünyada “Askerler niye düzgün ateş edemiyor?” ya da yöneticiliğin yapay zekanın kuklası olmaya dönüştüğü yerde “Dolores’e müdahale edecek akıllı biri yok mu?” diye sormak çok anlamlı değil… Her kararını Rehoboam’a sorarak alan Serac’tan “genius villain” personası beklemek de pek doğru değildi.

3.İki sezonda Host’lar başta olmak üzere hemen hemen bütün karakterler “dönüşümlerini, gelişimlerini” tamamlamışlardı. Joy ve Nolan’ın elini rahatlattı bu durum. İlk iki sezondan sonra tempoyu arttırmalarına olanak sağladı. Özellikle host’ların içini-dışını, kapasitelerini biliyorduk. Karakter gelişimini gereğinden fazla önemseyip “Peki Maeve o duruma nasıl geldi?”, “Hale’in motivasyonu ne?” diye sorularla uğraşmaya artık pek gerek yoktu. “Peki gerçek dünyaya nasıl tepki verecekler?” ilginç bir soruydu tabi ama dış dünyaya çıktıklarında host’lar insanlardan daha insan kaldığı için ve sezon sonunda Caleb başta olmak üzere tüm dünyaya insanlıklarını hatırlattıkları için bu da geçerli bir “narrative” olmadı.

William’ın karakterinin gelişememesi de çok iyi işlendi… Basit motivasyonları olan, basit bir insandı William… Ed Harris’in mükemmel canlandırmasıyla olduğundan ilginç görünüyor tabi ama Robert Ford’un akıl, zeka, sanat, dünyadaki güzellikler ile temellendirilen karakteri karşısında hırslarının peşinden giden düz adamı yine iyi verdiler. Kendinden beklenenleri, tahmin edilenleri yaptı. Sonunda belki de hayatında ilginç olduğu tek kişiliğine, Man in Black’e host olarak döndü.

4.Dördüncü sezon için iyi bir temel oluşturdu. Host’lar düşünme kapasiteleriyle, her anılarını ve yaşadıklarını net hatırladıkları için üstün hafızalarıyla, fiziksel ve teknolojik üstünlükleriyle dış dünyadaki “büyük resmi” daha iyi gördüler ve çok kolayca değiştirdiler. Serac’ın daha ilk bölümlerde dediği gibi “İnsanlık savaşı en başta kaybetmişti”. Rehoboam çalışmaya devam etseydi bile “Artık insan zekasına sahip host üretebildiğini bilen bir yapay zekanın, Delos yoluyla kendi host’larını üreterek Skynet’e dönüşeceğini tahmin etmek zor değildi.

Yeni sezonda büyük ihtimal Dolores’in de ilk bölümde uyardığı gibi, host’ların bir bölümünün insanlığın karşısına Hale’in liderliğinde “Angry Gods” olarak çıkmalarını izleyeceğiz. Halores’in host’larının hala insanların tarafını tutan, Maeve, Bernard gibi host’lar arasındaki savaş ilginç olabilir. Incite, Rehoboam ile birlikte battığı için, Delos’un “Evil Corporation” rolünü geri almasını da görebiliriz. Musashi’nin kesik kafasının ve Lawrence’ın içinde pearl’leri olduğunu düşündüğümüzde, Dolores’in de farklı bir şekilde geri geleceğini söyleyebiliriz. Ama Nolan ve Joy, “Orijinal Dolores”in kesinlikle öldüğünü açıkladılar.

Caleb ve aslında Joy ve Nolan, Rehoboam’ı yok ederek, dünyayı sıfırladılar ve yeni bir oyun alanı haline getirdiler. İlk üç sezondaki performansa bakınca yeni sezonda da yeni güzellikler beklememiz mantıklı…

Uzun lafın kısası temelde bir geçiş ve sıfırlanma sezonuydu… “Bana durmadan derinlikli öykü verin, bana devamlı karakter dönüşümü verin verin, siz verin ama ben anlamıyorum, kafa da yormuyorum, hayatımda da pek değişiklik yaratmıyor ama beni alt metinlerle yıkayın” diye video çekmeye ve yorum yapmaya alışmış içerik obezi kitleyi pek dikkate almazsanız, dizileri bırakın önünüze gelen yemekte bile mantık hatası arayacak hale gelmediyseniz, keyifli bir sezondu…

Dizi belirli bir izleyici kitlesine göre zayıf bulunsa bile, diğer dizilere göre çok daha üst düzeyde bir sezonu daha geride bıraktı. Amazon ile anlaşan Joy ve Nolan, HBO için diziyi çekmeye devam edecekler. Umarız yeni sezon için 2022’nin ortalarını beklemeyiz ve en azından 10-12 bölümlük bir dördüncü sezon ile karşılaşırız.

Kategoriler
izlenim

Into The Night: Distopik Sineklerin Tanrısı

Into The Night, Narcos’un yapımcılarından, Hakan Muhafız’ın da farklı sezonlarında katkısı bulunan Jason George’un bir dizisi… Fransa/Belçika ortak yapımı dizi, Avrupa’nın en azından kendi içinde sınırlarının kalkması ve göçmen akınlarıyla değişen popülasyonunu da kullanarak farklı milletlerden oyuncuları ve onların canlandırdığı karakterleri kullanarak hikayesini kurmuş. Birbirinden farklı ve renkli olmaya özen gösteren Netflix yapımlarına değişik ve yeni bir tat katmayı başarmış.

Yazının bundan sonrası spoiler içerir…

Into The Night, ortaya çıkan felaket üzerinden bir mesaj vermeye çalışmamış. “Bak ekolojik dengeyle çok oynadık, doğa intikamını alıyor” gibi bir felaket değil yaşanan… Kozmik bir dengesizlik sonucunda, evrenin herhangi bir köşesinde yaşanabilecek bir değişim, dünyanın başına geliyor. Dünyaya hayat veren güneş ışıkları, ölüm saçmaya başlıyor. İnsanlığın günahlarının bedelini ödemesi gibi bir durum değil yaşanan. Göktaşının dünyaya çarpıp, dinozorların yeryüzünden silinmesi gibi saf bir hayatta kalma mücadelesi izliyoruz. Dizinin sonlarına doğru Dominik’in kendisinin tanımlayamadığı ama gine domuzu olduğunu düşündüğümüz bir canlıyla karşılaşması, yaşamın ve evrimin rotasının yeniden çizildiği anlamına gelebilir, dizi onay alırsa gelecek sezonlarda göreceğiz.

Into The Night’ın gözlerimize çok sokmadan aktarmaya çalıştığı alt metin daha çok “survival instinct” yani hayatta kalma içgüdüsüyle alakalı… Klişe söylemiyle “İnsanın sosyal bir hayvan” olduğunu, doğa karşısında tek başına savaşmaya kalkarsa çaresiz kaldığını, zor durumlardan çıkmak için birlikte hareket etmenin önemini aktarıyor. Kritik kararları alma konusunda grup hiyerarşisinin oluşmasını modern bir Sineklerin Tanrısı yorumuyla izlediğimiz hissine kapılıyoruz. Adanın yerini sonsuz bir ıssızlıkta yolculuğuna devam etmek zorunda kalan bir uçak alıyor.

Karakterlerimizin tamamı sorunlu, hayatları acılarla ve hayal kırıklıklarıyla yoğrulmuş, yaşam yorgunu… Belirli amaçları olsa da başarısızlıklarla hedefleri sekteye uğramış insanlarla karşılaşıyoruz. İnsanlığın yüzde 99’unun hayatını güneş ışınlanıyla kaybettiği bir ortamda geçmiş acıların anlamsızlığı, hayallerin ve hedeflerin geçersiz hale gelmesi sıkça irdeleniyor. Yasadışı işlerle uğraşırken kendini uçakta bulan Ayaz, instagramdaki takipçilerini arttırarak hayatını kazanan Inez, hasta çocuğunu yaşatmak için uğraşan Zara, bir anda tüm insanlığın sorumluluğunu sırtına yüklenen Mathieu ya da intiharın eşiğindeki Sylvie’nin bambaşka kişiliklere dönüştüğünü görüyoruz.

Daha önceki yaşamlarında yaşadıkları zorluklar ve hayatta kalma yöntemleri, bu yeni durumdaki içgüdüleriyle birleşiyor ve dönüşümleri kendilerine ve gruba dayanma gücü veriyor. Horst, Jakub ve Rik karakterleri felaketi bilimsel veya dini varoluş biçimleriyle yorumlamaya çalışıyor. Terenzio uçakta mutlak kötülüğü, Laura da koşulsuz iyiliği temsil ederek öykünün kutuplarını oluşturuyorlar. Mehmet Kurtuluş ve Pauline Etienne başta olmak üzere Laurent Capelluto, Stefano Cassetti, Babetida Sadjo, Jan Bijvoet, Nabil Mallat, Ksawery Szlenkier ve Vincent Londez zor karakterleri canlandırma işinin altından başarıyla kalkıyor.

Senaristlerin yarattıkları mikrokozmosta insan davranışlarıyla ilgili doğru çıkarımlar oluşturduğunu ve iyi bir analiz ortaya çıkardığını söyleyebiliriz. Süper kahraman filmlerinde rastladığımız alfa karakterlerin dünyayı kurtardığı bir öykü yok. Grup olarak herkesin katkı verdiği bir kurtuluş öyküsü izliyoruz.

Senaryonun belli bölümlerindeki mantıksızlıklar dikkat çekse de hikayenin bütünü içinde “Olur o kadar” diye göz yumulabilecek iki-üç olay var sadece… Dünyanın çevresinde tur atarken başlarına sayısız felaketin gelmesi, aksiyon dozunun en üst düzeyde kalmasına neden oluyor. İnsanlığı yok eden felaketin nasıl yaşandığını son sahneler dışında görmüyoruz bile, güneşin insanların canını nasıl aldığına tanık olmuyoruz, sadece arkasında bıraktığı yıkımı izliyoruz. Zombi dalgalarıyla, büyük depremlerle, tsunamilerle karşılaşacağınız bir yapım değil… Yıkımın yarattığı ıssızlığın trajedisiyle karşılaşıyoruz.

Kısacası yüksek aksiyon, karantina günlerinde belki evlerimizde de yaşadığımız sosyal değişimler, grup hiyerarşisinin oluşumu ve kurtuluşun nasıl anlık kararlara bağlı olduğunu görebilmeniz açısından mutlaka izlemeniz gereken bir aksiyon. Netflix’in çok girmediği aksiyon janrında, devam ettirmesini merakla beklediğimiz bir yapım.

Kategoriler
izlenim

Alef, Tarih ve Tasavvuf

Tasavvuf’un Anadolu topraklarındaki tarihi, bizlere milli tarih kitaplarında öğretilenlerden çok farklı… Genelde tekkelerinde zikir çeken ve ülkenin toplumsal gelişimindeki payları halı altına süpürülen yapılanmalar ile ilgili bilgilerimiz, araştırıp okumayınca sınırlı kalıyor. Alef, dördüncü bölümünde öyküsünün parçası olarak gösterdiği bazı gelişmeleri izleyicisine merak ettiren bir dizi olarak dikkat çekiyor. Bu tarihi olayları biraz açarak ülkemiz tarihindeki gelişmeleri de aktarmaya çalışacağız.

Anadolu’ya Malazgirt ile başlayan akınlar, bir çok insanın bu topraklara gelmesine ve yerleşmesine neden oldu. Bizans ve Müslüman Araplar arasında süren uzun yıllar devam eden savaşlar nüfusu azaltmış ve şu anda üzerinde yaşadığımız toprakları büyük ölçüde boşaltmıştı. 1071’de 1,5 milyon tahmin edilen nüfus, 200 yıl içinde 4 milyonu geçti. Özellikle Orta Asya’daki Türk nüfus, Moğolların da etkisiyle batıya kaymış ve Anadolu’nun verimli topraklarında yaşamaya başlamıştı. Bu toplulukların önemli bir bölümü kendi İslam yorumlarını da beraberinde getirdiler. Alef’te de ismi geçen Haydariler, Kalenderiler, Ahmed Yesevi’nin öğrencilerinin getirdiği daha serbest İslam yorumu, Harezmşah Sultanı’nın hocası Bahaddin Veled’in oğlu Mevlana’nın etkileri ve daha birçok düşünce akımı Anadolu’da buluştu. 1200-1300 arası Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli, Ahi Evran, Hoca Nasreddin daha sonra Osmanlı’nın kuruluşunda etkin rol oynayan Şeyh Edebali, bu topraklarda aynı dönemlerde bir araya geldi ve Anadolu Aydınlanması olarak görebileceğimiz dönemi başlattı. Endülüs’ten gelen, üvey oğlu Sadrettin Konevi ve ögrencileri vasıtasıyla vahdet-i vücud felsefesini Anadolu Selçuklu içinde yayan İbni Arabi de bu büyük değişimde etkin rol oynadı.

1600 yılına kadar Mevleviler, yeniçeri ordusunun temelini oluşturan Bektaşiler, Osmanlı’nın kuruluş ve yükselme dönemlerinde etkiliydi. Bektaşiliğin temelini Haydari ve Kalenderi topluluklar oluşturdu. Ahilik yoluyla ekonominin gelişmesinde ciddi rol aldılar. Özellikle Balkanlar’da kentler kurdular, düşünce sistemlerini yaydılar. 1200’lerdeki Babai İsyanları ve Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasında 1500’lerdeki Çaldıran Savaşı’na yol açacak büyük çekişmeler yaşansa da, Anadolu’daki topluluklar kendi islam anlayışlarını geliştirdiler.

1500’lerin ortasında başlayan ve 1600’lere gelindiğinde Celali İsyanları’na yol açan ekonomik gerileme, başkent Konstantiniyye başta olmak üzere güç ve iktidar savaşını yıkıcı hale getirdi. Kafes sistemine geçerek saraylarından çıkmayan padişahlar halkın değil valide sultanların ve hocalarının etkisinde kalıyor, doğru kararları alamıyorlardı. Bu süreç İslam’ın şer-i yorumunu savunan ve şiddet yoluyla kabul ettirmek için padişahları etkisine alan Kadızadeliler’in de işine geldi. 1600’den itibaren sarayın ileri gelenleri “halk islamı” olarak görebileceğimiz akımlara karşı sert tedbirler almaya başladı. Celali isyanları Bektaşi toplulukların Kuyucu Murat Paşa gibi isimlerce katledilmesi adına mazeret yarattı. Kadızadeler güçlendi, halk isyanlarını sürdürdü. 1656 yılının Mart ayındaki vaka-i vakvakiye ayaklanması Kadızadeler’in saray içindeki gücünü azaltsa da eylül ayına kadar özellikle Halveti ve Mevlevi topluluklara saldırılarını sürdürdüler. Alef’in dördüncü bölümünün başındaki şeriatçı saldırılar da Kadızade Hareketi’nin başlattıklarından biriydi ve binlerce Mevlevi’nin ölümüyle sonuçlandı. Aynı yılın sonlarında sarayda etkinliğini arttıran Köprülü Ailesi, Kadızadeleri pasifize etse de, uzun yıllar devam eden ve günümüze de ulaşan etkisini engelleyemedi. Mevlevi geleneği sürse de, Anadolu’nun birçok farklı rengi bu süreçte geri plana itildi. Yeniçeriliğin kaldırılmasıyla devletteki Bektaşi geleneği de bir süre kesintiye uğradı. Balkan Bektaşilerinin temellerini attığı İttihat ve Terakki Hareketi ile Nakşibendiliğe kayan saray arasındaki çekişmeler 1900’lerin başına kadar devam etti. Bu iki farklı akımın izlerini günümüz siyasetinde de görüyoruz. Kadızadeler’in yöntemlerini Sivas Katliamı’nda gördüğümüz gibi…

Emin Alper’in ülkemizde pek rastlanmayan bir şekilde dikkat çektiği bu kutuplaşmayla ilgili gelecek bölümlerde de göndermeler göreceğiz gibi… Dizide henüz küçük bir ipucu gördüğümüz farklı bir olay ise Bebek’teki Kayalar Mescidi ile ilgili… Dedektiflerimizin derviş aynasındaki numaraları takip ederek vardığı Mescit’te ve pencereden zoom yapılarak gösterilen mezarda Kanuni Sultan Süleyman’ın 12 müridiyle birlikte başları vurularak idam ettirdiği Bayrami-Melami Şeyhi İsmail Maşuki yatıyor. Dizide kullanılan kesik baş göndermesi de büyük bir olasılıkla İsmail Maşuki’yle ilgili olacak. Şer-i İslam yorumunu takip edenler tarafından öldürtülen ve “Kurban İsmail” olarak da anılan İsmail’in yaşadıkları diziye nasıl yansıyacak gelecek bölümlerde göreceğiz.

Kategoriler
izlenim

Alef: Hayattan ve Sistemden Azledilenler

Emin Alper’in bluTV için çektiği Alef, dini ve özellikle tasavvufi altyapısı güçlü bölümlerle başladı. İlk iki bölümde çözüm bekleyen ve merak uyandıran cinayetlerden çok, ülkemiz yapımlarında pek duyamayacağımız sözler dikkatimizi çekti.

İkinci bölümde Harun Reşid’in oğlu, ayrıksı halife Memun ve Mutezile hareketinin isminin geçmesinin pek de rastlantı olmadığını düşünüyoruz. Azil kökünden gelen Mutezile, azledilenler anlamına geliyor. Ortodoks sünni yaklaşım tabi “Siz istifa etmediniz biz sizi kovduk” demek için belki de o dönemde pek de “görevli” sayılmayacak insanları kovmuş ve yer yer de sapkın ilan etmiş. Biraz yakından baktığınızda ve dogmalara bağlı kalmadan okumalar yaptığınızda mutezilenin “akıl ve bilim yoluyla özgürleşen” insanlar olduğunu görüyorsunuz.

Alef’te ise muteziller farklı şekilde kendini gösteriyor. Devleti ve sistemi temsil eden insanlar dışında her karakter ayrıksı ve hayatın/sistemin önümüze koyduğu yollardan azledilmiş isimler. Ana karakterlerden Kemal Tekin, belki de yaşadığı acıların sonucunda “kemale ermiş” bir ruh gibi… Settar, isminin anlamı gibi devletin ve sistemin ayıplarını inadı ve hoyrat kişiliğiyle örtmeye çalışan bir protagonist portresi çiziyor. İlk bölümler itibariyle İstanbul’un hayatını normal sürdüren, kendilerine çizilen yolları takip eden insanlarının pek girmediği ve görmediği bölgelerinde dolanıyoruz. Hayatlarını farklı yollarla kazanan, düşünce biçimleri dogmalara pek uymayan insanlarla tanışıyoruz. Yüzlerce yıldır süren bir rum ortodoks geleneğini anımsıyor, Nijeryalı karakterle yaşadığımız toprakları kendi evlerinden kovulmuş, azledilmiş insanlarla paylaştığımızı hatırlıyoruz. Katledilen travestinin hayatında, günlük yaşantımız içinde belki de kafamızı başka yöne çevirip, görmekten kaçındığımız zorlukları hissediyoruz.

Gözlerimiz ve aklımız belki anlatılmak istenenden fazlasını arıyor ve bulmaya çalışıyor olsa da yönetmen koltuğunda Emin Alper’in bulunması bu okumaları şimdilik geçerli kılıyor kanaatindeyiz.

Alef’in altmetinleri dışında teknik altyapısıyla da incelediğimizde bir ustalık eseri ile karşı karşıya olduğumuzu söylememiz mümkün. Emin Alper, İstanbul’un karanlık ve klostrofobik ortamlarını, ışığı ve renkleri en iyi şekilde kullanarak önümüze sunuyor ve bizleri de atmosferin bir parçası yapıyor.

Diziyle ilgili gelecek bölümlerdeki beklentimiz ise safi bir seri katil öyküsü anlatmaya çalışıp, ilk iki bölümde başardıklarını çöpe atmaması olacak. Cinayeti çevreleyen gizem, ikinci bölümde ipuçları verilen öyküye göre büyük bir ihtimalle yine tasavvufa ve dini farklı yollarla yorumlayan insanlar arasındaki bir çekişmeye bağlanacak. Katilin, “sapkın” gördüğü isimleri cezalandırıyor olması mümkün, ya da kendisi de yayınlatmaya çalıştığı kitapta anlatıldığı gibi kendine akıl ve inanç dünyasında farklı bir tarikat/yol seçmiş bir isim olabilir.

Duvara çizilen ve diziye de ismini veren alef, arapçada elif, yunancada alfa bir harf olmaktan fazlasını ifade etmiş çağlar boyunca… Vahdeti, sevgiliyi, divan edebiyatında elif harfinin ucundaki kıvrım nedeniyle sevgilinin zülfünü anlatmış okuyanlara…

Emin Alper ve ekibinden Alef’in gelecek bölümlerinde biz izleyenlere daha çok okumak, öğrenmek, hissetmek için ayrıntılarla dolu bir yapım beklediğimizi belirterek sözü Yunus Emre’ye bırakalım…

Dört kitabın mânâsı
Bellidir bir elifte
Sen elifi bilmezsin
Bu nice okumaktır

Yiğirmi dokuz hece
Okursun uçtan uca
Sen elif dersin hoca
Mânâsı ne demektir

Yunus Emre der hoca
Gerekse bin var hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir

Kategoriler
izlenim

Ottoman: Rise of Empires: Belgeselimsi Varyete

Ülkemizde Netflix izleyenlerin bir türlü kabullenemediği bir gerçek var. Netflix, Türkiye’de geçen veya bu toprakların tarihiyle ilgili bir dizi yaptığında birincil hedef kitlesi bizler değiliz. Aslında hemen herşeyi malum yerlerden izlemeye alışmış bir pazarı çok da umursamadıklarını söyleyebiliriz. Ottoman: Rise of Empires, bu gerçeğin altını bir kez daha çizen bir yapım olmuş…

Doğal olarak yüksek kar ve para beklentisi olan bir kurumdan, akademisyen dikkati, sosyolojik altmetinler, insanları düşünmeye ve araştırmaya iten tahliller beklemiyoruz. Girişte dediğimiz gibi, ortalama amerikan seyircisine dizi/film çekiyorlar ve bu yüzden tarih belgesellerinde derinlere inmiyorlar. Ancak farklılık yaratmak için piyasaya giren bir bağımsız stüdyonun, amerikan tarihi dışındaki belgesellerdeki yaklaşımının kötü History Channel drama-begesellerindeki kaliteyi geçmemesi, “Verdiğimiz para boşuna mı gidiyor?” hissini de yaratıyor.

Ottoman: Rise of Empires, bir çok yönüyle kusurlu, dramatik yapı için bilinçli olarak ciddi hatalar yapmış ve senaryo bütünlüğünde de facialara imza atmış bir seri… Gözümüze ilk çarpan hataları özetlersek:

Dramatik Yapı İçin Feda Edilen Bir İsim: İstanbul’un fethini Akşemseddin olmadan çekmek, Yoda’sız Star Wars, Gandalf’sız Lord of the Rings çekmek gibi bir hata… Bu hatanın bilinçli yapıldığı da açık, çünkü en kötü tarih kitabına bile baksanız, Fatih Sultan Mehmet’in akıl hocasının, hamisinin, onu eğitenin ismine rastlarsınız. Sırf dramatik yapı oluşsun diye Çandarlı Halil Paşa’yı Fatih’in “teacher”ı yapmak ve bir şehzadeyi kırbaçlayabilecek kadar gözü dönen kötü üvey baba figürü yaratmak, bütün tarihsel gerçekliği alt üst etmiş. Fatih Sultan Mehmet, bütün dizi boyunca Çandarlı’ya kendini kanıtlamaya çalışan atarlı ergen gibi resmedilmiş.

Hacı Bayram Veli’nin müritlerinden, soyu Mevlana’nın nüfuz sahibi aile dostlarından Sühreverdi’ye kadar giden, 1200’lerde başlayan Anadolu aydınlanmasının temsilcilerinden Akşemseddin’i bilerek diziye koymamak bizim milli tarih geleneğimizin militarist bakış açısına bir de Hollywood yaklaşımını eklemiş. Grek-Roman iktidar kavgalarıyla ve iç savaşlarıyla içten bölünmüş, devletleşmiş katolik ve ortodoks dini kafanın inatçı ve cahil tutumlarıya köhnemiş Bizans’ı da “Venedikliler gelse kurtulurlardı” diye resmetmek, tamamen yanlış bir tarih okuması olmuş.

Ülkemizin popülerlikleri yetkinliklerini geçmeye başlayan ve o popülerliklerini korusunlar diye “Bırakın yapsınlar” yaklaşımını benimseyen akademisyenler adına biraz utandığımızı da eklemek durumundayız. Hadi bizden utanmıyorlar, dersini iyi çalışıp gelen yabancı meslektaşlarından da çekinmemişler. En azından “Fetih sona erdiğinde Konstantinapolis’in ismi İstanbul oldu” bombasına müdahale etseydiniz!

Kan Fışkıran Savaş Sahneleri: Netflix’in Roman Empire belgesel serisinde de benimsediği, “Bas kanı vahşeti, izleyenler savaşa doysun” yaklaşımı, bir bölüm sonra sıkıyor. Üzerine askeri strateji kitapları yazılan manevraları, Bizans’ın ve Osmanlı’nın her biri konularında deha sayılabilecek komutanlarını, surların farklı bölgelerinde yaşanan farklı çatışmaları, kötü strateji oyununa çevirmek özel bir başarı… Tarihin akışını değiştiren bir savaşı 6 bölüm boyunca “Giovanni Giustiniani, vurdi, vurdi, vurdi, vurildi” şeklinde bir temel fıkrasına indirgemek için senaristlerin hiçbir kaynak okumadan bu işe başlamış olmaları lazım. Korkarız ki, hiç okumamışlar…

Hepimiz Kardeşiz, Bu Öfke Ne Diye: “İmparatorlar Tepişir, Çimenler Ezilir” mantığıyla duygu sömürüsü biraz fazla abartılmış. “Hadi iki-üç aşk hikayesi koyalım, kahramanlarımız arada öpüşsün, koklaşsın” diye dizide yer almış karakterler de maalesef çok zayıf. Fatih Sultan Mehmet’in sorunlu çocukluğu, Giovanni Giustiniani’nin hiçbir yere varmayan aşk hikayesi tek kelimeyle sıkıyor. Üzerine ayrı bir dizi çekilebilecek Mara Brankovic’in saray entrikacısı falcı bacıya dönüşmesi de bu konuda ıskalanmış bir öykü… Dizide unutulmuş ama Mara Brankovic’in Konstantin’in evlililk teklifini reddetmesinin tarihin akışını değiştirdiğini de ekleyelim.

Konstantinapolis Nerede?: Tamam fazla bütçeniz yok ama o günlerin en görkemli yapılarının iki-üçünü daha görseydik iyi olmaz mıydı? Döneminin en görkemli ve büyük kenti, havadan iki-üç plan ve yıkıla yıkıla bitmeyen sur görüntüleriyle figüran durumuna düşmüş ne yazık ki!

Bunlar çok sıkıldığımızdan dolayı dikkatli izleyemediğimiz halde kafamıza kafamıza vuran hatalar. Biraz daha dikkatli izleyebilsek, kim bilir daha neler çıkardı? Son olarak oyuncularımıza bir sitemle yazıyı bağlayalım.”Tüm dünyanın izlediği Netflix’ten, ingilizce bir diziden teklif almış bir oyuncu olarak, nasıl iki-üç ay ders alıp diksiyonunuzu geliştirmezsiniz? Bu kadar tembellik biraz ayıp olmamış mı?”

Kategoriler
izlenim

Messiah: İnandığımız Ne Kaldı?

Tüm semavi dinlerin kitaplarında olan ve yüzyıllardır tartışılan mesih/mehdi/deccal konusu, genellikle insanların büyük bölümünün dünyanın kötüye gittiğini inandığı dönemlerde, edebiyatın ve diğer sanat dallarının eğildiği bir konu haline gelir. Sinema ve TV de sık sık bu konuda eser üreterek tartışmalara taraf oldu, zaman zaman yol göstermeye çalıştı, bazen de konuyu apokaliptik bir öğe olarak kullandı. Netflix dizisi Messiah bu tartışmalara biraz farklı bir yönden bakmaya çalışmış.

-Yazının bundan sonrası spoiler içerir-

Dizi, ilk bölümünden itibaren mesih inancını, kutsal kitaplara bağlı bir şekilde ele almayacağını gösteriyor. Messiah, bu konuda yeni bir yorum getiren, dini altyapısı güçlü olan veya materyalist bakış açısına sahip bir yapım değil. Hatta anlatmak istediğini aktarırken mesih inancını bir motif olarak kullandığını bile söyleyebiliriz. 10 bölüm boyunca mesih bir yana, yeni bir ideoloji, farklı bir lider, yeni bir halk hareketi, dünyayı değiştirme, yaşanan haksızlıkları yok etme iddiasıyla bir grup ortaya çıksaydı, başına neler geleceğini izliyoruz.

Sosyal medyanın, medyanın, devletlerin, gizli servislerin, politikacıların, halkın karışık kafalarının içine giriyoruz. Mehdi Dehbi’nin canlandırdığı El Mesih’in gerçekten kutsal kitaplarda bahsedilen kurtarıcı/yok edici olup olmadığı konusunda dizi boyunca biz de soru işaretlerine teslim oluyoruz. Dizide bu konu özellikle açık bırakılmış. Dünyada herkesin beğenebileceği, herkesin kayıtsız koşulsuz inanabileceği bir figür kalmadığını kısa sürede anlıyoruz. Bölümler ilerledikçe biz de içimizde doğan şüphelerle birlikte taraf olmaya başlıyoruz. El Mesih’in etrafında kurulan dünyayla, kendi inançlarımızı nasıl gördüğümüzle ilgili çıkarımlar yapabiliyoruz. Toplumlar ve görüşler arasındaki uçurumların, medeniyetler çatışmasının etkisini gözlemleyebiliyoruz. Toplumların fikirlerinin günden güne nasıl değişebildiğini izliyor, aynı devletlerin, aynı halkların aynı konular karşısında farklı tutumlar alabileceğini de görüyoruz.

Dizinin hemen her bölümünün son saniyelerinde dramatik olaylara tanık oluyoruz. Ama bir sonraki bölümün ilk saniyelerinde “Ya tamam onbinlerce kişinin önünde suyun üstünde yürüdü ama kesin numara” diyen insanlarla karşılaşıyoruz. Dünya düzdür diye yaşayıp oksijen tüketen insanların varlığını bildiğimiz için, ne kesin bilimsel sonuçların, ne de inançlı insanların tersini düşünmesinin bile yasak olduğu dini dogmaların bir günden fazla yaşamayacağını, ertesi güne çıkamayacağını anlıyoruz. Dünya halklarının “Gerçeği bulmak için medyanın dediğinin tersine inan” yöntemini izlediğini gerçek hayattan da biliyoruz. Ama medyanın bile o kadar aramasına rağmen ilk bölümlerde bir falsosunu bulamadığı, hatta üst üste mucizeler gerçekleştiren bir insanın, günümüz dünyasında bir geçerliliği olmayacağını görebiliyoruz. Post-truth’tan çok death-truth dünyasında yaşadığımızı idrak ediyoruz.

Diziyi yönetmenlik, oyunculuk, kurgu olarak yorumlamak pek doğru değil… Vasatın üstünde ama herkese ısrarla önereceğiniz bir başyapıt da değil… Diziden çok bir sosyal deney olduğunu söylemek mümkün ve dolayısıyla sosyal konularla ilgilenmeyenleri çok sıkabilir.

Messiah kısacası temel olarak doğru olabilecek iki senaryonun sonucunu da kucağımıza bırakıyor…
Eğer gerçekten mesih dünyaya inse, kimse inanmayacak…
Eğer çok iyi mesih taklidi yapan bir insan ortaya çıksa, mesih olmadığını bildikleri halde çıkarları için kullanacak çok insan var…

Mesih yerine, farklı bakış açılarıyla sosyalist bir devrimci lider, liberal bir teorisyen, insanlığı iyiliğe çağıran bir dini figür de koysanız durum değişmiyor. Messiah, trollizm’in hüküm sürdüğü bir dünyada yaşadığımızı doğru tespitlerle hatırlatıyor.

Kategoriler
izlenim

Jojo Rabbit: Faşizm Bir Çocukluk Hastalığıdır

Taika Waititi’nin dünyaya ve insanlığa tersten bakan bir insan olduğunu biliyorduk. Eagle vs. Shark ve Jojo Rabbit arasındaki hiçbir filmine veya dizisine normal dememiz mümkün değil. Kendini fazla önemseyen orta yaşlı beyaz erkeklerle dolu sinema dünyasına nanik çekerek, ciddiyet + şiddet = saygı denklemini pek takmayarak art arda eserlerini sıraladı. Sadece filmlerinde değil, röportajlarında da “Bakın ben çok haşarı bir çocuğum” ucuzluğuna düşmeden, mantıklı fikirlerini en absürt şekilde anlatmayı başardı.

Konu, İkinci Dünya Savaşı ve Naziler olduğunda ve ilk fragmanlar düşmeye başladığında içimizde “Acaba fazla mı ileri gitti?” korkusunu yaşadık. Ancak filmi izledikten sonra “Tam yerine rast gelmiş, manzara koymuş” demekten kendimizi alamıyoruz. Filmle ilgili yorumlara girmeden ilk önce şuna kısaca değinmemiz gerekiyor. Tarih boyunca dünyayı saran, son yüzyılda iyice azan, kendisini bir yere ait hissediyor diye dünyadaki başka herkesi hakir gören, belirli bir zeka düzeyinin altındaki insanların yediği masallar bütünü olan faşizm, bir çocukluk hastalığıdır. Noel Baba’nın dünyadaki her iyi çocuğa aynı gece hediye getirdiğini düşünen, hayali kahramanların çoğunu gerçek sanan çocuk beyni, “Sen dünyadaki herkesten üstünsün” yalanını da rahatça yutar. Onlu yaşlarına gelip hala bu salak halüsinasyonların bir parçasıysa ciddi bir sorunu vardır. Sosyallikle ilgili problemleri olan, zihinsel olarak büyümeyi, gelişmeyi reddeden, şımarık ve aptal çocukluk sanrılarını hayatının geri kalan yıllarına da yaşayan insancıklar ırkçılık, aşırı milliyetçilik ve faşizmin pençesinden kurtulamaz… Dünyayı da “Ben hak ediyorum, başka kimse hak etmiyor” hezeyanlarının bir parçası yapar…

Jojo Rabbit, her şeyden önce saf ve hayatın ona getirdiği sorunları çözemeyen bir çocuğun kafasından, çok basit bir dünya tahayyülü ile başlıyor. Dünyadaki temel hiçbir konu hakkında düşünme yeteneği yaşından dolayı daha gelişmemiş, çevresindeki toplum gruplarının bir parçası olabilmek için çırpınan, hayatın vahşi yönlerini keşfetmeye başlayarak yavaş yavaş büyüyen bir çocuğu izliyoruz. Hayali arkadaşı Hitler’le kendi güvensizliklerini yenmeye çalışırken, çevresindeki çatlak tiplemelere de uyum sağlamaya çalışıyor.

Doğal olarak savaş ortamında her şey zor. Mantık ve rasyonel düşünce Almanya’yı zaten 1933’te Hitler’i seçtiğinde terk etmişti, 1944 yılına gelindiğinde geride artık hiç bir amacı olmayan faşist ritüelleri anlamsız bir şekilde tekrarlayarak sonlarının gelmesini bekleyen insancıkların kaldığını görüyoruz. Waititi bizi, nefret ve boş inançla yüklenen beyinler ve bünyelerin arasında absürd bir yolculuğa çıkartırken arada Rosie karakteriyle akıl ve mantığın güvenli limanlarında molalar veriyor.

Scarlett Johansson’un başarıyla canlandırdığı Rosie, bütün nazi manyaklığının arasında kalmış bir muhalif… Kısa sürede evinde yahudi bir kızı sakladığını anlıyoruz. Babasının özlemiyle melankoliye teslim olan ve onu hatırladığı kadarıyla taklit etmeye çalışan Roman Griffin Davis’in başarıyla canlandırdığı Jojo, iki kadının etkisiyle ve sevgisiyle kısa sürede büyüyor. Hayatın gerçek yüzü tüm acımasızlığıyla kendisini gösterirken, nazilerin kafasına yerleştirmeye çalıştığı hastalıklı masallar da etkisini kaybediyor. Waititi, her karaktere aşırıya kaçmadan gerçeküstü özellikler eklemiş. Sam Rockwell’in canlandırdığı iyi yürekli gay nazi subayı Klenzendorf, Rebel Wilson’ın canlandırdığı manyak hemşire Rahm ve Archie Yates’in canlandırdığı aşırı şanslı Yorki, özellikle öne çıkıyorlar.

Jojo Rabbit, baştan sona hiç tempo sorunu yaşamıyor. Özellikle son savaş sahneleri, bir çocuğun gözünden savaşın nasıl algılanabileceğini iyi anlatmış. Taika Waititi, süper kahraman janrında takılı kalmadan, farklı konularda film çeksin dedirten bir finalle, nazilere, savaşa ve anlamsız faşizme güle güle diyoruz. Darısı günümüzün diktatörlerinin başına…

Kategoriler
izlenim

Watchmen: Damon Lindelof ve Kumarı

Yılın en merakla beklenen dizilerinden Watchmen’in Damon Lindelof tarafından yeniden ele alındığı haberleri gelmeye başlayınca, çizgi romanlardan veya 2009’daki filmdeki bir hikayeden dizi çıkarılacağı fikri ağır basmıştı. Ancak Lindelof, kariyerinin belirli bölümlerinde oynadığı kumarı tekrarladı ve karşımıza çizgi romanlardan ve filmden bağımsız bir öyküyle çıktı.

Damon Lindelof, final bölümüne kadar çok iyi getirdiği Lost’un sonunu iyi bağlayamayarak ve Promotheus’la Alien evrenini bir birine karıştırarak bütün başarılarına tuz biber ekerken, The Leftovers’la durumu toparlamıştı. Hayal gücü çok yüksek ancak senaryoları bağlamakta sorunları bulunan Lindelof’u görünce Watchmen’i ilk bölümünden itibaren bir kumar olarak görmemiz boşuna değil.

Yazının bundan sonrası ilk bölümle ilgili bilgiler ve ayrıntılar içeriyor.

Watchmen, Nixon’ın skandallarla görevinden alınmadığı, Vietnam Savaşı’nı kazandığı alternatif bir 1985 yılında geçiyordu. Sovyetler ile soğuk savaşın dünyanın ana sorunu olduğu, nükleer tehlikenin tüm dünyayı tehdit ettiği yıllardaydık. Lindelof, 2019’a atlamayı tercih etmiş ve aynı evreni zamanda daha da ileri götürmüş. Alan Moore, Dave Gibbons ve John Higgins’in yarattığı evreni 30 yıl sonrasına taşımak cesur bir karar. İlk bölüm, önümüze bulmacalar sererek, çok iyi yönetmenlik ve sinematografiyle aklımızı çelerek, bizleri şimdilik kandırmayı başardı. Ancak özellikle ABD’de Watchmen fanatiklerinin Lindelof’u şimdiden yerden yere vurduğunu da hatırlatalım.

Yeni hikayemizde Dr.Manhattan’ı ilk bölümde göremedik. Jeremy Irons’ın oynadığı karakterin Ozymandias olduğu yönünde haberler vardı ama bunu doğrulatacak bir ayrıntı da göremedik. Nite Owl’un Baykuş gözlü gemisini izlemek güzel bir ayrıntıydı. 1985’te öldüğünü bildiğimiz Rorschach ise zaman içinde yanlış anlaşılmış bir idol haline gelmiş ve faşist beyazların fikirlerini devam ettirdiğini sandığı bir hale gelmişti.

Dizi, Oklahoma’da, ABD tarihinin en kirli ırkçı saldırılarından biriyle, 1921 Tulsa katliamıyla başlıyor. O dönemde açıklanan “resmi” rakamlara göre 34, yeniden açılan dosyalarla 300’e yakın siyahi insanın öldürüldüğü günde başlaması, Watchmen’in ana motiflerinden birinin ırk ayrımcılığı olacağını daha ilk dakikadan hissettiriyor. Bu katliamdan kaçan çocuğun 100 yıl sonra ilk bölümün son sahnesinde karşımıza çıkması ise katliamın gelecek bölümlerde de konu edileceğini gösteriyor. Bu arada Tulsa’dan kaçırılan küçük çocuğun, Kripton’dan kaçan küçük Kal-El ile paralelliği de gözümüzden kaçmadı.

Rorschach’ı tamamen yanlış anlayarak maskesini Ku Klux Klan benzeri bir simge haline getiren faşist beyazlar, yine ilk sahnelerde siyahi bir polisi yaralayarak, ilk bölümün sonuna doğru da kanımızın çok ısındığı Don Johnson’ın oynadığı polis şefi Judd Crawford’u asarak, öykünün ana kötüsü olacaklarını gösteriyorlar. Seventh Kavalry isimli grup, içinde Lityum saat pillerinin de bulunduğu kirli işlerin peşindeler ama bunun ne olduğunu henüz ilk bölümde görmüyoruz.

Nixon’ın ardından Robert Redford’un başkan olduğunu, polislerin silah kullanımına sınırlama getirildiğini, tehditlerden korunmak için sarı maskeler taktıklarını, Vietnam’ın ABD’nin bir eyaleti olduğunu farklı sahneler ve repliklerle idrak ediyoruz. Watchmen’in alternatif evreninden daha fazla ayrıntı görmek isterdik tabi ama bunun için gelecek bölümleri bekleyebiliriz.

İlk bölümde ana kahramanımızı ve hayatını da yakından izliyoruz. Regina King’in canlandırdığı Sister Night, ailesiyle, mücadelesiyle, son sahnede yaşadığı acıyla karşımıza çıkıyor. Siyah kadın bir süper kahramanın sadece ırk ayrımcılığına karşı mesaj olsun diye öyküye konulmadığını, gelecek bölümlerde 100 yıllık hikayede kendisiyle ilgili önemli bağlantılar olduğunu görünce anlarız umarız.

Uzun lafın kısası Lindelof’un, ilk bölümde evreni yeniden kurarken pek bir hata yapmadığını söylememiz lazım. Ancak daha önce oynadığı bazı kumarların kötü sonuçlar vermiş olması Watchmen’i çizgi romandan beri takip eden insanları endişelere gark ediyor.

https://www.youtube.com/watch?v=Pt8f1OBoOUE