Kategoriler
izlenim

Az ajtó: Kapılar Ardında

Usta yönetmen István Szabó’nun son filmi Az ajtó (Kapı / The Door), Filmekimi’nde izleyiciyle buluşmuştu ancak ben yeni izleme fırsatı bulabildim. Bazen film hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadan; sadece yönetmen referansıyla izlemek daha güzel olabiliyor. Çünkü beklentiye girmiyorsunuz, konu hakkında önyargılı düşüncelere kapılmıyorsunuz. Yönetmeni iyi bir isim, bakalım film nasılmış diyerek kuruluyorsunuz koltuğa.

Nitekim hislerimizde yanılmadık ve gerçekten güzel bir kitap okumuş kadar olduk. Zaten kendisi de kitaptan uyarlama olan Az ajtó müzikleriyle, görsel anlatımıyla, geri dönüşleriyle, karakter inşası ve oyunculuklarıyla, bunaltmayan kurgusu ve senaryosuyla adeta bir nakış gibi işlenmiş. Bir öyküdeki kişisel anlatımın gücünün altında mutlaka o toplumu anlayan bir bakışın yattığını bize kanıtlayan Macar yönetmen Szabó, bu filminde de bunu başarıyor.

Orta sınıf bir burjuva çiftin yanında yardımcı olarak işe başlayan Emeranc’ın (Helen Mirren), asla içeri kimseyi almadığı evinin kapısına gönderme yaparak adını alan film, 2012 yapımı. Karanlık ve dramatik bir geçmişi olan Emeranc’i çözmeye ve kazanmaya çalışan ev sahibesi Magda (Martina Gedeck) önceleri kendini yazarlığa vermiş gibi görünen sıradan bir yaşama sahiptir. Eşi ev işleri yapmasını istemez ya da tercih etmez. Bu nedenle Magda, kitabını yazarken evini derleyip toplayacak birine ihtiyaçları vardır. Mahalle çevresi tarafından çok sevilen ama kendisinin kimseye pas vermediği Emeranc, belirli şartlar doğrultusunda işi kabul eder.

Aslında Hegel’in efendi-köle diyalektiğinde değindiği gibi; kölenin efendisine ihtiyaç duyduğu kadar efendinin de köleye ihtiyacı vardır. Emeranc, her ne kadar eve para getiren kişi olarak Magda’nın eşini “efendi” olarak çağırsa da; tüm gününü birlikte geçirdiği manevi efendi ilişkisini Magda ile kurmaktadır. Bir süre sonra Magda, yazdığı kitapta da Emeranc’tan söz etmeye başlar ve hayatına iyice dahil olur. Kültür Bakanlığı’ndan kitabıyla ilgili aldığı ödül konuşmasında, en çok Emeranc’a teşekkür ederek onu yücelttiğini düşünür ama bu durum Emeranc’ın hoşuna gitmez aslında çünkü onun üzerinden egemenlik kurmaktadır belki de…

Birini çok sevdiğinizde, onun her şeyini bilmek, sahip çıkmak ve her anını takip etmek istersiniz ya hani; bu iki kadının arasında da aynı durum baş gösteriyor. Ama iki farklı bakış açısıyla… Yardımcı Emeranc, hanımının hayatını düzene koyuyor ama sahiplenmiyor, sadece hatalarını ve eksiklerini düzeltmesine yardımcı oluyor, evini, özel hayatını tüm detaylarıyla görmesine karşın; ona eleştirilerini sunuyor ve kendisine karışmamasını istiyor. Hanımından normalin dışında bir iyilik gördüğü zaman da asla altında ezilmiyor; ya “Bana sadaka verme sakın” diye uyarıyor ya da “Bu yaptığınızı asla unutmayacağım, teşekkür ederim” diyerek sınırını çiziyor. Hanımı Magda’nın olaya bakışı ise daha farklı. Emeranc’ı, hayatının tüm gizemini çözmek isteyecek kadar çok merak ediyor, arkadaşlarına, çevresine, eski çalıştığı kasabadaki insanlara bile onun gizemini soruyor, evinin kapısının ardında neler olduğunu merak edip duruyor. Ve en sonunda da ölmesine izin vermemek pahasına, evini eşyalarını, özel hayatını ve tüm geçmişini yok etmeyi göze alıyor. Geri dönüşlerle çocukluğunu ve genç kızlığını gördüğümüz Emeranc, büyük acılar çekmiş olmasından dolayı belirli metafor korkulara sahiptir film boyunca. Bunları Magda’nın ağzından dinler ya da izleriz bazı sahnelerde. Nazi döneminden kalan eşyaları saklamasının ardındaki asıl nedeni, hayvanları neden çok sevdiğini, evine neden kimseyi almadığını, beklediği misafirin neden asla gelmediğini Magda ile birlikte izleyici de öğreniyor. Biz de kendimizi Magda kadar meraklı buluyoruz bir anda, çünkü merak ve iktidar olarak gözetlemenin verdiği yüce his, bizi de avucuna alıyor.

Filmin felsefesinin temel olarak, bu efendi/köle diyalektiği ve sevmenin alt metni olduğunu söyleyebiliriz. Bu iki olguyu, öykünün müsaade ettiği miktarda bir dramla o kadar güzel harmanlamış ki senaryo yönetimi, zihniniz ve kalbiniz asla yorulmuyor, sadece üzerine düşünme gereği hissediyorsunuz. Birini gerçekten sevmek demek; ona bağlanmak mıdır yoksa onu özgür bırakmak mıdır; işte asıl sorulması gereken soru bu. Her şeyine sahip çıkıp kendi istediğiniz kişi olması mıdır sevmek; yoksa eğer o kişi ölmek istiyorsa bile buna izin verebilmek midir? Belki dürüstçe bu soruya yanıt verip, gerçeklerle yüzleşebilirsek, biz de bir gün Emeranc’ın üstündeki kara fırtına bulutlarının dağılıp güneşin çıkmasına izin verdiği günü görebiliriz.

Kategoriler
izlenim

Bonsái: Hayatı Bir Kitap Gibi Yazmak

Filmin sonunda Emilia ölüyor ve Julio yaşamaya devam ediyor! Filmin sonunu neden yazdığımı merak edip içten içe daha ilk satırdan içerleyebilirsiniz. Ama maalesef film, bu satırların deklare edilmesiyle başlıyor. Filmin öylesine içe işleyen bir akışı var ki; daha ilk sahnelerden itibaren bu sonu unutup öykünün içinde kalmayı, sonunu merak etmeye tercih eder hale geliyorsunuz.

İsmi ilk bakışka Japon kültürüne dair bir izlenim verse de; ruhumuza yavaşça hitap etmesi dışında Japon bir tarafı yok aslında filmin. İstanbul Film Festivalinde Uluslararası yarışma bölümünde izleme şansı bulduğumuz film, Şilili yönetmen Cristián Jiménez’in ikinci filmi. İlk filmi Optik Yanılsamalar adıyla çevrilmiş ancak Türkiye’de gösterime girmemiş. İlk filminde aşk üzerinden ikili ilişkilerdeki tutarsızlıkları, gündelik hayattaki kırgınlıkları anlatan yönetmen, ikinci filminde de benzer bir noktadan yola çıkıyor.

Şili, Fransa, Arjantin, Portekiz ortak yapımı olan filmin festivaldeki gösterimi için gelen yapımcısı, festivallerin yeni insanlarla tanışmak, sanat üzerine biraz daha içmek ve güzel zaman geçirmek için birebir olduğunu söyleyerek söze başlıyor. Görsel yönetmeni ile filmden tam bir yıl sonra burada tanışabilmiş! Küçük bütçeli ama bol ortak dilli bir film olduğunu belirten yapımcı, hayatın bir Coppola filmi gibi söylediklerimizin başka dillere çevrilmesi sonucu aktığının altını çiziyor. Lost in Translation filmini böylelikle andıktan sonra, söz sırası Şilili görüntü yönetmenine gelince salonda kahkahalar duyuluyor çünkü İspanyolca konuşuyor, yapımcı cümleleri İngilizce’ye çeviriyor. Festival görevlisi de İngilizceden bize Türkçeye aktarıyor, yani tam bir çeviride kaybolma hali yaşanıyor. Filmin samimiyetine ve dilsiz, ırksız doğal anlatımına vurulduklarını söylüyorlar ve filmin tüm yalanlara adanmış olduğunu belirterek sözlerini bitiriyorlar.

Bu sıcak girişin üstüne gerçekten pastel tonlardaki Bonsái’nin, Şili’den Japonya’ya, hatta western tarzı yazım karakteriyle türler arasında da bir köprü kurduğu bir gerçek. Alejandro Zambra’nın romanından uyarlanan Bonsái, üniversite yıllarında tanışan Julio ve Emilia’nın adım adım gelişen aşkıyla başlıyor bizi aydınlatmaya. İkisinin de kendilerine bile itiraf edemedikleri küçük tatlı yalanlar, ilk içkiler, ilk sevişmeler, ilk yürüyüşler ile dolu aşkları, çok hesaplı şekilde yıllara karşı meydan okuma çabasında değildir. Ama bir fark ederler ki yıllar geçmeye başlamış bile. İlişkilerinin sona gelip gelmediğini ise anlayabildikleri bir simge yaratırlar kendilerine; bir saksıdaki çiçek…

Gençliğini görüp içimize sindirdikten sonra bugünkü halini sonraki planlarda izlemeye başladığımız Julio, kurgusal olarak ara ara yine bize gençliğindeki detaylarla geri görünmeye devam eder. Bugün sakallarını uzatmış, kendi evini tutmuş, duygusal ve cinsel paylaşımlarını komşusu Blanca ile gideren ama ne yazık ki yazarlığa dair hayallerini gerçekleştirememiş biridir. Ünlü bir yazara asistanlık yapma hayali vardır, ancak geri çevrilmiştir. Bunu kimseye söyleyemediği için, gizlemenin ve işi sürdürmenin tek bir yolu vardır: Kendi yazarı olmak! Sonrasında belki de o yazarın ününe ün kattığı basın toplantısındaki samimiyetsizliğinden daha başarılı olacaktır Julio ama bunu da tam olarak asla göremeyiz. Gizemi ve güzelliği de burada saklıdır belki de.

Hani bazı filmlerin bitmesini istemezsiniz ya; işte bu filmde de -sonunda ne olacağını tahmin etmeyi bırakın, bilmenize karşın- öyküyü sıcacık izlemeye devam etmek istiyor izleyici. İlişkilerinin saksıdaki çiçeğin sonu gibi olmaması için çok uğraşan Julio’nun bir bonzai ağaççığı alıp nasıl zorluklarına karşın bakmayı öğrendiğini görmek, izleyiciyi duygulandırıyor. Ve kendi kendinin yazarı olmanın sorumluluğunu alırken, tıpkı bunun da bir çiçeğe bakmak gibi zor ama güzel olduğu hissini veriyor. Hayatın birebir kopyası gibi, bu film de aşk ve acılar üzerine kurulu olsa da; önemli olanın sona ulaşana kadar yaşadıklarımız olduğunu düşündürtüyor insana. İnsanlar önce genç, sonra aşık, sonra bir meslek sahibi olmaya çalışıyor, derken yokuş aşağı kayıplar başlıyor. Bu kaçınılmazlık arasında film, bize yol boyu yaşananların samimiyetini anlatıyor.

Evet, yapımcı filmin yalanlar üzerine kurulu olduğunu söylemişti ama bunlara tam olarak yalan demek haksızlık olabilir; küçük kurgular ve iç çelişkiler diyerek tatlıya bağlayabiliriz. Tıpkı filmi izleyen ile çeken arasında nasıl bir fark varsa; kitapları yalandan ilk sayfalarından okuyup bırakmakla, kendinin yazarı olmak arasında da böyle benzerlik var hissini vererek bizi aynalarımızla baş başa bırakıyor. Aşk, yazmak, kitaplar ve yaşam üzerine kurgusu kadar kendisi de gerçek samimi bir filmi de gönül zenginliğimize katarak salondan ayrılıyoruz.

Kategoriler
seçki

Hugo: Ruhumuzu Yavaşça Bekleme Zamanı

Zaman geri gelmeyecek / Ama gençliğin olmadan bugünü de göremezsin / Artık yaşamlarımız sonsuza dek değişti / Bir daha asla eskisi gibi olmayacağız / En azından ne kadar az değişirsen, bu his sana o kadar az zarar verir…

Bu şarkının sözleri sanki Hugo ve Melies’in hisleri için yazılmış… Çok severim Smashing Pumpkins grubunun bu şarkısını, “Tonight Tonight”. Klibini izlediniz mi peki? Yıllar önce çekilmiş olsa da, sanki Hugo için biçilmiş kaftan:

Filmin büyüsü bozulmasın diye hakkında pek okumadan gitmiştim bu kez filme. Hugo’nun başından geçenlerin daha bireysel anlatıldığını sanıyordum. Babası ve otomaton üzerinden kurduğu hüzünlü ilişkiye tam kendimizi kaptırmışken; bir de sevgili kıymetli büyük sinema ustası George Melies için hüzünlenirken bulduk kendimizi! Bilmiyorum daha önce böyle bir usta hakkında film çekilmiş miydi, özel ve sanatsal yaşamı böylesine perdeye yansımış mıydı… Evet, dünya sinema tarihinin ilk filmi olan Trenin Gara Girişi’ni, Lumiere Kardeşler’in sinematografını kitaplardan hepimiz okumuştuk ama onların da birer insan olduğunu açıkçası ben bu filmle daha net görmüş oldum.

Bugün bilgisayar animasyonlarıyla, kurgu masalarında sahne eklemelerle, dublaj, ses, renk, müzik, üç boyutlu dekor tasarımlarıyla hazırlanan filmlerin, o günlerde manuel bir şekilde el birliğiyle kotarıldığını tekrar hatırlamış olduk adeta. Ben de Melies’in yerinde olsam, bunalıma girerim tabi. Yüzlerce film makarası, elleriyle kesip boyadıkları kareler, bir ejderhanın sahneye girmesi için içine insan girerek, kostümle hareket etmeye çalışması, sis bulutları ile sahnenin kesilmesi, saat tamirciliği gibi ince işleri andıran titiz sihirbazlık numaralarıyla saniyede 24 karenin döndürülmeye çalışılması, elle kameranın ve perdenin kurulması… Melies’in “Rüyalarım” dediği tüm bu sihirli diyarın, savaşın etkisiyle gerçeküstücülüğünü kaybetmesi ve Melies’in kendisini dışlanmış ve fazla hayalperest bulmasının nedenini şimdi daha iyi anlıyorum. Kendisine “Savaşta öldü” dedirtecek kadar çok dünyadan silmek istemiş. Ta ki küçük bir çocukta, kendi heyecanını görene kadar… Hugo’nun kendi babasından bir mesaj olarak algılamak istediği Aya Yolculuk imajı, onu Melies’in kendi yolculuğuna ulaştırdı adeta.

hugo-5

“Mutlu sonlar sadece filmlerde olur evlat” diyor Melies Hugo’ya. Bunu dediği sahne ise boğazımızı düğümlemeye yetti de arttı bile. Olsun, varsın filmlerde olsun; fena mı oldu Melies’in 80’e yakın filminin bulunması, gösteriminin yapılması, hakkında daha fazla bilgiye ve kitaba ulaşılması, okullarda ders olarak okutulması. Ama yine de bunlar anlayana! Sizin ne kadar bilginiz, teknolojiniz olursa olsun, önemli olan içinizde taşıdığınız gaye diyor filmde. Sanırım 3 boyutlu bir film çekip, inanılmaz Paris atmosferi yaratan, aksiyon filmleriyle tarihe damgasını vuran Martin Scorsese’nin Melies’i anıp, şapka çıkarırken yapmak istediği de buydu.

Bu arada Hugo’nun babasının bir müzede çalışıyor olması ve saat tamirciliği yapıyor olması da, ayrı bir incelik. Bugün kaybolmaya yüz tutmuş bir meslek olan mekanik saat tamirciliğinin yerini, dijital saatler almışken; büyük büyük anneannemden bize kalmış olan üzerinde Arapça sayılar olan ve 24 saatte bir kurulması gereken paha biçilmez saate söylenmek yerine kıymetini daha fazla bilmem gerektiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Hatta onu tamir ettirdiğimiz yaşlı amcaya gidip, filmi izlemesini söylesem gerçekten izleyip kendinden bir şeyler bulur mu diye düşünmedim değil doğrusu…

Keza; müzecilik de öyle… Bozulmaya, yok olmaya, “yok edilmeye”(!) çalışılan eserlerin korunmaya çalışıldığı bir yer değil midir müzeler? Tıpkı fotoğrafçılık ve sinema gibi, hatta yazı yazılan kitaplar gibi nedir tüm bunların ortak özelliği: Zamana direnmek. Tıpkı şarkının başında dediği gibi: “Zaman asla geri gelmeyecek / Ama ne kadar çok kendin olursan, bunun acısını o kadar az hissedersin”. Saatler de, filmler de, yazılar da bizi biz yapan ve tarih akıp giderken korumamız gereken bir yavaşlık olduğunu hatırlatan imgeler adeta… Arada bir saatleri durdurup, ruhumuzu beklemek dileğiyle…

Kategoriler
izlenim

Tintin et moi (2003): Tenten ve Biz

Çocukken çizgi karakterler, hayatınızda tahmin edemeyeceğiniz kadar çok kıymet taşıyabiliyor. Benim için bu gizemli karakterlerden biri televizyonda izlediğim Nils ve Uçan Kaz idi.. Diğeri de çizgiroman karakteri Tenten.. Evimizdeki Tenten serilerine, okumaya çok çabalamasam da; bana anlatılanlarla ve resimleriyle bağlanacak kadar çok hayranlık duyardım.

Açıkçası biraz daha büyüyüp de sinemanın o görsel ve işitsel dünyasının büyüsüne kapılana kadar da Tenten’in filminin yapılabileceğini hiç düşünmemiştim. Yani öyle bir beklentim de hiç yoktu. Size, şu an vizyondaki Tenten’in üç boyutlu filmiyle ilgili değil de; Tenten’i anlatan bir başka filmle ilgili görüşlerimi yazacağım. Daha doğrusu işin kaynağını, Tenten’in nasıl ortaya çıktığını anlatacağım, takdirinize…

23. İstanbul Film Festivali’nde o sene (sanırım 2004 senesi olmalı) tek bir filme gitmiştim. Adı “Tenten ve Ben” (Tintin et Moi). Sabah matinesi ucuz diye (6 milyon) 11.00’e almıştım biletimi. Sabah Beyoğlu’nun mahzun güzelliği arasında bir yürüyüş hiç de fena olmadı. Filmin gösterileceği sinemaya gelmiştim. Ve merdivenleri çıkmadan önce Sine-Sen’in (Sinemacılar Sendikası) bir afişiyle karşılaştım. ‘Festivali Bir Şenliğe Dönüştürmek’ başlığını taşıyordu. Bu söz, festivalin kurucusu Onat Kutlar’ın bir ifadesiymiş. Yazıda, festivalin tam bir şenlik olması gerektiği çünkü film festivalinin kökünde yaşamın izleyiciye aktarılması gerektiğinin yattığı belirtiliyordu.

Afişi de okuyup gaza gelerek salona girdim. “Tenten ve Ben” benim için doğru seçilmiş bir filmdi. Tenten’i bilirsiniz; hani şu ufacık boyuyla tüm ülkeleri gezip iyilik adına dostlarıyla kahramanlık yapan gazeteci çocuk… Yaratıcısı Hergé olarak bilinen Georges Rémi 1907-1983 yılları arasında yaşamış. Ara sıra ırkçılık ve ajanlıkla suçlansa da, ben halen çocuk aklımla onun dünyayı gezen ve iyilik yapan bir arkadaş olduğunu umuyorum.

Mutlu mesut gezen biri olarak bilirdim Tenten’i. Meğer hiç öyle değilmiş. Hergé’nin Brüksel’deki hayatından izler taşır çizdikleri. İçine kapalı ve kırılgan bir yanı da vardır. Kiliseden bir rahip, Hergé’ye yol gösterir, ‘Yirminci Yüzyıl’ adlı bir dergide ona sürekli bir çizerlik işi bulur. Hatta rahip, Hergé’yi sekreteri ile evlendirir. Çizimlerini destekler ama rahibin Mussolini ve Hitler hayranlığı vardır. Çizdiklerinde siyasi bir fikir göndermesi olmamasını ister rahip. Hergé ise özgür düşlerini yansıtmak istemektedir Tenten ile. Almanlar, İkinci Dünya Savaşı’nda Brüksel’e girdiklerinde dergiye el koyarlar ve artık onların istediği gibi çizmesini isterler. Böylece Tenten muhafazakar bir çizgiye bürünür. Tenten’in maceralarını tarihi sırasıyla izlediğinizde bu değişimleri görebilirsiniz.

Böyle bir dönemin ardından İngiliz askerleri ülkeye girip şehri Almanlardan temizlediklerinde bu derginin çalışanlarını da gözetime alırlar. Hergé, Nazilerle hiçbir ortak görüşü olmamasına karşın onların yönetimindeki bu dergide çalıştığı için Nazi yanlısı ilan edilir. Bu haksızlıklara dayanamayan Hergé, psikolojik bozukluklar ve güvensizlik yaşamaya başlar. Yaşadığı her olay Tenten’in maceralarını da etkilemiştir. Hergé, gördüğü düşlerde hep karlarda yani saflıkta yürümektedir. Kendini Doğu’da bulur. İşte, Tenten’in maceralarında da çizgibilimcilerin gözlemlediği, ‘Tenten Tibet’te’ böylece bir dönüm noktası olur. Hergé’in burada tanıştığı Çinli bir genç, en yakın arkadaşı olur. Daha sonra 45 yıl boyunca göremeyeceği bu dostu belki de onun tek dostudur. Tüm bunlar Tenten’de kendini gösterir. Bu görüşememenin ardından Tenten’in yeni dostlar edinmesini ister Hergé. Profesör Turnusol, Dupont ve Dupond ve Kaptan Hadok. Çizgibilimciler, Kaptan Hadok’un huysuzluğunda, yalnızlığında Hergé’nin kendini bulduğunu, bu yüzden yaşamındaki yalnız dönemde Hadok çizimlerinin arttığını gözlemlemişlerdir. Maddi sorunlar yaşaması, çizimlerinin hep birileri tarafından satın alınması ve onların yönlendirmesiyle çıkmasına neden olmuştu. Hergé, artık kendi çizim bürosunu açmıştır ve burada tonlama uzmanı olan bir kadına aşık olur. Böylece hayatında bir dönüm noktası da karısından ayrılması olur.

Tibet’teki arayışından sonra Hergé, bir mükemmellik ve belki de tepki olarak her şeyin aynısını çizme takıntısı edinir. Karısından ayrılmasının verdiği suçluluk duygusu belki onu buna itmiştir. Hiç gitmediği ülkeleri çizmesine karşın bunlarla ilgili tüm ayrıntıları ve bilgileri kitaplardan ve biriktirdiği binlerce gazete kupüründen edinir. Artık onu baskı altında tutacak bir patron, zorla evlendirildiği bir karısı ve çizimlerine karışan Almanlar yoktur yaşamında. Tenten ile yarattığı dünyasında iyilikler, adaletli bir yaşam, sevgi ve tüm dünyanın insanlarıyla kardeşlik vardır. Çizdiği karakterler için ‘Benim çocuklarım’ diyen Hergé, lösemiye yakalandığı o üç senelik hastalık döneminde en son isteğiyle karşılaşır. Çin’de 45 yıl önce tanıştığı ama mektuplarla, tanıdıklarla hiçbir zaman ulaşamadığı dostu Chang ile buluşur. Belki de tek dostu olan bu kişiyle buluşmasının ardından Tenten’in heykelinin ülkesine dikilmesini de gördükten sonra 1983 yılında yaşama, çizgilerine ve tüm akıllarda yarattığı düşlere gözlerini kapar Hergé.

Tüm bunları nasıl mı öğrendik? 1971 yılında bir gazetecilik öğrencisi olan bir gencin 4 gün boyunca Hergé’in bürosunda onunla söyleşi yapıp yaşamına ortak olması sonucu. Nasıl hassas biri olduğunu, bunu yapıtlarına nasıl yansıttığını, çizim tekniklerini öğreniyoruz bu söyleşi sonrası ve hayali sahneler sayesinde. Söyleşinin ardından 3 yıllık bir çalışma eseri olarak bir kitap çıktı: “Tenten ve Ben”. İşte bu film, bu kitabın Anders Østergaard tarafından çizimlerle yaşamı mükemmel bir şekilde perdeye aktarması sonucu ortaya çıkmış. O söyleşiyi yapan genç artık 50’li yaşlarında ve tüm bildiklerini kameraya, o kayıt yaptığı kaseti durdurarak aynı heyecanla anlatıyor.

Belgesel niteliğindeki bu film, sessiz sedasız dünyanın bir köşesinde saklı kalmış bir Tenten ve yaratıcısı Herge öyküsü niteliğinde belki de az kişiye ulaşmış. Çizgi roman ve karikatürlerin nasıl yaratıcının elinden okuyucuya ulaştığını merak ediyorsanız, hem de merak ettiğiniz konu Tenten ise umarım piyasadan bulup izlemeye değer görürsünüz. 2004 yapımı film, Oslo’da Avrupa Belgesel Filmleri Festivali’nde EuroDoc ödülünü kazanmış. Hani bazı kitaplar sinemaya aktarılınca tadı kaçmış denir ya; ben bu yeni Tenten üç boyutluyu izlemeden konuşmak istemezdim. Biraz önyargılı ve teknoloji düşmanı eski kafalı biri gibi konuşucam ama sanırım ben kendi çocuğuma Tenten’i silahlı üç boyutlu haliyle göstermektense kitaptan okumayı tercih ederim. Aynı şey Şirinler filmi için de geçerli… Bir de kendime ait bir not daha; umarım Nils ve Uçan Kaz’ın da filmini yapmazlar ama eski çizgi dizinin temiz görüntüleri meydana çıkarsa oturur kızımla zevkle izlerim…

Kategoriler
izlenim

Yüzünü Güneşe Dönemeyen Gişe Memuru

Günebakanları hep kendimle özdeşleştirmişimdir… Gece boyunlarını bükerler; sonra sabahın ilk ışıklarıyla biri onlara “başın öne eğilmesin” der. Güneş ve sevgi görünce hemen doğrulturlar kendilerini… Gişe memurunu sürdükleri gişenin çevresinin günebakanlarla dolu olmasının bir nedeni de bu olabilir mi diye düşünmedim değil doğrusu…

Çağan Irmak’ın Karanlıktakiler filmindeki sorunlu anne-oğul ilişkisine benzer bir şekilde Tolga Karaçelik’in Gişe Memuru filminde de bir baba-oğul ilişkisi görmekteyiz. Aslında açık söyleyeyim; film hakkında öncesinden çok detaylı bilgim yoktu; sadece ödül aldığını ve izleyenlerin çok beğendiğini duymuştum. Bir gişe memurunun tekdüze yaşamını izleyeceğimizi düşünüyordum. Ama film ikinci yarısından itibaren psikolojik bir dram havası vermeye başladı. İlk sahneden itibaren başroldeki Kenan’ın içine kapalı, az konuşan, hayata karşı küslüğü olan biri olduğunu fark ettik evet ama sanki sonunda bizi şaşırtmaz diyordum. Babasına bakıyor oluşu, gişelerde yoğunluk olduğu zaman hemen “ben giderim” demesi, otuz beş yaşında bir bekar olması, insana ister istemez; “Yazık, şu hayatı bir düze çıksa” dedirtiyor ve sonunda da bunu bekliyor izleyici.

Monoton bir hayatın anlatılacağını düşündüğümüzde; meslek olarak gişe memurluğunun seçilmesi çok yerinde bir karar. Aslında ben çocukken o işi hiç monoton bulmazdım; arabamızla o gişenin yanına geldiğimizde, vay be derdim, bu amca bize izin vermezse, paramızı ödeyemezsek geçemeyiz diye düşünüp heyecanlanırdım. Sonra memurlar kalktı ve biz makinelerle iletişim kurmaya başladık. Yeri geldi beceremedik, öndeki arabadan kartlar istenir oldu vs. Demek ki kapitalizmin iyi bir şey olmadığını bu küçük örnekte bile anlayabiliyoruz. Ama filmi izledikten sonra gişe memurunun da tüm gün paralarla haşır neşir olduğunu; otomatiğe bağlamış bir şekilde bir pencerenin dışına bir önündeki kasaya baktığını ve geçen arabaların içindeki yol hikayelerine dahil olmak istediğini görünce, demek ki onların da işleri bir heyecandan fazla sıkıntıya sahipmiş dedim. Küçüçük bir kabinin içinde tüm gün insan ne yapabilir ki; aslında bir nevi hapishane odasında tüm gününü geçirmek gibi. Özellikle ruhsal durumundan dolayı Kenan’ın “sürüldüğü” yeni gişesinin konumunu düşünürsek…

Gişe Memuru (Serkan Ercan)

Gişe Memuru’nun ışığıyla, görüntü yönetimiyle, müziğiyle bu duyguyu derinden hissettirdiğini söylemeliyim. Özellikle film boyunca düşmesini beklediğimiz meteor yerine düşen nesnenin görüntüsü; Kusturica’nın Kara Kedi Ak Kedi filmindeki arazinin ortasında asılı nesneler sahnesindeki rengi ve gerçeküstücülüğü hatırlattı.

Babasının ve “mahallelinin” evlenmesini beklediği kızımız Nurgül’ün oyunculuğunda öyle aman aman takdire şayan bir durum göremedim. Kendisinin her filminde ayrı bir karaktere başarıyla büründüğünü düşünüyorum evet ama bu normal. Adamımızın aşık olduğu ve bizi de gerçekten birlikte olacaklarına dair büyük umutla inandırdığı ve oyuncu listesinde isimsiz olarak “kadın” diye yazan karakteri oynayan Nur Aysan’ın doğal başarısının altını çizmek gerek. “Ben Hüseyin” dediği anda ağlanacak halimize gülmemize neden olan Nadir Sarabacak’ı da unutmamak gerek. Kenan’ın çocukluk arkadaşı olan berber rolündeki Sermet Yeşil’i gözüm bir yerden ısırıyor deyip durdum ve eve gidip bakınca Kosmos rolünde oynadığını hatırladım. O rolle kafamda o kadar bütünleşmiş ki; onu böyle normal bir adam rolünde görünce şaşırdım, bu başarısından dolayı tekrar tebrik etme ihtiyacı duydum.

Açıkçası sonunda da Hollywoodvari olağanın ötesinde bir mutlulukla bitmemesine sevindim. Çünkü bizi anlatan öyküler gerçekten de bu gerçeklikle bitiyor… Bu hafta bir ABD yapımı film daha izlemiştim; “Dan in Real Life” (Şamaroğlanı adıyla çevirilmiş). O filmde de ailesi tarafından eleştirilen, hayatını bir kadınla birleştirmesi beklenen orta yaşlı bir adamın hikayesi vardı; ama orası bizim topraklar değil ya; adam hemen mutluluğu buluverdi! Aslında adamın bir gazetede köşe yazarı olması, içli biri olduğunu düşündürmüştü ama filmin geçtiği tatil süreci boyunca içli biri olarak hiç yazı yazmaması, gerçekliği kırdı. Bizdeki çoğunluğun aksine baba olarak çocuklarına bakıyor olması ve kardeşinin sevgilisine aşık olmamasının sonunda da olsa kabul görmesi, biraz sıradanın dışında bir film izlediğim kanısına kaptırdı. Ama sonuçta herkes istediğini aldı.

Gişe memurumuz ise, her gün giydiği aynı giysilerle, çalışmayan ve babasının yaptırmasına izin vermediği eski model arabasıyla, içinde yaşamak istemediği annesinin acılarını hatırlatan eviyle bizi düşündürdü film boyunca. Gördüğü yüzlerce arabanın içindeki yüzlerce farklı kişiye, hikayelerinin ne olduğunu; nereden gelip nereye gittiklerini bilmeden aynı cümleleri kurup durdu. “Kartınızı alayım. Şu kadar lira, bu kadar lira…” Dram dozu ikinci bölümde biraz bizi gerse de; takdir ettim. Son dönem türk sinemasında psikolojik işlemelerin bol olduğu; giriş gelişme sonuç tarzındaki senaryo kurgusundan ziyade geri dönüşlerle kişiyi anlamamızı sağlatan film örgülerini takdir ediyorum. Şaka maka senaristler de bu işi başarıyor. E biz de Türkiye halkları olarak sorunlu bir toplum içinde yaşamıyor muyuz, kendimizi bu kadar iyi anlatmamızın nedeni bu olsa gerek…

Bu arada kartlı sisteme geçildikten sonra nakit gişelerinde görev yapan tüm o memurlara ne oldu sahi?

Kategoriler
izlenim

Mujeres al borde de un ataque de nervios

Zevk için Acı Gerekir

Almodovar’ın 1988 yapımı filmi “Mujeres al borde de un ataque de nervios” (Women on the Verge of a Nervous Breakdown), Türkçeleşmiş haliyle “Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar”, herhalde çeviride adı kaybolmamış nadir filmlerden. Gerçekten de kelimesi kelimesine dilimize katılmış ve doğru karşılığını bulmuş bir ifade “Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar”.

Kadın-erkek öykülerini yani yaşamın en temel ilişki biçimini anlatan birçok yönetmen var elbette. Ancak Almodovar, bu yönetmenlerden bazı noktalarda ayrılıyor. Tarafsız anlatmak başka, bir kadının gözünden anlatmak başka diye düşünüyorum. Sinema sektöründe kadının bir “arzu-göz” nesnesi olarak tanımlanmasının desteklendiği bir dönemde, öyküyü tamamen kadının penceresinden anlatabilmek gerçekten yetenek isteyen bir iş. Film yazarlığına ve yönetmenliğe seks filmleriyle başlamasını da çok ters köşe bir başlangıç olarak görmüyorum. Yönetmenin filmografisi adeta, doğup büyüyen ve olgunlaşan bir çiftin ilişkisinin serüveni gibi… Demek ki ona göre önce anlatılması gereken hikaye, cinsellikmiş! Bu mahrem ve ayıp görülen alanda söyleyecek sözlerini tüm doğallığıyla sunmasının ardındaki neden belki de, iki insanın önce birbirlerinin bedenini tanıması gerektiğini düşünmesi olabilir. Sonra ilişki boyut ve şekil geliştirmiş. Sıra gelmiş ikili diyaloglara, ölümlere, çocukluğa dönerek psikolojinin altında yatan nedenleri sorgulamaya, olgun bir kadın haline gelmeye, ölümlere ve sonlara hazır olmaya. Yani sırayla gidecek olursak, Annem Hakkında Herşey, Konuş Onunla, Kötü Eğitim, Dönüş ve Kırık Kucaklaşmalar ile –şimdilik- son buluyor.

Kadın öykülerini dahiyane anlatan birinin cinsiyeti ne olmalıdır?

Tüm bu filmlerde, erkeğin gözünden öyküyü kurgulamak ve kadını ikinci nesne konumuna sokmak yerine, kadını edilgenlikten kurtarıp özne haline getiriyor. Ya da eğer söz konusu öykü, bir erkeğin yaşamı ise bunu kadın ile eşit bir düzlemde anlatıyor. Örneğin Annem Hakkında Herşey’de çocuğu da, annesini de, babasını da birbirine paralel yakın pencerelerden izledik, hiçbiri diğerinin önüne geçmedi. Aynı şekilde Konuş Onunla’da kadının o kadar mahrem ve gizemli analizlerine şahit olduk ki, kendi tanıklığımıza bile şaşırdık. Kötü Eğitim, tamamen, o yukarıda sözünü ettiğim çocukluğa geri dönerek psikolojinin aralanması örneğine girdiği için belki kadını ayrı bir yerde tutarak, yönetmenin cinsiyetsiz bir otobiyografisi olduğunu söyleyebiliriz. Dönüş filminde Penelope Cruz’un olanca kadınsılığıyla bir kadın öyküsünün nasıl tutkulu anlatılabileceğini kırmızı rengin (zaten çoğu filmine renk veriyor) güzelliğinde izledik. Son filmi Kırık Kucaklaşmalar’ı açıkçası kendini tekrarlamış eski filmlerinin bir kopyası olarak gördüm ve Almodovar tutkusunu çok göremediğimi söyleyebilirim, ama istisnalar kaideyi bozmaz:)

Gelelim, yazımıza konu olan 1988 yılına… Filmi yeni izleme şansı bulabildim ve nasıl daha önce izlememiş olurum diye epey hayıflandım. Adını çok duyduğum “Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar” gerçekten adı gibi bir konuyu ele alan oldukça naif bir yapım. Filmin tarihini biliyor olmasam, kesinlikle günümüzde geçtiğini iddia edebilirdim. Kesinlikle demode olmayan bir kurgu, vatka takmayan kadınlar (!), müzik, öykünün gerçekliği, saçların ve rengarenk kıyafetlerin duruşu, topuklu ayakkabının asla modası geçmeyen sunumu derken film adeta günümüzde geçiyor gibiydi. Aşkından dünyayla bağlantısı kesen, yemek yemeyen, asabi ve sürekli telefonun çalmasını bekleyen bir tip size tanıdık gelmiş olsa gerek. Tüm kadınların yaşadığı bir süreçtir çünkü! Günümüzle tek farkı artık telefon yerine, internete bakılıyor olması belki de. Aşık olduğu adama sevdiği çorbayı öfke ve hüzün karışımı bir duyguyla yapar, ama aynı zamanda içine de bir ton uyku hapı atmayı ihmal etmez. Tam sinir krizi eşiğindeki bir kadının davranışıdır belki de bu.

Pepa kendi dünyasına kapanmışken; arkadaşı Candela’nın da aşk acısıyla ona sığınmaya çalışması ve Pepa’nın sevgilisinin, oğlu ve sevgilisi Marisa ile Pepa’nın evine gelip gitmeleri, tüm bu kişileri bir araya getirir. Hepsini birarada tutan kişi Pepa’dır. Aslında kendi derdine düşmüşken ve agresif bir tavırla kimseyi dinlemek istemezken; sinir krizi sürecinde çevresinde gördükleri onun aşkından vazgeçmesine neden olur. Kapı görevlisinden, taksi şoförüyle ilişkisine kadar asabi ama doğal haliyle yüzleştiği bir ilişki yaşarken; yavaşça anaç bir hale bürünmeye başlar. Bu da tam bir kadın psikolojisidir! İntihara teşebbüs eden arkadaşı Candela’yı kucaklar, aşık olduğu Ivan’ın karısına bile akıl dengesinin yerinde olmaması nedeniyle üzülür ve kocasını öldürmesini engellemeye çalışır. Kendi varlığının aşık olduğu adama bağlı olmadığını anlamasıyla gerçekliğe döner belki de. Filmin sonunda misafiri Marisa’nın, rüyasında kendi kendine tatmin olmasına sevinerek, kadınsı yorumlarda bulunur ve bakire olmadığının artık fark edildiğini ve bunun nasıl bir hissiyat olduğu üzerine sohbet eder.

Sinirliyken ve kafası dopdoluyken bir kadının sürekli evini ve odasını toplayıp, herşeyi atmaya giriştiğini biliriz. Hayatında başka bir kadın olan erkeğe aşık olunduğunda da sanırım çöp atmaya giderken bile çok şık giyiniliyor olsa gerek! Pepa, gerçekten film boyunca olanca şıklığıyla, renkleriyle, kalın ve doğal kaşlarıyla, hızlı tavırlarıyla tam bir kriz kadını imajı veriyor. Önce bilerek sonra da dalgınlığa vurarak yatağının yanmasını engelleyemez. Ama öte yandan evdeki kırık cam parçalarının üzerine basılmaması için hemen önlem alarak, uyuyanların üzerine battaniye örterek sorumluluk sahibi bir davranış sergiler. Aşk acısından dolayı asabidir demiştik, sürekli reddedilmektedir ve ikinci kadın olmak istemez ve artık kendisini başkalarından daha çok düşünmesi gerektiğini fark ederek “Artık hayır deme sırası bende!” diye isyan eder ve aşkından vazgeçmesiyle kendini bulması bir olur. Son sahnelerden birinde yine kendini unutup misafirlerine bir öğütte bulunurken, “Ama zevk için acı gerekir” diyerek son noktayı koyar. Tüm bunlar kadın olarak çoğumuzun bildiği ruh halleri…

Benim asıl merak ettiğim, Almodovar’ın nasıl bu kadar yerinde ve şahane gözlemler yapıyor olabildiği… Bazı feminist akım yönetmenleri, “kadın filmi” denilmesini doğru bulmuyor, çünkü bu cinsiyetçilik yapmaya giriyor. Ama söz konusu 1980’ler olduğunda, yönetmen –en azından görünümü itibariyle- bir erkek olduğunda ve söz konusu filmdeki kadın öyküleri, çoğu kadın yönetmenden daha iyi sunulduğunda, insan bunu sorgulamadan edemiyor. Renklerin tutkusuyla, gözyaşı ve sevincin biraradalığıyla, detayları fazla düşünmenin verdiği özveriyle, krizin eşiğindeyken bile kırmızı oje sürmenin, saçlarını uzatmanın ve lacileri çekmenin kadınsılığıyla Almodovar’ı selamlıyorum…

Kategoriler
izlenim

Kazanmamayı Tercih Eden 90ların Kulübü

Kaybedenler Kulübü Nejat İşler

Duygusal bir yaşanmışlıklar bütünü nedeniyle; filmi değil; anlattıklarını yazacağım sanırım…

Tolga Örnek’in Kaybedenler Kulübü filmi, uzun zamandır beklenen bir filmdi. En azından belirli bir kitle tarafından… Film, 1990ların kült radyo programı Kaybedenler Kulübü’nü konu alıyor. Şu anda olmayan Kent Fm 101.1 frekansında haftanın üç gecesi yayınlanmaktaydı. Üstelik bu radyo, Türkiye’nin ilk özel radyo kanalıydı. Birkaç yıl önce kapanmış olmalı. Herşeyin ilki güzeldir diye düşündürmüyor değil.

Kaybedenler Kulübü, Mete Avunduk ve Kaan Çaydamlı ikilisinin sunduğu sıradışı bir programdı. Kendi deyimleriyle, “aralarındaki doğaçlama sohbetten doğan bir radyo programıydı”. Gecenin ilerleyen saatlerinde başlayan, güzel rock parçaları çalan, bol bol dinleyiciler tarafından renklendirilen, RTÜK’ten kullanılan cinsellik öğeleri nedeniyle bol bol uyarı ve ceza alan ama aynı zamanda da dinlenme rekorları kıran bir programdı. Çok fazla şey konuşuyorlardı, sadece cinsellik değil elbet; kitaplar, şiirler, sokaklar, aşk, müzik, siyaset. Kısacası sanki iki arkadaş oturmuş karşılıklı hayattan ve zaman mekan kaygısı olmayan bir düzlemden konuşuyordu. Tabi bir de kitlelerini biliyorlardı; Montana çetesi ve Kadıköy sokakları…

Peki neden çok dinleniliyordu ya da eleştiriliyordu? Az çok bana katılır mısınız bilmiyorum ama; Türkiye’de birşey ya çok sahiplenilir ya da yerin dibine vurulur. Çünkü genelde “Ben güzele güzel demem, o benim olmadıkça” fikri vardır. İşte bu program, bunun her zaman şart olmadığını, arada da kalınabileceğini asabileşmeden sunuyordu. 1980 sonrası a-politik ve a-sosyal gençliğinin, 1990ların ikinci yarısında nasıl kendini aradığının minik bir kesitiydi de denilebilir. Belki de biz öyle atfetmiştik.

Film, yerinde senaryo kurgulaması ile programın hissiyatını vermiş diye düşünüyorum. Ben o programın dinleyicisi olarak tatmin oldum açıkçası. Programı bilmeyen, hiç dinlememiş olan ya da son yıllarına denk gelmiş olan arkadaşlar ne hisseder bilemiyorum ama 90’lardaki ruh halini gerçekten iyi vermiş. Bunu film mi iyi vermiş, program mı tam ayırt edemedim.

Kaybedenler Kulübü

90lar öyle yıllardı ki; 1980den sonra ilk kez öğrenci olaylarının üniversitelerde örgütlenmeye yeniden başlanıldığı, 80 sonrası ikinci kuşağın yeni kurdukları yayınevlerinde yeniden düşünce kitapları basmaya başladıkları, F tipi cezaevleri nedeniyle operasyonları ve iktidardaki adalet anlayışlarının büyük tepki gördüğü yıllardı. 80 civarı ve biraz öncesinde doğan genç kuşağın da kendini yitiklikten birşeyler için çabalamaya giriştiği bir ara süreçti. Önceki kuşak, bir düşünceden yenik çıkmıştı ve yaralarını sarmaya çalışıyordu. Onların çocukları da kabuklarını bu şekilde kırmaya çalışıyordu. Ama bu kez farklı yöntemlerle! Düşünsenize daha kimsenin cep telefonu yoktu o zamanlar, iletişim yerlere düşmemişti. Ama radyo, televizyon, sinema gibi kitle iletişim araçlarına bir de internet çok yeni eklenmişti. Kitaplar evet daha yeni yeni tekrar basılıyordu ama dergilerin de sayısı artmıştı mesela; haksız mıyım? Programda bahsi geçen 6.45 yayınları da, az ama öz satan kitaplar satan oluşumlardan biriydi. Özellikle o rock kitapları, özentiliğimizin başlangıcıydı… Bu yeni arayışlara bir başka örnek de Okan Bayülgen’in Gece Kuşu programıydı. Ben o yıla kadar hiç gece gece televizyonda bir değişik program izlediğimi hatırlamıyorum. Ama iyi ama kötü. Arayan izleyiciye, “Konuşmandan sıkıldım, kapatıyorum” diyecek kadar değişik ve sıkkın bir adam ilk defa yaygın bir iletişim aracından yayın yapıyordu.

Bir başka örnek de pavyon kültüründen uzaklaşmaya çalışan Beyoğlu’na alternatif Kadıköy’dü. “Taksim’e gidiyoruz” dediğimizde ailelerin endişelendiği o dönemlerde öğrendik ki, rock’çıların okul çıkışlarında buluşup barlara gideceği, yeni ikinci el kitap dergi bulabilecekleri (örnek: Akmar Pasajı vs.) bir başka “yaka” daha varmış. Üstelik vapura binmek de eğlenceli birşeydi o zamanlar, belki o zaman dışarıda sigara keyfi yapılabildiğinden ya da içerideki çay büfesinin özelleştirilmemiş olmasından kaynaklanabilir.

Bu anlattıklarım, bizim özel yaşanmışlıklarımızdı,şimdi de yapan gençlik vardır demiyorsunuzdur umarım. Çünkü bunlar gerçekten o yıllara özeldi. Filmde geçen bir replikte dendiği gibi; “Bizim 68imiz de bu dönemdir belki de”! O zamanlar Facebook falan gibi sanal sosyal ortamlar yoktu; belki de şimdinin gençliği de yıllar sonra “Ah ah eskiden ne güzel feysbuk vardı” diyecek, orası bilinmez. Ama gerçekten kabuğunu kırmaya çalışan bir gençliğin arayışı vardı 90larda.

Programın bir yerinde şöyle bir muhabbet geçiyordu: “Mezun olduktan sonra plazalarda çalışmanın çok da gerekli bir beklenti olmadığını görüyorsundur belki de”… Hele bir de bu lafın üstüne ışıkları yanıp sönen bir gökdelen görüntüsü geliyor, tamam diyorsun, hırs sıfır. Bu arada radyo programı, ismi itibariyle de daha o zamanlar olmayan Fight Club (1999)’ı çağrıştırıyormuş. Filmin logosu da öyle… Ama bunu kötü anlamda eleştiri olarak söylemiyorum. Herşey gayet bizden merak etmeyin.

İşte film bana tüm bunları çağrıştırdı; gençliğimi, saklanışlarımı, iki satır şiir okuma girişimlerimi, uzun ilişki yürütmeye korkan yaşıtlarımı, bizim kuşağın hippilerinin mabedi olan Olimpos’un o güzel bakir yıllarını, hatta biraz daha uzatsam Converse ve Nirvana’ya kadar gidebilirim ama çektirmeyeceğim bu ızdırabı size. Son olarak keşke filmi Kadıköy’de izleseymişiz! Ama Taksim’de izlemiş olsak da; çıkışta birer midye tava ve bira çakarak, o ruhu yaşattık yine de, değil mi?

————
Bakınız: Kaybedenler Kulübü Fragman

Kategoriler
izlenim

Aşk, Tesadüfleri de Acıyı da Hüznü de Sever

Claude LeLouch’un “Talih ve Tesadüfler” filmini Elif ile ilk izlediğimizde, ağzımız açık kalmıştı… Hem aşkın tesadüflerle insanları buluşturduğunu görmüş, ama hem de bir yandan da bunun bir talih yani kader de olabileceğini düşünmüştük. Sonrasında yaşımız ve hayattaki duruşumuz da gereği, biraz hayalci, biraz plansız ve biraz da duygusal bir şekilde aşkı bekler olmuştuk:) Biz aşkı bulup, hayatlarımızı çize dururken; film endüstrisi böyle filmler çekmeye sıklıkla devam etti. Amèlie olsun, Kutup Çizgisi Aşıkları olsun, Cesaretin var mı Aşka filmi olsun, senaryo akışının gerçekliğini sorgulasak da izlemek hoşumuza gider oldu.

İşte, dün izlediğim Aşk Tesadüfleri Sever filmi de bana konusunu ve yönetmenin ağzından yapım aşamasını dinlediğimde bunları düşündürdü. Yönetmen Ömer Faruk Sorak, filmin yapımcısı ve genel koordinatörü eşi İpek Sorak ile böyle tesadüfler sonucu ilişkilerinin başladığını, çevrelerinde bu şekilde aşk yaşayan çok arkadaşlarının olduğunu ve benzer filmlere benzetme konusunda önyargılı olunmaması gerektiğini belirtiyordu röportajında. Ben de film hakkında daha fazla bir şeyler okumadan bir an önce gidip izlemek istedim. Her film başlı başına bir sanat eseri olmalıdır, benzerlikleri olsun ya da olmasın diye düşünerek…

Bir kere her şeyden önce film, belki fikrini benzer konulardan alıyor olabilir. Ama bundan çok daha insanı içine çeken orijinallikler söz konusu. Doğum sancısıyla başlamasıyla birlikte, o küçük Fiat marka olduğunu tahmin ettiğim arabayla, Ankara sokaklarının sarı-yeşil görüntüsü bile ilk dakikada beni duygulandırmaya yetti. Hem de bir Ankaralı olmayışıma karşın! Ama Ankara’ya her gittiğimde, filmde sözü geçtiği gibi, başkasının çocuğu ağlayınca bırakır gibi İstanbul’un koşturmasını bırakarak gittiğimi bilirim. Bir öyküden esinlenmiş olabilir film, ya da “bu kadar mı tesadüf olur?” dedirtebilir, ama bunlar filmi beğenmeye engel değil bence. Ankara sokaklarında, daha arabalar sokakları işgal etmemişken Turbo sakızları biriktirmenin, Pinokyo marka bisikletin tek oluşunun, teneke kutuların kıymetinin, kasetçalardaki banda kayıt yapmak için hem “play” hem “rec” tuşuna basılması gerekliliğinin karın ağrısı yarattığını unutanlar için bir hatıralar geçidi gibi sahneler izledik… Bu arada çevirmeli ve ipli eski tip fotoğraf makinelerinin filmli yapısının, şimdiki dijital fotoğraf makinelerine ve cep telefonlarının kamera görüntüsüne nasıl taş çıkardığını ve emek sarf edilen her şeyin daha güzel olduğunu da nostaljik bir tatla hatırlamış olduk.

Sinemanın, hayatı iki saatlik için durduran, zamanın akışını engelleyen bir sahneler bütünü olduğunu düşünürsek, aşkı, acısıyla tatlısıyla derinlemesine izledik diyebilirim. Belçim Bilgin de Mehmet Günsür de sanki gerçekten kendi hayatlarını oynuyormuşçasına asılmışlar rollerine ve çok yakışmış doğrusu. Çocuklukta yaşanan en ufacık bir olayın ve Deniz’in dedesinden aldığı gibi bir sevgi almanın kişiliği ne kadar etkilediğini, gençlik isyanlarını, insanların Özgür’de olduğu gibi hayatlarına kendilerinin yön vermelerinin ne kadar zor olduğunu, Oedipus ve Elektra komplekslerinin gerçekten vurgulanmaya değer olduğunu düşünme şansı bulduk ve bundan sonrasında çocuk yetiştirirken de unutmamak gerektiğini not ettik.

Ömer Faruk, yönetim tarzıyla BKM’nin Vizontele serilerindeki masalsı dengeyi müzikle birleştirerek gerçeküstü olduğu hissini vermiş izleyiciye. Bu arada Müslüm Gürses’in yorumuyla başlayan başarılı parçalar, Günsür’ün müzisyenliğini kattığı Eylül Akşamı’nın duygusallığıyla devam ediyor ve tüm filme sepya bir hava veren fon müziği kulaklarımızdan hiç eksik olmuyor. Tiyatro kökenli tüm diğer oyuncular da masaldaki diğer rollerini almışlar. Masal dediğime bakmayın, pembe bir tablo hiç de çizilmiyor filmde. Fragmanını izlerken hiç böyle tahmin etmemiştim. Sanırım bu da bir başarı. Çoğu filmin fragmanını izlediğinizde, o film biter sizin için, artık aradaki sahneleri tamamlarsınız sadece. Ama film, fragmandaki diyaloglardan, tartışmalardan, birliktelik ve ayrılıklardan daha farklı bir noktaya ilerliyormuş meğer.

Aşk da, o iki saatlik sinema gibi teknolojiye, zamana, baskılara, rejimlere direnen; içinde her zaman gülümsemeyi değil; acıyı, hüznü ve sürprizleri de barındırması gereken bir olgu değil midir? Film, bana ve “Onca yıl sen orada, onca yıl ben burada dediğim” ve on yıldır hayatımı paylaştığım sevgilime bunları hissettirdi. “Olamaz mı? Olabilir”…

Kategoriler
seçki

Çocuk Filmleri ve Özgür Ruhlar

Sinema endüstrisinde başlı başına bir sektör, çocuk filmleri… Hele bir de küçük kızınız aracılığıyla siz de takip etmek durumundaysanız! Onlara çizgi film deyip geçmek doğru olmaz; öyküsüyle, kurgusuyla, sinematografik gücüyle, müzikleriyle başlı başına birer film hepsi. Hayal gücünü körelteceği nedeniyle doğumundan itibaren kızımıza ilk üç yıl televizyon izlettirmedik. Ancak geçen sene yavaş yavaş film dünyasını keşfetmeye başladı. Zaten okulda çocukların çantalarındaki “Spider Man”, “Barbie” logolarını telaffuz etmeye başladığından; artık çevreden etkilenmesinin çok da zor olmadığını görüyorduk. Peki masalların, çizgi romanların ya da oyuncak karakterlerin sinema dünyasına katılması iyi mi oldu kötü mü?

Sokakta ya da okulda bir çantanın üzerinde gördüğü bir çizgi karakter onun zihninde, bizimkinden daha çok yer kaplıyor. Hele okula başladığında –siz ne kadar tektipliliğe direnseniz de- diş macunlarından çoraplara, ayakkabılardan saç tokalarına kadar her şeyin Barbie logolu yapıldığını görünce, gelin de unutturun bu imajı ona… Biz de kendisine alternatif film bulma arayışı içine girdik. Hayvanlar olsun; konuşan ağaçlar olsun, Walt Disney’e alternatif masalların uyarlamaları olsun…

Onu prensesler dünyasından çıkarmayı biraz başardık sanırım; bir ara Barbie etkisinden kurtulup kendini hayvanların dünyasına verdi… Bu kez başka bir şey fark ettik; hayvanları anlatan öykülerin hemen hemen hiçbirinde çocuk karakterin annesi yoktu! Küçük Deniz Kızı, Ayı Çocuk 1-2, Vahşi Dünya, Kayıp Balık Nemo, Spirit, Bambi 1-2, Aslan Kral, Arabalar… Bizim elimizde olanlar bunlar. Bu nasıl bir tesadüf diye düşünürken; kızımızın dedesi, zaten Disney masallarının çoğunda karakterin annesinin olmadığından yakındı. Pamuk Prenses, Külkedisi, Güzel ve Çirkin, Uyuyan Güzel, Pinokyo vs… Anneleri ölmüş, babalarıyla ya da üvey anneyle büyümüşler… Ana karakter mutlaka iyi biri oluyor ve zor günlerinde babasının tatlı sert korumacılığı altında bilgeliğe yol alıyor. Bu mu yani hayat? Bu durum, ya annelerin kıymetini bilelim diye yapılmış; ya annelerine nefret duysunlar diye ya da (daha büyük ihtimalle) erkek egemen dünyada, annelerin tek görevi olan doğurma işlevini gerçekleştirdikten sonra bu dünyadan ayrıldığı, çocuğun yola babasından öğrendikleriyle gururla ve babasına olan hayranlıkla devam ederek günün birinde onun da güçlü ve dünyaya hakim bir yetişkin olduğu imajı mı çizilmek isteniyor? Bu sorunun cevabını masallarda aramamız ve çocuğumuza tarafsız bir şekilde anlatmamız gerekiyor sanırım çünkü bu hikayeleri yazanlar ile oturup sohbet etmek imkanımız yok. Hele film bittiğinde, çocuğunuz yanınıza gelip “Ama anne, sen gitmeyecek değil mi?” diye ağlamaya başlarsa, gelin de anlatmayın…

Masallardan gidersek; ana amaç prensle evlenmek olduğu için, annesizliği anlayabilirim (bir nebze)! Genç kız yalnız büyümüştür, babası ona hem anne hem baba olmuştur. Amacı babası gibi bir erkekle evlenmektir, evlenince de annesine gerek kalmaz. Maalesef. Bu kızımızın Freud’un Elektra ve Oedipus komplekslerinde anlatmak istediği baba-kız ve anne-oğul aşkının varlığı nedeniyle kendi cinsiyetine düşmanlık beslemesi kısmına örnek teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Ama bunu yaşaması için önce bir annenin varolması gerekmez mi? Olmayan bir varlığa nefret duyamazsınız. Öte yandan babasıyla büyüdüğü için ona aşık olabilir ama karşı cinsiyetle ilişkisini gözlemleme şansı olmadığından; dengeleri nasıl kuracağını ve gençlikte nasıl kendi cinsiyetiyle özdeşleşeceğini bilemeyebilir. Bu durumda karakterimizin ilerleyen zamanlarda neler yaşadığını merak ediyor insan…

Filmler üzerinden gidersek; uyarlanmayan ve özgün senaryoya sahip animasyonlara baktığımızda, annesi olmayan ve babasıyla büyüyen aslanlar, balıklar, ayılar, deniz kızları, kuşlar ve geyikler görebiliyoruz. Ormanın zorlu koşulları arasında büyüyen ve büyüme çağına geldiğinde; babasının öğretisine ihtiyaç duyan karakterler görüyoruz. Babanın senaryo icabı görev ve yükümlülükleri büyüme çağında başlıyor, ona hayatın nasıl olduğunu gösteriyor. Orman ahalisi ise, doğumundan o güne dek karakterimize sahip çıkmış oluyor, yani bir nevi annelik yapıyor.

Annelik ve babalık nedir, görevleri nereye kadardır tartışmalarına girersek; çıkamayız. Ama çocuklarımızın bu filmleri izlerken, erkek egemen bir dünyada yaşadıklarını veya sonlarının prensesler gibi olacağını düşünmelerini istemeyiz. Ya da “Anneler bizi doğurur ve bakarlar, babalar çalışır ve bize hayatın nasıl olması gerektiğini anlatırlar” görüşüne sahip olmaları da olmaz. Tabi ki kendi ayakları üzerinde dursunlar, ama aynı zamanda her türlü bakış açısına sahip, onları özümseyip, seçimlerini yapabilen, özgür, mutlu ve üretken bireyler olsunlar. Bir çocuğun zihninden tam olarak ne geçtiğini kesin olarak bilemezsiniz, ama en azından yardımcı olabilirsiniz… Kızımız çözüm olarak; her filmi izledikten sonra onu yorumlamayı ve yeni filmlere açık olmayı seçiyor şimdilik… Favorisi, Eski Batı’da büyüyen, sürüsüne sahip çıkan ve bir Kızılderili ile, süvarilere karşı direnip özgürlüğünü kazanan bir atın hikayesinin anlatıldığı “Spirit: Stallion of the Cimarron” filmi. Çok tesadüfen üzerinde at resmi var diye aldığımız bu film, ekranı algıladığı yıldan bu yana, halen favorisi… Benim bile her izlediğimde gözlerim doluyor. Çünkü bir yerli Kızılderili ile köle bir atın sahiplik kavramından kurtulup, özgürlüğe yol almalarını, dostça, samimi ve sıcak bir dille ve çocukluğumuzun sesi Bryan Adams’ın güzel yorumlu müzikleriyle anlatıyor film. Cinsiyetin ve kahramanlığın yüceltilmediği bu yapımda, üstelik karakterimizin annesi de mevcut:) Kızım da, pürüzsüz içgüdüsüyle tüm çocukların “özgür ruh” olmalarını düşlüyor sanırım…

Kategoriler
izlenim

Dışlanmış bir Erkek Amélie Versiyonu

Enfermes Dehors

Fransızcam pek yok ama “Enfermés dehors” (2006) adlı tatlı filmi Türkçe’ye nasıl bir isimle çevireceğimi düşünüp durdum. İngilizce’si “Locked Out” olarak belirlenmiş film Türkiye’de gösterime girmemiş ancak dvd satışlarında ve Cnbc-e kanalında kullanılan adı “Çılgın Polis” imiş. Ben bu tanımı sevmediğimden, “Kapı Dışarı” tabirini kullanmayı düşündüm. Çünkü filmdeki başrol dahil tüm karakterler kapı dışarı atılmış kişiler…

Arkadaşımız Roland evsiz bir erkek… Tiner ya da bali benzeri kokular çekiyor, kafayı buluyor ve sokakta yaşamasına karşın kendine mutlaka eğlenecek bir şeyler buluyor. Anlık tabi! Çektiği kokuyu ancak kusarak kendinden arındırabiliyor ve akabinde maddesel dünyaya geri dönüyor. Kendince bir arkadaş grubu var, onlar da evsiz ve geçmişten getirdikleri bir öyküleri var mutlaka her birinin. Kimisi meyve sebze çalıyor ve haksızlığa karşı çok öfkeli bir kadın, kimisi tekerlekli sandalyede yaşayan ve asla konuşmayan bir başkası… Ayrıca aşık olunan ve çocuğunu göremeyen kadın ise eski porno yıldızlarından. Son günlerdeki porno tartışmaları bağlamında, bunun –en azından bu filmde- kadının kendi tercihi olduğunu ama onun da dışlanan bir sınıfa ait olduğunu belirtelim.

Bir gün, yaşadığı köprü altında yine kendince eğlenirken, intihar etmeye hazırlanan bir polis görüyor köprünün tepesinde. Ancak bir şey yapamıyor, o yapmayın etmeyin diyene kadar polis memuru atlıyor ve suyun derinliklerinde can veriyor. Bizimki, hemen merakla köprünün üstüne çıkıyor ve adamın atladığı noktada üniformalarını bıraktığını fark ediyor. Üstünde de “Artık dayanamıyorum, beni affedin” yazan bir not buluyor. Ertesi gün gayet iyi niyetle polis merkezine giderek üniformayı teslim etmek istiyor, ancak yetkililer tarafından aşağılanarak ‘kapı dışarı’ ediliyor. O da madem öyle, işte böyle diyerek üniformayı üzerine geçirerek nimetlerinden yararlanmaya karar veriyor.

İlk önce karnını güzelce doyurmayı başarıyor üniforma sayesinde… Tam bu kadar yeter artık diye düşündüğü sırada, merkezde çocuğunu göremediğini söyleyen bir kadınla karşılaşıp aşık oluveriyor ve ona yardım eli uzatmaya karar veriyor. Bu şekilde başlayan olaylar silsilesi, adamımızın türlü atraksiyonları, ölüp ölüp dirilmeleri, birlikte yaşadığı arkadaşlarını da resmi kişilerin kılığına sokmaya çalışmasıyla boyut değiştiriyor ve kontrolden çıkıyor.

Yönetmenliğini ve senaristliğini Albert Dupontel’in yaptığı bu fantastik komedi filmin başrolünde de Dupontel’in kendisi büyük bir performans sergiliyor. Dupontel’i belki Gaspar Noe’nin “Dönüş Yok” (Irreversible, 2002) ve Jeunet’nin “A Very Long Engagement, 2004) filmlerinden oyuncu olarak hatırlayabilirsiniz. Yazan kişinin kendisinin oynamasının çok yerinde olduğu komedi filmler vardır. Bu film de o gruba giriyor, çünkü gerek doğaçlama yapabilme özgürlüğü açısından, gerekse konunun gidişatına kendisinin karar vermesi nedeniyle yönetmen/oyuncu ikilisi birlikte çok başarılı gerçekleşmiş oluyor.

Film, bana “Amélie”nin (Jeunet, 2001) erkek halini çağrıştırdı. Her ikisi de yalnız ve içindeki kocaman sevgiyi verecek birilerini arıyor. Tek farkları, Amélie’nin evinin, işinin olması ve kadın olması. İkisinin de fantastik bir kurguyla hayaller kurduğunu, olayların akışını değiştirmeye çalıştığını, tesadüflere inandığını ve insanlara yardım etmeye çalıştığını, hatta içlerinden birine aşık olduklarını söyleyebiliriz. Bu filmde de tüm bunlara ek olarak ayrıca toplumsal baskı ve üretim mekanizmalarına ve sınıfsal sisteme karşı da bir yergi olduğunu söyleyebiliriz. Evsiz kişilerden biri, filmin bir yerinde, yönetildikleri rejimin adının demokrasi olduğunu, ama sistemin insanlara yardım edeceği zaman, giydikleri kıyafetlere ve konuşma biçimlerine göre ayrım uyguladığını söylüyor. Güçlünün ve güçsüzün de polis gibi temel bir devlet ürününden korktuğunu da filmde görmek mümkün. Biraz dalga geçiyor, biraz eleştiriyor, yani eskilerin tabiriyle “güldürürken düşündürüyor” !

Sonunda tabi ki mutlu son oluyor, ama adamımız yaptıklarından dolayı sistem tarafından cezalandırılmayı istemiyor:) Evet, belki yalan söyledi, ait olmadığı bir sınıfın üyesi gibi davrandı, insanları kaçırdı ve tüm bunları resmi bir kimlik altında yaptı, ama hepsi insanlık içindi… Aşık olduğu kadınla konuşana kadar, kimsenin o güne dek onun için endişe etmediğini söylerkenki bakışları görmeye değer gerçekten. “Sen yeter ki benim için endişe et, ben çocuğunu bulacağım” derken ona ne olursa olsun yalan dolanla da olsa gerçekten inanıyoruz izleyici olarak. Küçük kızı Coquelicot’ya (gelincik demekmiş!) kavuşan sıra dışı ve sevgi dolu anne ve adamımız Roland’ın, gizlendikleri dünyaya topal ama mutlu olarak geri dönmesiyle film biter ve biz de erkek/kadın fark etmez, fantastik Amélie’lere daha çok ihtiyacımız var diyerek koltuğumuzdan kalkarız.

———-
Bakınız: Enfermés dehors Fragman

Kategoriler
izlenim

Kapitalizme Karşı “Oyuncak Hikayesi 3”

Pixar Animasyon tarafından bir üçlü halinde izleyiciye sunulan Oyuncak Hikayesi (Toy Story) serisi, son filmiyle 2010’a da damgasını vurmuştu. Hani o sadece çocukların değil, yetişkinlerin de izleyebileceği animasyon yapımlar vardır ya; bu seri de o şekilde hazırlanmış. İster tek başınıza izleyin, ister çocuğunuzla birlikte sadece ona eşlik etmek için gitmiş olun, sıkılmanız çok düşük bir olasılık…

Pixar, Disney’in büyülü masal dünyasına karşılık hikayelerinde bir süper kahraman yaratmak yerine, arkadaşça nasıl barış içinde yaşanırın olabilirliğini eğlenceli bir dille ortaya koymaya çalışan bir animasyon yapım şirketi olarak tarif edilebilir. Bunu yaparken her an burnumuzun dibinde görebileceğimiz gerçek karakterler üzerinden hikaye örgüsünü https://www.bakiniz.com/wp-admin/post.php?post=8875&action=edit&message=1kuruyor, elbirliği ile bir işi tamamlamaya çalışan yan karakterlere de baş role oturma sorumluluğu veriyor.

Örnek olarak, Pixar’ın resmi sitesinde “iş” olarak tanımladıkları yapımlar arasında Bir Böceğin Yaşamı (A Bug’s Life), Kayıp Balık Nemo (Finding Nemo), Arabalar (Cars), Robot E (Wall E) ve Yukarı Bak (Up) belli başlı yapımlar olarak sıralanabilir. Bu öykülere baktığımızda, kolonisinde yeteneksiz olarak tanımlanan cılız bir karıncayı, tek yüzgeci olmayan bir küçük turuncu balığı, yüzüne bakılmayan mütevazı bir kasabaya düşen eski bir yarış arabasını, yalnız bir robotu ve hayalleriyle baş başa kalmış ve evini balonlarla uçuracak kadar hayalperest ve idealist bir yaşlıyı ana karakterler olarak görüyoruz. Bu karakterlerin hiçbirinde mükemmel olma arzusu ya da tek başına lider bir süper kahraman olma arzusu yok. Arabalar filmi bunun dışında tutulabilir belki, gerçi orada da şöhret, hız ve hırs üçgeninde nasıl tökezlenebileceği, önemli olanın arkadaşlık olduğu vurgusu ağır basıyor. Hiçbir karakter çok güzel ya da çok yakışıklı değil, mutlaka bir fiziksel farklılığı ya da duygusal bir eksikliği olan karakterler, zaten çoğu insan da değil… Belki de anlatılan insan olsaydı, anlatım daha didaktik olurdu ve hiç kimse keyif almazdı…

Ve son yapıma, Oyuncak Hikayesi’ne geldiğimizde, oyuncaklarını büyük bir özenle ve bağlılıkla seven Andy karakteri etrafında şekillenen oyuncak hikayelerini görüyoruz. İlk iki filmde, oyuncaklarıyla güzel maceralar yaşayan küçük Andy’i görürüz. Son ve üçüncü filmde ise olayın içeriği biraz boyut değiştiriyor. Artık üniversiteye gitme çağına gelen Andy, oyuncaklarını ne yapacaktır? Çöpe mi atacak, tavan arasına mı kaldıracak yoksa başka bir el değiştirme formülü mü bulacak?

Öyküde beni, kızımı ve eşimi etkileyen en önemli olgu, eskiye sahip çıkma fikri oldu. Bir çoğumuzun atmaya kıyamadığı, çocukluğumuzda elimizden düşürmediğimiz, kirlense de bozulur diye annemize yıkatmadığımız, ona sarılmadan uyumadığımız, yemek yedirdiğimiz, araba yolculuklarında yastık olarak kullandığımız birçok oyuncağımız olmuştur. Biraz yaşlı bir geyik muhabbeti olacak ama; hele bizim çocukluğumuzda böyle çılgınca çeşitli bir oyuncak sektörü olmadığını, birkaç oyuncağın olduğunu düşünürsek, oyuncaklarımız gerçekten çok kıymetliydi diyebilirim. Oysa bugün kapitalizm, her geçen gün milyonlarca “aynılaşmış” ürünü, inanılmaz paralarla otobüs duraklarına, çocuk dergilerine, okul çantalarına, tokalara, çoraplara hatta çocuk çamaşırlarına varana kadar reklamlarla gözümüze sokuyor. “Alın, alın daha çok alın, her gün yenisini alın” diye bas bas bağırıyor… Belki de bugünün jenerasyonu büyüdüğünde “Çocukken en sevdiğin oyuncak neydi?” sorusuyla karşılaştığında cevap bile veremeyecek hale gelecek.

Daha fazla duygusallaşmadan filme dönmeye çalışayım… Oyuncak Hikayesi’nin son filminde işte bu “artı ürünün” tükettirilmesine, eskinin atılmasına karşı yürütülen çabalara bir dur mahiyetinde eski oyuncakların direnişini görüyoruz. Bu arada oyuncak bebek sektörünün uzun yıllardır tekellerinden biri olan Barbie ve Ken’e de buradan bir çift lafım var… Filmde birbirlerini bulduklarında evet çok mutlu oldular, çünkü ikisi de fiziksel görünümleriyle ve kafa yapılarıyla birbirleriyle tencere-kapak gibiler. Ancak Barbie’nin isyan edip Ken’in göz nuru kıyafet koleksiyonunu parçalaması, benim kafamdaki klişeleri de adeta yıkar gibiydi, içimin yağları eridi diyebilirim… Woody, Buzz, Patates kafalar, Jessie başta olmak üzere, Andy’nin tüm oyuncaklarının Sunnyside çocuk kreşine teslim edilmesi ile başlayan olaylar zinciri, bu kreşi diktatörlükle yöneten ve hangi oyuncaklarla nerede kimin oynayacağına karar veren Lotso adlı bir oyuncak ayının güdümüyle devam eder. Bir anda iyi oyuncaklarla kötü oyuncakların mücadelesi başlar gibi hissetmeyin, bu bir tuzak…

O oyuncak ayının da iyi olduğu bir dönem vardı elbet. Neden böyle hırslı hale gelmiştir ve neden şiddet ve baskı ile bulunduğu yeri yönetmeye çalışıyordur? İşte iyi niyetli Woody karakterimiz ne yapar ne eder bunu öğrenmenin bir yolunu bulur… Meğer Lotso da bir zamanlar mutluymuş ancak sevgisiz kalması, etrafına sevgisizlik saçmaya itmiş onu… Başkalarını ezerek, yıkıp kırarak, üstün olmaya çalışıp eşitsiz bir ortam dengesi yaratarak kendi paçasını kurtarmaya çalışıyordur. Tabi ki onun bir anda iyi bir ruh haline bürüneceğini beklemeyiz, zaten öyle de olur, ta ki gerçek sevgiyi bulana kadar. Andy’nin oyuncakları ise yenilerini satın almak yerine bunlarla da mutlu olmayı bilebilecek bir alt kuşağa devredilir. Artık oyuncaklar aynı “özel mülkiyet” altına alınmak yerine; yeni evlerinde de uzun zamanlar boyunca mutluluk ve sevgi ile paylaşılabilecektir. Lotso belki yine bildiğini okumak isteyebilir, çünkü her bebeğin içinde doğuştan gelen saflık bir kere katile dönüşmüştür artık! Ama en azından çevresindekilerin zihnini artık yıkayamayacaktır ve eşit bir düzlemde Sunnyside’da da yaşamın mümkün olduğu kanıtlanmış olur. Tıpkı günümüz dünyasında da bunun olabileceğine dair hep varolan inancımız gibi…

Kategoriler
izlenim

Bal, Sonbahar ve Çoğunluk

Bu üç filmi nasıl birarada ele alacağımı merak etmiş olmalısınız. İnanın ben de nasıl toparlayacağımı bilmiyorum. Uzun zamandır görme fırsatı bulamadığım Semih Kaplanoğlu’nun Bal filmini, geçen akşam Cnbc-e’nin yayınlaması sayesinde izleyince, kafamda oluşanları kaleme dökmek istedim. Yumurta ve Süt’ü izleyip beğenmiş bir izleyici olarak, Bal’ın bol ödüllerin ardından Türkiye’de iyi eleştiriler aldığını biliyordum ama tüm eleştirileri okumak istememiştim. Kafamda büyülü imgeyi yıkmalarını istemediğim için… Sonunda çayımı demleyip, battaniyenin altına girerek hazır ve nazır beklediğim film işte başlamıştı. Hem Türkçe hem İngilizce jenerik yazılarının ardından, Nuri Bilge’nin Mayıs Sıkıntısı’nı andıran bir ağaç karesiyle başladı film. İmgesel sürece bu filmde de tavan yaparak devam edeceği hissini daha ilk plandan verdi yönetmen bize. Küçük Yusuf ve babasının sessiz yürüyüşleri ve ikisinin Yusuf’un rüyası üzerine konuşurlarken babasının onun ayakkabısını özenle giydirmesi, aralarında güzel bir ilişki olduğu hissini verdi bana. Annenin varlığının geri planda olduğunu hissettik ve akşam yemek masasında annesi oğluna sütünü içmesini tembih ettiğinde, babası göz kırparak onun yerine sütü bir dikişte bitirdi. Babasının Yusuf’a, rüyalarını kimseye anlatmamasını söylemesi, ayakkabılarına iyi bakmasını hatırlatması, Yusuf’un bağlı olduğu bir kuşun önder yol gösterişiyle okula gidip gelmesi, onun içe kapalı bir çocuk olduğunu anlamamızı sağladı.

Bu ilk bölümü kafada oturttuktan sonra gerisi daha durağan bir süreçte ilerledi. Yumurta’da büyük Yusuf’u izlerken bu hisse kapılmamıştım ama biraz Süt’te başlamak üzere, üçlemenin bu son filminde Yusuf’a dair karın ağrılarım oluştu. Küçük Yusuf’un okul sıralarında bir türlü okumayı becerememesi, ama evde bunu başarması, onun okulda zor iletişime geçtiğini belirtiyordu evet ama bu kadar küçük bir çocuğun bu kadar büyük bir derdi varmış gibi görünmesi, evde hiç yaramazlık yapmaması, hiçbir olaya ve olguya dahil olmaması beni rahatsız etti. Uğur Vardan’ın filmle ilgili eleştirisini okuduğumda, o da küçük Yusuf’un neredeyse birazdan Özcan Alper’in Sonbahar’ındaki Yusuf’a dönüşeceğini sandığını yazmış olduğunu fark ettim. Ben de kesinlikle böyle hissettim daha yazıyı okumadan!… Üçlemenin daha önce Ege’de geçip, Bal’ın ise Çamlıhemşin’de geçiyor olması da böyle hissetmemde etkili oldu belki. Küçük Yusuf’un, evde babasıyla kurduğu naif iletişim, annesine arkadaş olması ama onun gözlerinde hep babasının kaybolduktan sonraki sıkıntısı görmesi, okula tek başına uzun süren yollarda gidip gelmesi, konuşmadan gözleriyle kendini ifade etmesi, bu büyük dertli insan kimliğine bürünmesine neden oldu kafamda – ki bu da beni rahatsız etti.

Sinemada imgesel anlatım tabi ki bir tercihtir ve asla filmleri karşılaştırmak hiçbirimizin haddine olmamalı. Ama oluşan çağrışımları da engelleyemiyoruz. Sinema sanatının illa belirli bir senaryo, müzik, drama, kurgu etrafında izleyiciyi düşünerek şekillenmesi gerekmez. Ama ne bileyim işte film, ikinci bölümden itibaren beni içine çekemedi; daha doğrusu Yusuf’u izlerken karın ağrısı çekmeme neden oldu. Mesela Sonbahar’da böyle bir hisse kapılmamıştım. Çünkü karakterin nereden geldiğini, neden az konuştuğunu biliyor ve senaryo akışı ve olaylar arasındaki kurguyu izleyiciye yedirebiliyordu; üstelik yükselen ve alçalan duygulara tercüman olan müzik de cabasıydı. Karın ağrısı çekiyorduk ama Yusuf’un sürecine üzüldüğümüz için, yoksa onu izlemekten dolayı değil. Hatta ölümünü bile sarsılmadan, sanki bekliyormuş ve sanki orada tabutun yanındaymışçasına gerçek bir şekilde izlemiştik. Vardan’ın da dediği gibi sanki o Yusuf’un küçüklüğünü izler gibi oldum Bal’da ve üçleme ile bağlantı kuramadan havada kaldı biraz.

Tüm bunları düşünürken, imgesel ve gerçekçi sinema örneklerini kafamda birleştirmeye çalışırken, üzerine daha önce yazmaya cesaret edemediğim Çoğunluk filmi aklıma takıldı. Son dönemin belki de en gerçekçi bulduğum filmlerinden biriydi. O da beni tüm çıplaklığıyla içine çeken bir filmdi. Mertkan’ın küçükken, temizliğe gelen kadına tekme atması ile başlayan, yalandan babasıyla koşuya ormana gitmesi ile devam eden hayat kurgusu, yemek yerken televizyon izliyor oluşları, babasının oğluna “erkek adam” muamelesi çekmesi ile devam ediyor. Koridordaki halının varlığı, babasının küfürlü konuşmaları, annesinin ilgisizlikten yakınması, babasının Mertkan’a arabayı (pardon cipi) önceden ısıttığı için kızması gibi püf noktalarıyla tüm film, bize tokat gibi sunuluyor. Bunları izlerken hiçbirimizin yadırgamadığını, çünkü bunların gerçekten ortalama bir Türk ailesinde yaşandığını bildiğimizi düşünüyorum. Çok orta sınıf hareketler bunlar!

Vanlı Gül’ün Mertkan’ın hayatına girmesiyle, Mertkan vicdan duygusunu ön plana çıkarır gibi olur ama bunu tabi ki başaramaz. Kusura bakmayın, deyim yerindeyse dangıl dungul yaşamına devam eder. Aylarca onu görmez ve bir gün içip içip kapısına geldiğinde, Gül’ü ailesinin Van’a geri götürdüğünü duyunca küfür edip tekmeler atar, sanki daha önce elinden bir şey gelmemiş gibi, yani sırf artistlikten… Tüm bunları yazmak, çekmek ve doğru düzgün aktarabilmek için yönetmenin çok başarılı bir gözlem sürecinden geçtiğini düşünüyorum ve çok takdir ediyorum kendisini. Yıldırım Türker’in filmle ilgili olarak, aile yapısını analiz ettiği başarılı yazısı da ayrı bir tartışma konusu olabilir bir dahaki sefere.

Şimdi sonuç olarak sinemada bir imgeyi sürdürmek de bir tercih, bir gerçekliği akan diyaloglarla aktarmak da… Sonbahar gibi ikisinin birarada harmanlandığını düşündüğüm filmlerde de anlatım üslubu ayrı bir tercih olarak karşımıza çıkıyor. Belki imgesellikte planlar ve görüntü yönetimi üzerine daha çok yoğunlaşırken, diğer tarafta diyaloglardaki deyişler, imalar, senaryo kurgusunun nasıl sonlanacağı üzerine daha çok düşünüyoruz izleyici olarak. Bu yönetmenin nasıl bir etki tepki istediğiyle de ilgili sanırım. Sözünü ettiğim üç film de yurtdışındaki kayda değer önemli festivallerden başarılı ödüllerle döndüler buraya. Açıkçası, o festivallerde bu topraklardan çıkan öyküleri nasıl değerlendirdiklerini de merak ediyorum. Çünkü küçük Yusuf’un evden okula kilometrelerce neden yürüyerek gittiğini, Mertkan’ın babasının neden arabayı ısıtmamasını söylediğini veya büyük Yusuf’un neden karla kaplı yaylaya vardığında karlara gömüldüğünü tam olarak nasıl yorumladıklarına dair soru işaretlerim var. Yani sonuç olarak demek istediğim, kendi öykülerimizi bu kadar farklı şekillerde anlatan yönetmenlerin varlığı, birer zenginlik yarattığı için şanslıyız, ama yine de herkes kendi çemberindeki azınlık olmak istiyor galiba.

İlgili bağlantılar:
Uğur Vardan, “Rüya bütün çektiğimiz”: Bakınız
Yıldırım Türker, “Çoğunluk ya!”: Bakınız

Kategoriler
izlenim

Duygulara Kollarını Açan “Ağaç”

Film festivallerinde katalog önünüzdeyken, gitmek istediğiniz filmleri neye göre seçersiniz? Profesyonel bir sinema takipçisi değilseniz; “izlemek zorunda olduğunuz” değil; beğendiğiniz filmleri gidip görmek gibi bir lüksünüz varsa, ne ala! Çünkü ben öyle yapıyorum…. Üstelik bir de sıcağı sıcağına duygularımı başka insanlarla da paylaşıyorsam, o film artık benim olmuş kadar özeldir benim için!

Yönetmeni, oyuncuları, konusu, öykünün geçtiği zaman ve mekan dilimi derken; bir de bakmışım epey seçici olmuşum. Ama ufak bazı nüanslar dışında genel bir zevk yelpazem oluştu diyebilirim. Zevkim için tam bir sıfat bulabileceğimden emin değilim… Ama “Ağaç” (The Tree / L’arbre) işte o filmlerden biri! Daha ilk sahnesinden kokusunu doğru aldığımı anlamıştım. Jenerikten önce tek bir samimi sahne beni kilitlemeye yetiyor… Sanki karşınızda yapay bir sinema kurgusu yokmuş da her şey yanı başınızda geçen bir hikayeden alınmış hissi veriyor. Birbirine aşkla sarılan bir çift, sohbetleri sırasında sigara içmeleri derken… Hele bir de televizyon kanallarında yayınlanan en iyi film bile olsa, eğer sigaranın üzerine bir fluluk ya da yaprak imgesi konuyorsa, tamam o sahne bitmiştir benim gözümde… Verandada, adamın ne kadar süreliğine iş gezisine çıktığını sorduktan sonra, kadının hamaktan düşmesi ve gülüşmeler… Oldukça doğal bir olay öyle değil mi? Ardından başlayan jenerik ve üzerine müzik de eklenince, o sahnenin devamını çok merak etmeye başlıyorsunuz.

Dört afacan çocuğun uçsuz bucaksız yeşil düzlüklerde koşuştuğu, oldukça eski, köklü ve aile yadigarı denebilecek yaştaki bir ağacın evin bahçesini kapladığı bir ortamda öykü geçmektedir. Filmin ana kurgusunun kadın (Charlotte Gainsbourg’un yine doğal ve güzel performansıyla; adı gün ağarması anlamına gelen Dawn) etrafında şekillendiğini düşünmek istedim ben. Ama başka izleyiciler veya kitapçığa konuları yazan festival yazarları, ana kahramanın küçük kız Simone olduğunu düşünmüşler. Filmin kahramanı denen sıfatı yüklemeye hiç gerek yok aslında. Ancak yönetmenin soyadı itibariyle film sektörü içindeki bir aileden geliyor olması ve daha önce Kieslowski üçlemesinin belki de kadının en hassas halini anlattığı filmi “Üç Renk: Mavi”ye yönetmen yardımcılığı yapmış olması, insanı ister istemez bir kadının gözünden filmi izlememiz gerektiği hissini veriyor. Ben de öyle yaptım… Çünkü ben de bir kadınım! Ve hatta sekiz yaşındaki afacan Simone’un büyümüş lafları, inatçılığı, gerçekleri olanca çarpıcılığıyla söylemekten çekinmemesi, ailesine sahip çıkması gibi özellikleri aynen benim dört yaşındaki kızıma benziyor… O yüzden üzgünüm ama birçok nedenden dolayı filmi tarafsız izlemem pek mümkün olmadı.

Bu özgür yetişme ortamı içinde kendi halleriyle barışık olan ve ailesiyle mutlu olan çocuklar, bir gün babalarının ani bir şekilde ölmesi üzerine sessizliğe bürünürler. İçine kapanan ve kendini bırakmayı tercih eden anneleri Dawn’a ise en çok Simone sahip çıkar. Simone bu asabi ama tatlı kız karakteriyle biraz da “Fidel’in Yüzünden” filmindeki Anna’ya benzer. Belki de annesinin toparlanmasını istemesi, babasının hayatının son bulduğu ağacın dibinde durup, onlarla konuştuğuna şahit olmasını istediği içindir. Dawn, en küçük çocuğu da dahil; hayata karşı ilgisizleşmesine, yalnız kalmasına, aşkının yanında olmamasına, çocuklarına karşı dik duramamasının korkusuna varana dek birçok şeye öfke duymaktadır. Hatta kocasının öldüğünü kendi ağzından uzun süre sonra ilk kez, tuvaletlerinin tıkanması nedeniyle tesisatçı ararken bulduğu George’a söyler. “Daha önce hiç çalışmadım çünkü kocam ikimize yetecek kadar kazanıyordu” cümlesini söylerkenki doğallığı bile, zaten nasıl doğal bir yaşam tarzı benimsediklerini gösteriyor. Ama biz tüm bu hissiyatları kare kare onun gözünden görürüz, fazla laf kalabalığı yoktur. İzleyiciyi salak yerine koyup açıklama yapma gereği duyan, birçok Hollywood filminde olduğu gibi; durumu anlamamız için karakterler arasında “Çok kötüyüm anlıyor musun?” gibi gereksiz diyaloglara ihtiyaç yoktur. Zaten film sanatı bunu görsel değil de yazılı yapmak isteseydi; roman yazardı öyle değil mi?

Taranmamış saçlar, hiç değiştirilmeyen kıyafetler, kapalı tutulan perdeler, ard arda yakılan sigaralar, bacaklarını karnına çekerek uyumalar gibi sahnelerle, Dawn’ın karın ağrılarını görürüz bir süre. Bu arada bir film içinde çocuklara geniş bir yer ayırmanın ne kadar zor olduğunu bir kere daha gördük. Onların kendi aralarındaki büyüyünce şunu yaparız bunu yaparız konuşmalarından tutun, iki kardeş arasındaki kıskançlık diyaloglarına varana dek, bunları başarıyla yansıtabilmek için çok iyi gözlemler yapıldığını da eklemek gerek.

Simone’un ağaçta, babasının sesinin ona cevap verdiği sırrını annesiyle paylaşmasıyla her şey yoluna girecek sanırsınız ama değil… Annesinin bir iş bulması, iş yerindeki George ile yakınlaşması, büyük kardeş Tim’in kendi yolunu çizmek istemesi gibi olaylar, artık herkesin dağılmaya başladığı hissini verir. Ama tam bu süreçte ağaç devreye girer ve bir iki kere kopan dallarının evin üstüne düşmesiyle onlara sanki bir güvenlik sinyali vermektedir. Ama herkes yine de kendi yolunu çizmek istemektedir. Simone hariç…

Filmdeki ölen kocanın ağaç temasıyla geri döndüğünün düşünülmesi, bu kayboluş noktası itibariyle biraz “P.S. I Love You” filmindeki Holly’nin kocasının ölümüyle başlayan mektupları keşfetme çabalarını andırsa da; çocukların varlığı, ailenin ilkel ve öz yaşam tercihleri bakımından çok benzeri olduğunu söyleyemeyiz. Yarasa, solucan, dev deniz anası, papağan, iri karınca, sincap gibi az rastlanır hayvanların her birinin filmde bir olguya karşılık geldiğini düşünüyorum. Dawn’un, tam da Simone’un istediği gibi bir yaşamı tercih ederek bu doğallığa dönmesi, George’un dediklerinden vazgeçip, ağacın kesilmesine asla izin vermemesi gibi kararların ardından bu kez doğa devreye girer. Avustralya etrafında ortalığı yıkıp geçen fırtınalardan evleri de nasibini alır. Evleri ve ağaç ile yaşadıkları bu son gecelerinde, Simone babasının saatini alarak onunla vedalaşır ve Dawn da çocuklarını kollarının altına alarak kendine gelmiş olur. Tüm ev yerle bir olmuş olsa da, onlar yeniden bir aradır, artık huzurla arka koltukta uyuyan çocuk psikolojisine geri dönmüşlerdir ve Dawn da yeniliklere açılmış ama kendini de bulmuş bir şekilde arabasına atladığı gibi yeni diyarların yolunu tutar. Ve benden ve belki de salondaki –yine ayrımcılık yapacağım- birçok kadının gözünden iki damla yaş akar… Çünkü hissi verme kısmı gerçekten başarılı olmuştur! Sanırım sinema sanatının evrensel değerleri arasında, endüstriyel olma, taraflı veya tarafsız olma, festivalleri egolardan dolayı terk etme veya ettirtme gibi özelliklerinden ziyade; en güzel özelliği, hangi topraklarda dili ne olursa olsun hissi verebilmesi… İşte başta sözünü ettiğim benim film zevkim bu, bilmem anlatabildim mi?

Kategoriler
izlenim

Alis Kendi Derinliğinin Diyarında

mia-wasikowska-alis-harikalar-diyarinda.jpg

Masalını hepimiz okumuşuzdur… Alis Harikalar Diyarında. Tim Burton imzası taşıdığı için mi daha dikkatli izlememiz gerektiği hissini uyandırdı bilmem ama film, insanı içine çekmeyi başarıyor. Lewis Carroll’ın “Alice’s Adventures in Wonderland” (Alis’in Harikalar Diyarındaki Maceraları) adlı romanından uyarlanan film, üç boyutlu olarak izleme olanağını bize getiriyor ancak sinemalarda neden orijinal seslendirme yok bunu anlayamadık. Filmi orijinal sesiyle izleyememek bir hayal kırıklığı yaratıyor ama yine de dublajın çok kötü olduğunu söyleyemeyiz… Tim Burton’ın klasikleşmiş filmleri Beetle Juice, Batman, Edward Scissorhands, Ed Wood ve Big Fish’i hayranlık duyarak beğenenler için, görülmesi gereken yeni bir Tim Burton filmi daha… Mars Attacks (Marslılar Saldırıyor) filminin, saldırgan uzaylılar imajı nedeniyle, yarattığı hayal kırıklığını saymazsak; bu film de klasik bir Tim Burton filmi olmaya aday. Alis’in masalda yaşadıklarından farklı olarak, kimlik arayışına dair daha çok veri buluyor insan filmde. Burton’ın fantastik filmlerinin çoğunda aldığımız bir tat bu. Evet, bir kahraman var ama klasik Hollywood filmlerindeki ABDli süper kahramanlardan farklı Burton’ın karakterleri… İnsanlığı kurtarmak, dünyayı dış tehditlerden korumak, politik muhalefeti bastırarak muhafazakar ve statükocu bir ABD çizgisi yaratmak değil bu karakterlerin amacı. Daha çok, kendi iç yolculuklarını yapan ve marjinal özelliklerinin olmaları nedeniyle kendilerini arayan karakterler… Batman serisini ve Marslılar Saldırıyor filmlerini dışarıda tutarsak; Beetle Juice’te de, Edward Scissorhands’te ve Big Fish’te de, sıra dışı karakterler, kendilerini arayan bir profil çiziyorlar film boyunca. Alis de, bu filmde kendini arıyor…

Masalda, Alis bahçede dolaşırken bir ağacın kavuğundan derinliklere düşerken; filmde ise, bir evlenme teklifi alması üzerine panik olmuş bir halde, bir tavşanın peşinden gitmesinin sonucunda düşer. Aslında kararsızlığı, hayatı sorgulaması ve annesinin ve çevresinin şekilci baskıları nedeniyle kendisi çağırmıştır bu tavşanı. Tavşan, bu noktada ona sıradışı ve kuraldışı bir kılavuzluk etmektedir. İsyan etmeye ramak kala, Alis, bu nişan seremonisinden kaçar ve kendini yer altı dünyasında bulur. Aslında çocukluğundan beri geceleri ter içinde uyanmasına neden olan kabuslar, gerçek birer rüyadır. Küçüklüğünde de bu yer altı dünyasına gelmiş ve harikalar diyarı adını kendi takmıştır. Ancak aradan on yıldan fazla bir zaman geçtiği için, diyardaki arkadaşları onu tanıyamamıştır. Şimdi ise önünde kendisini kanıtlamak zorunda olduğu bir Mükemmel Gün vardır. Bu kavram biraz Amerikan vari bir kahramanlık günü olmasını çağrıştırsa da; kahramanın kadın olması ve kendi savaşına sadece kendisinin karar verecek olması, az da olsa yüreklere su serpmektedir.

Mükemmel Gün gelip çattığında Alis, halen ne yapacağını bilemez. Öncesinde, Peter Pan’in Hook ile karşılaşana kadar hazırlanması gibi, bir hazırlık yapmaz Alis. Çünkü onun tek derdi, kendi olabilmek ve kendi kararlarını verebilmektir. Adını sorduklarında ya da karşısına azılı bir düşman köpek çıktığında da dik durmaktır tek derdi. Sonunda isteğine kavuşur da, hem azılı köpek Bayard’ı karşılıklı bir anlaşmayla dize getirir, hem Johhny Depp’in canlandırdığı şapkacıyı kurtarır, hem de ne beyaz kraliçeye ne de kırmızı kraliçeye itaat eder. Alis olduğunu kanıtlayarak, yer üstündeki yaşamına dönüşün yolunu hazırlar. Mia Wasikowska’nın canlandırdığı Alis, yüz mimikleri ve duruşu itibariyle de sert bir mizaca sahiptir, dolayısıyla rolünün hakkını vermektedir.

Film, Charlie and the Chocolate Factory’de olduğu gibi, oldukça başarılı bir görsel şölene davet ediyor izleyiciyi. Tıpkı, Charlie’nin çocuklarla yürürken tanıttığı çikolata diyarında olduğu gibi, bu filmde de Alis ile birlikte adeta biz de diyarın içinde yürüyoruz. Renklerin kullanımı, animasyon teknikleri, üç boyut teknolojisi ve kurgu bakımından oldukça başarılı bir film olan Alis in Wonderland, Tim Burton filmi olmasının altında kalmıyor ve hakkını veriyor. Senaryonun masaldan biraz daha farklı gelişmesi ise, bizi başta da belirttiğimiz gibi, düşündürmeye sevk ediyor. Hayatının gidişatına karar vermek isteyen Alis, belki yer altı diyarına geri dönmeyi yine düşündürecek bir olay yaşayacaktır ve kendini bulmak istediğinde bu diyara dönebilecektir. Kendisinin kahramanı olmak istediğinde, yine mucizevi prensiplerini sayabilecek ve yaşam mücadelesine soyunabilecektir. Hayatının nasıl devam edeceğine karar verirken; annesinin veya babasının yolunu seçmek gibi bir yanılgıya düşmeden, sadece kendi merak ettiklerini, sorguladıklarını hayatına yansıtacaktır. Beyaz Kraliçe’nin ifadesiyle, “Hayat, başkalarının isteklerine göre yaşamak değildir” diyerek çelişkilere isyan eden içimizdeki Alis’le nice diyarlarda buluşacağız gibi görünüyor…

Kategoriler
seçki

8 Martta 8 Kadın 1 Erkek

nine-movie.jpg

Bu yazı bir sinema filmi eleştirisi yazmak amacıyla kaleme alınmadı. 8 Mart Kadınlar Gününde tek başına verimli bir gün geçirmek isteyen bir kadının, sonrasında yazmak istedikleridir sadece. O tarihte özgür olduğumu hissettirecek bir başka filme gitmek isterdim, ancak vizyonda başka film yoktu. Kapatılan Alkazar Sineması’nın gösterimdeki son filmi Aşk Dersi’ni (An Education) görmüş ve Yeşilçam Sinemasının gösterimden uzun zaman önce kalkan bir başka film olan Başka Dilde Aşk’ı göstermesini fırsat bilerek onu da izlemiştim. Onlarda da kadın kimliğini sorgulamış ve kendimi arayış içinde bularak, beklentilere girmiştim.

Nine filmini merak etmemin asıl nedeni, öncelikle Fellini’nin Sekiz Buçuk’una nasıl bir saygı duruşu sergilediğini görebilmekti. İkinci olarak da önemli kadın oyuncuların filmde yer almasıydı. Fellini’nin ilham perisi Sophia Loren, bu filmdeki yönetmen karakteri Guido Contini’nin de ilham perisi annesi olabilecek miydi? Ayrıca Daniel Day Lewis’i de uzun zamandır beyazperdede izlememiştik. Onu hep My Left Food ve In the Name of the Father filmlerindeki ağır erkeksi performansıyla hatırlarım. Bu filmde, yine rolünün hakkını vererek, üretmek isteyen ama iç bunalımından kurtulamayan yönetmen karakterini iyi kotardığını düşünüyorum.

Filmde genel olarak, yönetmen Rob Marshall’ın daha önceki filmi Chicago gibi müzikal havası olsa da; bence bu film daha çok içsel bir film. Fellini gibi usta bir yönetmenin dünyasından esinlendiği için, aynı zamanda 1950lerde geçen bir dönem filmi de denilebilir. Bir sinema yönetmeninin, İtalya’nın en önemli film stüdyosu Cinecitta’ya karşı olan sorumluluğu ve sinema dünyasının ondan beklentileri altında ezilmesi, ana unsuru oluşturuyor. Ama paralelinde ise çevresindeki önemli kadınların onu nasıl sarıp sarmaladığı ile ilgili aynı zamanda. Bir yanda çocukluğundaki masumiyete dönmek istediği anlarda karşısında görmek istediği, onu her zaman şefkatle kurtarmasını beklediği annesi… Bir yanda her zaman yanında ona destek olmasını beklediği ve hatalarını affetmesini beklediği fedakar eşi… Diğer yanda metresi ve tutku nesnesi olan kadını… Ona zor anlarında yetişen belki de tek gerçek arkadaşı kostümcüsü, filmlerinin ilham perisi başrol oyuncusu, moda dergisi editörü bir amerikalı ve çocukluğunun kadın kahramanı… Bu yedi kadın, bir yönetmenin yaşamını tamamlar mı?

Kadın oyuncuların hakkını gerçekten vermek gerek diye düşünüyorum. Hepsi de karakterlerine gerçekten bürünmüşler. Özellikle filmin sonuna dek beklerseniz; kamera arkası görüntülerde makyajsız ve günlük kıyafetlerle nasıl rollerine ısındıklarını ve samimi olduklarını görebilirsiniz… Penelope Cruz ve Marion Cotillard başta olmak üzere, Judi Dench ve Nicole Kidman da usta oyunculuklarıyla bir erkeğin etrafındaki kadınları çeşitlilikle yansıtmayı başarmışlar. Peki istenilen bu muydu?

Filmde sinematografik öğeler (oyunculuk, dekor, müzik, kareografi, ses, ışık vs.) haricinde rahatsız olduğum ve eksik bulduğum tek nokta bu oldu: Bir erkeği tamamlayan kadınlar. Bu noktada bir tuzak var. Kadınlar erkeği tamamladıkları için mi, bu filmde önemli birer role sahipler? Yoksa erkekler aciz olduğu için gerçekten kadınları güçlü göstermek için mi? Her iki ihtimalde de senaryonun bunu yansıtma biçimi eksik. Çünkü kadınları birer yan unsur olarak göstermişler. Kadın erkek ayrımı yapmadan cinsiyetsiz bir yaklaşım yaparsak (ki bu biraz zor), insan olarak içimizde çeşitli kişilikler olduğunu kabul ediyorum. Ama bir yönetmenin film üretme sancıları çekerken yaşadığı sıkıntılar, kendi iç dünyasındaki kişilikleri nedeniyle mi çatışır; yoksa etrafını saran kadınlar mıdır bu çekişmeye neden olan? Sonuçta yönetmenin, film üretememesi, anlayışla karşılanacak bir durum. Peki… Zor anlarında yardıma çağırdığı annesi, hep yanında olmasını istediği eşi, kendini yüceltmesini beklediği moda editörü, ona cazibesini sunun metresi ve hep kol-kanat geren kostümcüsü… Erkeklerin beklediği bu mudur?

Filmin sonunda bir aydınlanma bekliyorsunuz, değil mi? Evet, yönetmen üretmeye soyunuyor ve filmini kendi hikayesinden yola çıkarak çekmeye karar veriyor. Eşinden özür dilemek isteyen bir adamın hikayesini çekmeye karar verdiğinde, her şeye baştan başlamak isteyen kendisini anlatıyor aslında. Ve o anda hayatındaki tüm kadınlar, onun yanında yer alıyor, çünkü kendi avuçlarında büyüttükleri bir adamdır o.

Kadınlar, bu rol-modellere ve üstlerine yapıştırılan bu kimliklere, erkeklerin istekleri uğruna bürünüyorsa, kötü bir son çıkarabiliriz filmin senaryosundan. Ancak, erkeğin çaresizliği karşısında teslim bayrağı çekmesiyse söz konusu olan, bir daha düşünebiliriz. Ben filmden çıktığımda, gerçekten de kadının üstüne etiketlenen ne kadar çok rol var diye düşündüm ve rahatsız oldum bu kimliklerin baskısı altında kalmaktan… Filmdeki yedi kadın, bir de ben toplam sekiz kadının kimliklerini yaşadım o an için gözümün önünde. Film, bana 8 Mart gününün anlam ve önemine yakışan özgür kimliğimi sunmadı ama ben onu aramak için sokaklara geri döndüm ve kendimi, bana yakın olan ve olmayan tüm kimliklerin özgürleşmesinde bulabilmek adına “görünmeyen emek sesini yükselt” derken buldum.

Kategoriler
izlenim

Gitmek: Bir Kadının Yolculuğu

gitmek-ayca-damgaci-huseyin-karabey.jpg

“Hep halkların kardeşliği mi olacak; bu kez yaşasın halkların sevgililiği” sloganıyla medyada adından söz ettiren Gitmek: Benim Marlon ve Brandom filmi, bağımsız genç yönetmen Hüseyin Karabey’in ilk uzunmetrajlı filmi. Küçük bir bütçeyle fazla salonda gösterime girmemiş olsa da; dünya çapındaki film festivallerinde ses getiren bir film olmuştur.

Bu filmde de, kültür, azınlık, yokluk, iletişimsizlik, yolculuk, keşif, arayış üzerine değinmelerde bulunmak mümkündür. İstanbul’daki bir film setinde tanışan kürt Hama Ali ile türk Ayça’nın aşkı anlatılıyor. Sette yaklaşık 20 gün kadar birlikte sevgili olarak zaman geçirdikten sonra Kuzey Irak’a dönen Hama Ali ile bir daha görüşemeyen Ayça, çeşitli yollara başvurarak ona ulaşmaya çalışır.

Hama Ali, ünlü bir kürt oyuncudur ve Kuzey Irak’ta yaşamaktadır. Taksim Tarlabaşı’nda Mahir Günşıray’ın tiyatrosunda oyunculuk yapan Ayça ise, ardında her şeyi bırakmayı göze alarak Doğu’ya; Kuzey Irak’a doğru bir yolculuğa çıkmak üzere Hama Ali’ye ulaşma çabasındadır. Hama Ali ise Kuzey Irak’taki savaş koşullarından dolayı bunun olanaksız olduğunu; en kısa zamanda Ayça’yı görmeye yanına geleceğini ona postayla gönderdiği videokasetler aracılığıyla dile getirir. Bununla tatmin olmayan Ayça, gözünü karartıp eşyalarını toplar ve Kuzey Irak’a gitmenin yollarını aramaya başlar. Sınırı geçemeyeceğini anladıktan sonra ise, İran Urmiye’ye gitmeye ve iki sevgili orada buluşmaya karar verir. Ancak buluşamazlar…

Filmde genel olarak birden fazla iletişim sorunu olduğunu söylemek mümkündür. Öncelikle farklı uluslardan iki sevgilinin sınırlar nedeniyle bir türlü iletişim kuramaması, yüzyüze görüşmek bir yana telefon hatlarında kürtçe konuşamadığı için ne dediği anlaşılmayan Ayça’nın Hama Ali’ye ulaşamaması, Ayça’nın tiyatro ekibindeki arkadaşları tarafından anlaşılamaması, akşamları televizyondaki savaş haberlerini yüksek sesle dinlediği için yaşlı komşusunun Ayça’dan şikayetçi olması, İran’da geceleri sokaklarda yalnız başına yürürken sözle taciz edilmesi, kendi cinsiyetinden olanlar tarafından dahi dışlanması iletişim sorunlarından bazılarıdır. Üstelik iki sevgili sadece ingilizce ile anlaşabilmektedir; yani kendi dillerinde ilişkilerini yaşayamamaktadırlar. Hama Ali kürtçe; Ayça ise türkçe bilmektedir. Ancak Ayça, Kuzey Irak’a gitmeye karar verdiği andan itibaren kürtçe sözlükler alarak bu dili öğrenmeye karar verir. Bu kadar çaba sarf etmesinin karşılığında sevgilisinin bu buluşma için yeteri kadar özen göstermediğinden şikayetçidir Ayça.

Filmde Ayça’nın Batı’dan Doğu’ya yolculuğunun anlatılmasının yanısıra, kendini güvende hissettiği tek kişi olan Hama Ali’nin yanına gitmeye çalışmasını; aslında kendi yaşamı için de verdiği bir mücadele olarak ele almak mümkündür. Büyük bir kent olan İstanbul içinde tiyatrocu kimliğiyle ve şişman vücut yapısı ile tek başına bir yaşam sürdüren ve farklı olarak damgalanan Ayça, yaşamdaki bütün anlamı sevgilisinin yanına gitmekte aramaktadır. Doğu’ya yaptığı tüm yolculuklar sırasında sürekli derin düşünceler içine girerek yaşamını tartmakta ve elindeki deftere yazdığı yazılarla Hama Ali’ye olan aşkını dile getirmektedir. Yüzyüze görüşememenin verdiği sıkıntıyla mektup, posta, telefon gibi iletişim araçlarına başvuran Ayça yaşamdaki tüm karşıtlıkları, pozitifin negatifini, olurun olmazını, gerçeğin silüetini ve benzeri tüm hissiyatları sevgilisine yansıtmaktadır. “Sen benim Marlon ve Brando’msun” derken de fiziksel olarak varolmayan sevgilisine ne kadar çok anlam yüklediğini izleyici de görmektedir.

Gitmek filmi, doğal bir ifade sunulması yoluyla izleyiciye ulaşır. Filmi izlerken bir film içinde olduğumuzu düşünmekten çok; başkarakterin iletimlerinin doğallığı nedeniyle kendimizi doğrudan onun yaşadığı ortam içinde buluyoruz. Filmin sinema sanatı içindeki duruşu, anlatmak istedikleri ve filmin yapısı itibariyle bağımsız ve eleştirel bir duruştur. Bu ilk uzunmetrajlı sinema filmi olan yönetmen Hüseyin Karabey, daha öncesinde belgesel çekmekte olan bağımsız bir sinemacıdır.

Filmdeki karakterlerin isimleri, oyuncuların gerçek yaşamlarındaki isimleri ile aynıdır. Dolayısıyla rollerin gerçekçi kişiselleştirmeleri bakımından bu kolaylaştırıcı bir unsurdur. Ayrıca çalıştığı tiyatronun sahibi olan Mahir Günşıray, gerçek yaşamda da ünlü bir tiyatrocudur ve filmde geçen oyununda da Irak’taki savaşı konu olarak ele almışlardır. Bu arada Ayça’nın oyundaki rolü de Irak’tan bildiren ve savaşın ciddiyetini anlamayanlara anlatmaya çalışan bir muhabir rolüdür.

Tiyatrodan çıktıktan sonra Taksim Gümüşsuyu’ndaki evine dönen ve rum olan alt komşuları ile hergün hemen hemen aynı sıkıntı dolu diyalogları yaşayan Ayça’nın gözünden birçok farklı yaşamı da filmde hissediyoruz. Büyük bir kent olan İstanbul’da azınlık olmak ne demek, kadın olmak ne demek, yalnız yaşamak ne demek, sevgilisinden uzakta olmak ne demek, savaş ortamına sürüklenmiş bir dünyada yaşamak ne demek, kimin eli kimin cebinde ve niye herkes birbirine düşman olmuş gibi soruların cevaplarının film içinde arandığını görmek mümkün.

Öte yandan Doğu’ya yaptığı yolculuklar sırasında Van, Mardin, Diyarbakır, Silopi’deki yaşamlara da tanıklık ediyoruz. Adeta bir yarı belgesel görüntüsünde olan filmde baş roldeki Ayça’nın doğal sunumuyla izleyici de yolculuk ettiğini hissediyor. Yönetmenin de büyük ölçüde bunu yaşatmak istediği bir gerçek.

Irak Savaşı protestolarına, bekar odalarındaki yaşamlara, mültecilerin kaçış anlarına da yer veren film, toplumsal bir panaroma sunuyor adeta. Gerçek insan hikayelerini yansıtmak istediğini belirten yönetmen Karabey, yaptıkları çekimlerde yaşam alanlarının ve insanların birebir gerçek olmasına özen göstermiş, ancak bunu yaparken düzeyli bir akış tercih ettiğini, çünkü seyirciyi sıkmamak istediğini vurguluyor.

Genellikle ötekileştirilen doğulu kimliğinin, Ayça’nın Hama Ali’ye ulaşması sırasındaki bu yolculukta ne kadar tanıdık kimlikler olduğunu fark ediyoruz. Çünkü bu yerel yaşam ile ulaşmaya çalıştığı Hama Ali’nin yaşamı arasında paralellikler mevcut. Belki aynı dili konuşamıyorlar, ama yolda hemen arabadan inip bir köy düğününde oynayacak kadar yakın hissediyor Ayça kendini bu insanlara. Bindiği arabalarda şoförlerden yöredeki yaşamları hakkında bilgi alan Ayça, kendini sınırların kaldırılmasından ve herkesin aynı yaşamasından sorumlu bir birey gibi hissediyor adeta. Dolayısıyla Ayça’nın bu iletişim sorunlarının tümünü çözmeye yetecek kadar büyük bir enerjisi var ve izleyici bu cesareti hissetmekte güçlük çekmiyor.

Ayça’nın bir kadın olarak tek başına İstanbul’da yaşarken, İran’daki yasaklı sokaklarda geceleri yürürken, doğu illerine minibüslerle yolculuk ederken, vücut yapısından çekinmeden giyinirken, sevgilisinin ilgisinden muzdarip birçok yalnız gece geçirirken, yaşadıklarını da bir kadın bakış açısıyla gözlemlemek mümkündür. Dolayısıyla Gitmek’in hem toplumsal eleştiri içinde, hem de feminist bir çerçeveyle geliştiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Öykünün gerçek yaşayanlarca aktarılması, izleyiciye de artı değer kazandırmaktadır. İletişim kanallarının tıkandığını toplumsal açıdan ve bir kadının gözünden görmek, bizim de durduğumuz eleştirel noktayı keskinleştirmektedir. Baş karakterimiz hem toplumun içinde hem de kendi içinde bir yolculuğa çıkarak, tüm sorunların ve baskıların, ayrılıkların, aykırılıkların üstesinden gelmeye çalışmaktadır. Umutsuzca sevgilisini bekleyen Ayça’nın yarattığı gerçekliğin yıkılmasıyla ve savaşın sınırlar üzerindeki etkisini arttırdığı gerçeğiyle biz de izleyici olarak salondan çıkarız ve içimizdeki sorgulamalarımıza devam ederiz.