Kategoriler
izlenim

Bilimkurgunun Geleceği Tehdit Altında

surrogates.jpg

Hakikat hakkında bir şey bilmiyoruz, zira hakikat dipsiz bir uçurumun dibinde yatar.

Demokritos

Hakikat arayışı yüz yıllardır süren ve bir türlü bitemeyen bir süreç. Fakat bazı hakikatler var ki ayan beyan ortada. Bunlardan birisi de Surrogates’ in kötü bir film olduğu. Aslında film eleştirileri kesin yargı belirtmez, bunu – aynı bir sanat yapıtında olduğu gibi- altmetinde gereğince yapar. Okuyucuya kalan da bu altmetinden yola çıkarak zaten varılması gereken yargıya varmaktır. Pek tabii eleştirmen ve eleştiri metninin işlevi, görev ve sorumluluğu tartışılabilir ama bu yazı başlığı altında değil.

Bir eleştiri metninde ele alınan filmin ya da eleştirmenin önermelerinin daha açık anlaşılabilmesi için farklı filmlerin referans olarak gösterilmesi doğaldır. Ama pek az eleştiri metninde, metnin yazım sürecine filmsel bir referans oluşturulur. Aynen Adaptation filminde Nicholas Cage’ in canlandırdığı Kaufmann karakterinin kendisini senaryosuna dahil ettiği için yaşadığı tedirginliği hali hazırda okuduğunuz metindeki uygulamam için ben hissediyorum. Bunun nedeni ise çok basit: Surrogates o kadar kötü – ya da beklentiden uzağa düşen- bir film ki hakkında yazı yazabilmek için zorluğunu anlatmam gerekiyor. Poe’ nun belirttiği gibi, bazı öyküler kendilerini anlattırmaz. Bazı filmlerse kendilerini eleştiriye maruz bırakmaz.

Surrogates belgesel havasında başlayarak, hatta günümüzdeki sibernetik gelişmeleri bu havayı yaratmada başarılı bir şekilde kullanarak iyi sayılabilecek bir başlangıç yapıyor. Fakat bu başlangıçla beraber karakter odaklı bir hikaye anlatmayacağının da sinyalini veriyor. Hele ki belgeselvari giriş kısmından hemen sonra gelen olaya geçiş ana karakterle özdeşleşme yaşamak için onunla tanışmamızı daha da geciktiriyor. Filmin içine dağıtılmış aile işlevini yerine getirememek ve çocuğunu kaybeden aile gibi karakterlere yakınlaştırıcı öğelerse hem zamanlama hataları, hem de yavan ele alınış nedeniyle eksik kalıyor. Tam bu noktada da devreye seyircinin karaktere ve dolayısıyla öyküye alışma sürecini kısaltmak için seçilen Willis ve performansı giriyor. Willis’ in de, diğer oyuncuların da vasat performans sergilemeleri, karakterlerine derinlik katamamaları, hele ki suret – insan tezatının sadece ve sadece görsel olarak verilmesi ne yazık ki başarısızlığın bir başka nedeni olarak yer alıyor.

Hikaye açısından ele alındığında Surrogates kendisine kaynaklık eden çizgiromandan farklılıklar içeriyor. Bunlardan en önemlisi suretlerin devredışı kaldığı saldırılarda suret kullanıcısının/sahibinin de ölmesi. Ayan beyan “insan hayatı riski” konarak seyirci gözünde “şimdi ne olacak, kahramanlar zamanında kötü adamı engelleyebilecek mi?” sorusu sordurmaya çalışan bu uygulama da ne yazık ki boşa giden bir debelenme olarak hanelere yansıyor. Çünkü günümüzde seyirciler “tüm insanlığı yok edecek” bir silaha hâlâ inanıyorlar ama bu kadar kıytırık bir “yıkım yolunu” benimsemiyorlar ne yazık ki! Halbuki Surrogates tanıtım yazısında belirttiğimiz ve filmde de özellikle Ajan Greer’ ın karısıyla verilmeye çalışılan “suret kullanma bağımlılığının” ölüm riskine rağmen sürmesi gibi bir durum yaratılsaydı ve tehdit tüm suret kullanıcılarına bildirilseydi belki de değişiklik hakkını bulacaktı.

Teknolojik gelişim gibi güncelliğini yitirmeyen bir konu üstünde akan öyküde devletin bireyi takibi gibi bir konuyu da işleyen Surrogates bu konuda da kararı seyirciye bırakmak yerine iki ayrı ve zıt saptamayla işleri arapsaçına çeviriyor. Bir yandan devletin bu derece sınırsız (ve gizli) bir şekilde özel hayata müdahalesini tepkisel ele alıyor, diğer yandan da kurtuluşu bu uygulamada buluyor. Hangi kalburüstü filmde bu kafa karışıklığı var, tam bir muamma! Zıtlıkları kullanmak ve yin-yang misali bir arada tutmak elbette ki bir sanat yapıtı için çok işlevsel ama bir o kadar da tehlikeli bir fırsat. Surrogates neredeyse her parçasıyla bu riske güzel bir örnek.

The Prophet karakterinin ikinci plana itilmesi ya da gerektiği şekilde incelenmemesi ise ayrı bir hata. Çizgi romanda bilge bir kişilik sergileyen The Prophet filmde çok yüzeysel, basit ele alınmış. Aynı şekilde filmde Canter’ ın suret teknolojisini çökertmesine neden olan motivasyon da son derece vizyon yoksunu. Oysa ki kendi elleriyle oluşturduğu teknolojinin toplumsal hayata ve insanlığın geleceğine etkisini görmüş olup bu nedenle onu durdurmaya çalışsa daha ateşli bir amaç sergilenecek. Böyle felsefi ve ahlaksal bir amaç yerine bir kişinin hayatını kaybetmesi nedeniyle (kim olursa olsun) tüm suret teknolojisini çökertmek çok güçsüz kalıyor. Bir de bu işlemleri arka planda dönen entrikalarla soslayarak yapınca türünün iyi bir örneği olabilecek bir film harcanıyor.

Ne The Matrix, ne I, Robot, ne de Minority Report… Surrogates bilim kurgunun son yıllardaki favori konusu yapay zekayı bir kenara itip sibernetik ve yapay gerçekliği kullanarak bakir toprakları gözler önüne seriyor. Ama ne yazık ki film bu bakir ama verimli toprakların etrafına dikenli teller geriyor. Gerçekliğin sorgusunu yapay zeka üstünden değil de, bu kadar doğrudan yaparak varoluşsal hezeyanlar, bağımlılık, toplumsal beğeni gibi konuları ele alan bir yapıta bu kadar yakışıksız bir uyarlama ancak Jonathan Mostow gibi yüzeysel bir yönetmenden beklenebilirdi. Sanırım bilimkurgunun her daim içeriği olan insanlığın geleceğinin tehdit altında olması artık kendisi için söz konusu!

Kategoriler
haber

Surrogates: Kendinizi Seçin

Bilim adamlarının, Hakikat’in de bir yanılsama olduğunu öğrenmeleri gerektiğini unuttum Josef; bu, onsuz yaşayamayacağımız bir yanılsamadır. (Nietzsche Ağladığında/Irvin D. Yalom)

surrogates-1.jpg

Şüphesiz Irvin D. Yalom’un kurguladığı Nietzsche’nin bu sözleri çok farklı bir durum için sarf ediliyor ama üst anlam o kadar bereketli ki biz onu Surrogates (Suretler) için de kullanabiliriz. Siyaset bilimi okuyan, daha sonra yaratıcı yazarlık eğitimi de alan Robert Venditti’nin 2005-2006 yıllarında yayınlanan fütürist çizgiromanı The Surrogates, Hollywood’un gözünden kaçmadı tabi. İçeriğinde Philip K. Dick ve Aldous Huxley eserlerinden derin izler taşıyan Surrogates atalarından aldığı gücü oldukça özgün fikriyle buluşturuyor. Yıl 2054; sibernetik ve sanal gerçekliğin geliştirilip, bir araya getirilmesiyle Suretler oluşturulmuş. Suretler özel bağlantıları sayesinde insanların yerine geçen, günlük işlerini yapan robotumsular. Klasik bireysel bilinçlenme yaşamış yapay zekâ kâbusu filmlerinin tersine bu sefer ortada bir yapay zekâ yok, kontrol tamamen insanlarda.

Suretler tamamen insan kumandası altında sibernetik bedenler; işin sanal gerçeklik kısmı ise hem bağlantıda, hem de Suretler vasıtasıyla yaşanılan hayatın “orijinal kişi” ya da Suret operatörü/sahibi nezdinde deneyiminde. Bu teknoloji sayesinde Suretinize bağlanıyor, günlük işlerinizi hallediyor, hep görünmek istediğiniz şekilde görünüyor, evden dışarı adımınızı atmıyorsunuz. Böylelikle hiçbir fiziki tehlike içine girmemiş oluyorsunuz. Üstelik benliğinizi gizlemenin getirdiği toplumsal normlardan sıyrılma lüksü de çabası. Oldukça tanıdık değil mi? Venditti’nin internet bağımlılığı hakkında düşüncelerinden yola çıkarak yarattığı çizgiromanın bu gibi ahlaksal konulara değinmesi de kaçınılmaz. Çizgiromanda bütün toplumlarda köklü olarak gelen değişimlere olan karşı çıkış Suret kullanımında da belli bir kesim tarafından sergileniyor. Bu kesimin dini açılımlarla ele alınması bir yana hayatın gerçekliğinin sorgulanması yine onlar sayesinde okuyucuya aktarılıyor. Fakat olayları asıl tetikleyen şey Suretlerin öldürülmesi ya da daha doğrusu işlevsiz hale getirilmesi. Çizgiroman ve filmin ayrıldıkları ana noktalardan birinin Suret saldırılarından sonra operatörlerin ölüp ölmeyeceği olacağa benziyor. Zira çizgiromanda bir kullanıcının Sureti kullanılamaz hale getirildikten sonra kendisine bir şey olmadığı görülüyor. Oysa filmde operatör ölümlerinin de yer alacağı söyleniyor. Başta orijinal yapıtı sinemaya uyarlarken kullanılan bir dramatik etki artırıcı gibi duran bu karar doğru ellerde tehlikeli bir gişe silahı olabilir. Çünkü insanların varlıklarını sona erdireceğini bile bile bağımlılık yapıcı madde kullanması gibi Suret kullanımını da var olan tehdide rağmen devam ettirmeleri güçlü bir mesaj taşıyor. Bunun yanında ikinci ve çizgiroman hayranlarını mutsuz edecek diğer bilgiye göre, adını anlattığı mesaj kaygısı yüksek öyküden alan Steeplejack, filmde yer almayacakmış, ya da en azından birebir aynı şekilde olmayacakmış.

surrogates-2.jpg 

İnsan olmanın erdemi var oluşumuzdaki eksikliklerle ortaya çıkar, sergilenir. Suretler nasıl ki insanlığın birçok eksikliğini kapatıyor, aynı şekilde erdemini de gizliyor. (Fakat olayın sağlamasını alırsak; acaba insanoğlu eksikliklerini erdem olarak gösterip bir haklılaşma ya da en azından varoluşuyla barış mı sağlıyor?).  Sadece bir internet/ gelişen teknoloji yozlaşması, toplumsal ilişkilerin deforme olması korkusu değil de çok kapsamlı bir yapıt olduğunu avaz avaz bağıran Surrogates, sinema dünyasındaki atası Matrix’e da yapısal olarak benziyor. Filmle ilgili görsellerde de fark edildiği gibi bu benzerlik sadece sanal gerçeklik ve görsel izdüşümü değil, aynı zamanda Suret saldırılarıyla ilgili davayı araştıran ve Bruce Willis tarafından canlandırılan Dedektif Greer’ın gerçeğe ulaşması için salt manada gerçeğin çölüne girmesi, bunun için bir seçim yapması da benzeşiyor. Greer’ı canlandıran Bruce Willis’e ortağı Ajan Peters rolünde Radha Mitchell eşlik ediyor. Çizgiromanda erkek olan bu karakterin filmde kadın olması yine seyirciye ulaşma yönünde bir taktik olarak dursa da işin aslı öyle olmayabilir. Nitekim daha çok diyalog ya da monologla akan bir anlatım sergiler çizgiromanlar (ki bu özelliğiyle çizgiroman sinema ve edebiyat arasında bir yere sahiptir). Surrogates de bir istisna değil ve bu anlatımla çizgiromanda verilen “Suretlerin varlığıyla ahlaksal olarak sorun teşkil eden konular sorun olmaktan çıktı” mesajı filmde Peters’ın kadın olmasıyla verilebilecek. Zira erkek-kadın arasındaki cinsel gerilimin hiçbir tedirginlik olmadan, üstelik deneyimlenip de çözülmesi bir film için bulunmaz soru işaretleri iletme yöntemi. Hali hazırda gerçeklik, yaşam, ahlak sınırları gibi kavramlarla kafası karışmış bir adam ve bu kavramların muallâklığını ihtiva eden durumlarla sınavı… Çizgiromandaki yabancılaştırıcı çizimlere tezat her sayının sonunda konan Suret reklamlarında “gerçek” insan resimleri kullanan yaratıcı ekibe yakışan bir duruş. Üstelik bu reklamlara “Choose Yourself/ Kendinizi Seçin”  sloganını koyup tüm “olayı” rahatlık ve kolaylıkla özetleyen bir zekâ bahsi geçen. Hal böyle olunca insanın aklına filmin nasıl olacağı geliyor.

surrogates_poster_3.jpg

Surrogates filminin yönetmen koltuğunda U-571 ve Terminator 3: Rise of the Machines  filmlerinden tanıdığımız Jonathan Mostow var. U-571 filminin mazhar olduğu ilgiye rağmen Terminator serisinin en kötü filmine imza atan Jonathan Mostow’ un Surrogates projesinin başında olması akla soru işaretlerini getiriyor. Üstelik filmin görsellerinde sanat yönetmenliğinin de pek karanlık olmaması ve bilimkurgu ruhuyla tezat oluşturacak şekilde renkli olması akla Schumacher’ in Batman uyarlamaları gibi bir yapıt mı çıkacak ortaya sorusunu getiriyor. Bunun yanında öykünün ele alınışı ve yaratıcı kadro açısından senaryo yazarları da ayrı bir endişe konusu. Surrogates’ in senaryosunda, Terminator serisinin üçüncü ve dördüncü filmlerinin senaryo yazarları Michael Ferris ve John D. Brancato’nun imzaları var. Terminator 3 filminde hikaye ve karakterleri taşıyamayan, serinin son halkasındaysa öykü eksenini dengeleyemeyen ve ezber bozucu bir şekilde dikkatleri John Connor’dan uzaklaştıran (mantık hatalarına değinmiyoruz bile) ikili çizgiroman uyarlaması olan Surrogates’te nasıl bir yol izleyecekler merak konusu. Bu korkulara rağmen yenilikçi öyküsü, sağlam alt metni, toplumsal ilişkileri sert bir şekilde eleştirmesi ve Bruce Willis’in oyunculuğuyla Surrogates kaçırılmaması gereken bir film.

Kategoriler
seçki

Fırtına Sonrası Kuru Gürültü!

transformers-manset.jpg

Elimizde T ile başlayan iki film var. Ortak özellikleri bununla da sınırlı kalmıyor. İkisi de bilimkurgu, ikisi de devam filmi, ikisi de teknolojiyi çıkış noktası yapıyorlar. Ve maalesef ikisi de sinematik açıdan fena halde çuvalladı. Yaz piyasasının gişe canavarı filmleri olması hedeflenen ama fan canavarına dönen filmleri bunlar; Terminator: Salvation ve Transformers: Revenge of the Fallen.

Yazdan mıdır bilinmez herkeste bir rehavet var. İki film açısından da şöyle bir çıkarım yapılıyor; eğlencelik filmler bunlar, izle ve unut. Tabi bu, işe iyimser bakarsanız gördüğünüz tablo. Madalyonun bir de diğer yüzü var; CGI icat oldu, senaryolar bozuldu.

Öncelikle sinema tarihine Terminator adından daha soluk harflerle dahil olmuş Transformers’ ı ele alarak başlayalım. Malum, Transformers’ a seyircinin televizyondan bir aşinalığı mevcut. Buna rağmen gerekli yükseltme yapılarak görsellik modernize edildi, hatta ve hatta standart üstü bir hale getirildi. Öyle ki Transformers dönümüş sahnelerinin render sürelerinin saatler aldığı söylendi. Peki ama CGI her şeyi çözdü mü? Maalesef hayır. Öncelikle senaryoyu adım adım (ama büyük adımlarla) ele alalım. Bilimkurgu filmlerde sıkça işlenen bir hata var; filmde bilimle kurgunun buluşma noktasından yapılan bir çıkarım nedeniyle mantıksızlığın da seyirci tarafından kabul göreceğine duyulan inanç.

Eğer ki koca koca robotlar uzayda bilinç, hatta hayat kazanıp (ki bu kısım aslında bilimden ziyade fantastik kurguya sokuyor filmi ama bu da ayrı bir yazı konusu) dünyaya geliyorsa koca bir şehirde yıkım yapsalar dahi gizli kalabilirler! Amerika Çin olsun, Ürdün olsun istediği ülkeye girer; o dünyanın jandarmasıdır. Zaten diğer devletler bir- iki helikopter gönderir, tüm güçleri budur. Oysa Amerika güçlüdür, tüm güçlerini gönderir. Bu provokasyonları da gözümüze soka soka yapar.

transformers_2-2.jpg

Veyahut senaryonuzun ilerlemesi mi lazım? O zaman düşman karakterlerin eline geçmemesi gereken tüm bilgileri tam da onlar dinlerken teyit edin! Hem de DURDUK yerde! Aklı kemale erdikten sonra bu sahneyi böylesi yatırım yapılan bir filmde görmeyi beklemeyen, çileden çıkmış kaç insan vardır merak konusu. Bunun yanında diğer tutarsızlık, mantıksızlık ve beceriksizliklerden sonra bir de kaçan fırsatlar silsilesi var ki sormayın! Semavi dinlerde işlenen Şeytan’ ın başkaldırısı ve Cennet’ ten sürülmesi teması bu filmde çok ilginç bir şekilde yerini buluyor (ama layıkıyla değil). Filmin çıkış noktasını oluşturan Fallen ve Prime’ lar konusu Yaradılışla birebir örtüşmese de aradaki bağ inkâr edilemeyecek derecede. Böyle derin ve evrensel bir temayı yeterince kullanamayan film tüm öyküyü yüzeyselleştiriyor, bayağılaştırıyor. Öyle ki art alana böyle derin bir mevzu koyan bir filmden beklenmeyecek şekilde (ve ne yazık ki Transformers devam ederse sık sık göreceğimiz üzere) gevezelik filme hâkim oluyor. Lord of the Rings serisinin yazarı J.R.R. Tolkien’ in Orta Dünya’ nın yaradılışını anlattığı Silmarillion eserinin güzel bir örneğini sergilediği İlkler’ den başkaldıran çıkması ve diğerlerinin fedakârlığı teması ne yazık ki Transformers’ ta fena halde ıska geçilmiş. Michael Bay’ den de bu beklenirdi zaten. Peki ama milyon dolarlık yatırımların yapıldığı, milyar dolarlık da geri dönüşümlerin/kazançların olduğu Hollywood’ daki bir isim bunları yapar mı? Bu soruda yazımızın sürükleyiciliğini tetikleyen sorunsal olsun, sonuç bölümünde hep beraber çözelim.

27.jpg

Gelelim Terminator’ e… “Biçim Değiştirenler” her ne kadar varlığı biyolojik değil de mekanik olarak da ele alıyor olsa da bu konuya felsefi bir açıdan yaklaşmayarak sadece öykünün (ve öykünün önüne geçen görselliğin) oluşmasını sağlıyordu. Hâlbuki James Cameron’ ın sinema tarihine ve insanlığın ortak kültürüne kazandırdığı Terminator tam tersi nitelikte bir film. Birçok konuyu hem görünürde, hem de alt metinde ele alıyor. Kader, aile olmak, teknolojik gelişme, birey olmak, beklentiler, kıyamet bir çırpıda aklımıza gelenler. Bu kadar kompleks ve sınırsız imkanlar sunan bir kaynak kurutulabilir mi? İstenince oluyormuş. Formülü de çok açık; hikayenin kimin üstünden akacağına karar veremeyen senarist, yönetmen işbirliği (!).  Sinema tarihinde öykülemenin karakterlere dağıtıldığı örneklere çokca rastlar ama karakterlerin olmayan bir dramatik yapıda sağa sola anlamsızca dağılmasına bu kadar görkemli bir yapıtta ender rastlanır. Hele ki mantıksızlıklar diz boyu olunca Skynet’ in McG’ yi öldürmesi için gelecekten Arnold’ u göndermesini beklemeye başlıyor insan. Ya da, belki McG seriyi katletmek için gönderilmiştir? Kim bilir? Kulağa mantıksız geliyor, değil mi? Ama Kyle Reese ve John Connor’ ı ele geçirip, öldüremeyen bir Skynet kadar değil! Varoluşunu bağımsız kılmak için nükleer saldırılar yapan bir yapay zekâdan bahsediyoruz. Karşısındaki en büyük düşmana, John Connor’ a T800 ile saldırıyor. Hem de ne uğruna? Basit bir gönderme! Evet evet, California valisine selam çakmak için. Bir Terminator hayranının Arnold Schwarzenegger’ in yüzünü CGI ile oluşturulmuş da olsa bir Terminator filminde görünce sevinmesi gerekir, değil mi? Ama insanlar dehşete düştü. Bu dehşet gerilim ve korkudan değil, düşülen bariz hatadan kaynaklanıyor. Sanıyorum görsel efektlerin sağladığı yoğunluğun öykünün önüne geçeceğine dair sağlam kanılar var. Ne yazık ki insan ölçütleri hala mantık çerçevesinde hareket edebiliyor. Oysa filmde değindiğimiz noktalar az biraz düzeltilip ikinci filme sağlam bir ikilem nakledilebilseydi…

Mesela… Marcus’ un kalbi teknoloji destekli çalışıyor. Terminator filmlerinde ve diğer bilimkurgularda geçerli bir kural vardır; film kendi gerçekliğini yaratır, seyircinin bu gerçekliği “gerçek” gerçeklikle kıyaslamasına fırsat vermeden öykünü kurar, kendi gerçekliğini de uygun ölçüde aktarırsın. Terminator serisinin ilk iki filmi buna güzel bir örnektir; yerinde aksiyon sahneleri ve bilimsel açıklamaların inandırıcı (ama gerçek ama değil) şekilde aktarılmasıyla seyirci artık filme girmiştir. Oysa çalakalem bir yapay kalp operasyonu ve dirilen bir insan… Ne yani, Marcus bir İsa modellemesi mi? Bir kere hikayenin akacağı kaynak eksikliğinde baş sorumlu, zira bir katil ve tekrar dünyaya geldiğinde de soğuk, kaba, itici. Bir antikahraman prototipi bile çizemiyor bu özellikler. Her neyse, bugün zihin ve beden gibi iki olgunun ayrımına varmışlığımız devam ederken Marcus’ un kalbini çalıştıran düzeneği John Connor’ a aktararak onun varlığını sağlarsak ( ki Terminator serisi boyunca sağlanmaya çalışılan budur; John Connor’ ın varlığı. Seri bu eksende döner, bu noktayı filmin sonuna koyamazsınız!) bir ikilem yaratamayız. Zira fiziksel varoluşu sağlayan mekanik bir destektir söz konusu olan. Kalp pili gibi. Oysaki zihinsel var oluşu teknolojinin ellerinde olsaydı? Aklınıza hemen yarı program yarı insan olarak Neo geliyor değil mi? Muazzam bir ikilem; insanlığın kurtuluşu bir programın elinde. İnsanlığın tek umudu John Connor’ ın var oluşu yapay kalbe bağlı. İyi ama bu kararlarını etkilemez ve bir gerilim oluşturmaz ki! Zihin, beyin, idrak aynı kalıyor.

Sinema filmleri seyirciye giriş bölümünde sorduğu soruyu cevaplayacağına söz verir, bu sözünü sonuç kısmında tutar. “Peki koskoca Hollywood bilmiyor da biz mi biliyoruz?”. Sanırım bu sorunun cevabını söz vermiş olduğumuz gibi cevapladık.

Kategoriler
izlenim

Adaptation: Halimden Yazan Anlar

Konunun aslı, hiç Superman öyküm yok. Benim için karaktere erişebileceğim hiçbir nokta yok. Eğer gerçekten onun hakkında düşünürlerse, kimse için yok.
Kendisinden Superman çizgiromanı yazması istenen Steven T. Seagle
It’s a bird!

“Kafamda özgün bir düşünce var mı?”. İşte her yazarın korkuyla kendisine yönelttiği ölümcül soru. Adaptation filminin başında Charlie Kaufman (ister filmin senaristi hüviyetinde bir giriş olarak ele alın, ister film içindeki senarist karakter olarak ele alın -ki filmde bahsedilen bu alanlar öyle iç içe geçiyor ki önemini yitiriyor bu ele alış) düşünceden düşünceye atlamaya bu soruyla başlıyor. Aslında, bu sorunun akabinde konudan konuya atlaması ve bu konularda inanılmaz bir yaratıcılık sergilemesi bile sorunun naçizane yanıtı. Nevrotik, sinik ve sosyopat bir sayıklama, hezeyan… Filmin Being John Malkovich’in setinde geçen ilk sahnesinde Kaufman’ dan kameranın görüş alanından çıkması isteniyor. O da kalkıyor stüdyoyu terk ediyor. Sanki kurgusal yapıtında bittabi kendisine rol biçmesini doğru bulmuyormuşcasına! Zaten yapıtına kendisini dâhil etmenin affedilmez ve hastalıklı bir hata olduğunu da filmin ilerleyen evrelerinde belirtiyor. Belki yazının akıcılığına ve içselleştiriciliğine ters ama çorba olan bu girişten sonra ben de bu soruyu –kendime- sormak zorundayım; “kafamda özgün bir düşünce var mı?”.
Charlie Kaufman gibi nev-i şahsına münhasır bir senaristin yazdığı film olması yetmiyormuş gibi kendini de kattığı hatta başrol yaptığı bir filmi ele alacaksanız “yazar tıkanmasına” hazır olmalısınız. Öncelikle sizin de zeki bir şeyler yazmanız gerekir. Gerekir çünkü kuralları başkaları koymuyor; siz koyuyorsunuz. Aynı Kaufman’ ın belirtmek istediği gibi bu insanın üstünde daha da büyük bir baskı yaratıyor. Sonuçta, paradoksal bir şekilde baskı mı tıkanmayı, yoksa tıkanma mı baskıyı tetikliyor/ arttırıyor fark edemeyecek düzeye gelene kadar kendinizi zorlarsınız. Sonra… yazamazsınız işte.
Adaptation Susan Orlean’ın kitabı Orkide Hırsızı’nı film senaryosu olarak uyarlaması (adaptation) istenen Charlie’yle ilgili. Ama Susan’ınla da ilgili aynı zamanda. Yani hem Susan’ ın öyküsü (kitap), hem Charlie’nin öyküsü (özgün senaryo, yaratıcılık süreci) hem de ikisinin kesiştiği kurgusal alan var filmde. Birbirini tetikleyen olaylar, gelişen karakterler, perdeye yansıtılan iç dünyalar, psikolojik analiz ve anlamlandırma var bu filmde. Kısaca Kaufman’ ın uyarlamasında istediği her şey var. Ama filme dahil etmek istemediği cinsellik (dozu oldukça az), silahlar ve araba kovalamaca sahneleri de var. Bir bakıma kendiyle dalga geçiyor Kaufman bunları filme koyarak.

adaptation-2.jpg

Film içerik dışında öyle güçlü oyunculuklara da sahip ki kurulan dünyaya girişte seyirci hiç zorlanmıyor. Usta oyuncular Meryl Streep ve Chris Cooper’ın dozajında performansları filme akıcılık katıyor. Filmin ruhunu bulmasıysa tamamen Nicolas Cage’in Charlie Kaufman performansıyla gerçekleşiyor. Gerek fiziksel, gerekse zihinsel olarak Charlie ve ikiz kardeşi Donald’ı canlandıran Nicolas Cage döktürüyor. Bir elde Charlie’nin çektiği yaratıcılık sancısını, tıkanmasını ve bu durumun ruh haline yansımasını çok güzel perdeye yansıtırken, bir yandan da tersi bir duruma doğru yol alan Donald’ı da canlandırarak Cage gövde gösterisi yapıyor.
Donald’dan bahis açılmışken… Gerçekte böyle biri, Charlie Kaufman’ın bir ikizi yok. Gayet makul olarak kendisi, hikayeye derinlik katılması (hatta Donald’ın yazdığı senaryonun kahramanının çift kişilikli olması bile bu derinliği yansıtıyor) ve Charlie’nin kişiliğinin açılımlarının yakalanması için konulmuş. Yani siyah üstündeki beyazın daha beyaz olması gibi bir durum var ortada. Üstelik bu yapı ve ele alışla zıt karakterler birbirinden öğreniyor, etkileşime geçiyorlar (Charlie- Donald ikilisinde olduğu kadar şehirden gelen Susan – doğayla iç içe ve kafasına buyruk yaşayan John ikilisinde de bu öğrenme, etkileşimde bulunma süreci var).
Adaptation içsel dinamiklerinin yapısıyla olsun, öykü ve öykünün ortaya çıkma sürecini birleştiren anlatımıyla olsun Steven T. Seagle’ın Superman öyküsü “It’s a Bird!” çizgiromanına benziyor. Bu eserin kahramanı da yazarın ta kendisi. Steven, aynı Charlie gibi büyük bir teklif alıyor; kendisinden bir Superman öyküsü yazması isteniyor. İşte bu yazım sürecine odaklanan öykü arka plana “kusursuz, süper adamı” atarak ön planda insani kusurları ve korkuları işliyor. Adaptation’da ise Donald’ın varlığı ve Susan ile John’un hikâyesi diğerlerine arka plan oluşturuyor. Hazır It’s a Bird! gibi bir nirengi noktasıyla Adaptation’ın sanatsal dünyadaki yerini belirlemişken bir de sinemadan bir nirengi noktası seçerek bu yeri sinema sanatı dahilinde özelleştirelim; tabii ki akla ilk gelen örnek Barton Fink olacaktır. Yakın zamanda b sitede de incelenen Barton Fink, Coen Kardeşlerin dehalarının ürünü. Bildiğiniz üzere o da yaratım sürecini, yaratıcı kişinin sıradanla ilişkisini sorguluyordu. Tabii ki ele aldığı konular oldukça geniş bir duygu ve deneyim skalası sunuyor ama Adaptation’la gezindikleri ortak sulara baktığımızda yaratım süreci ve kaygıyı görüyoruz. Yaratıcı bir kişinin toplumdan yer yer nasıl kopuk ama yansıttığı toplumu ele alabilmesi içinde ne kadar o topluma bağımlı olduğunu gözler önüne seren iki yapıt olaylara sahip oldukları “yaratıcılar” nedeniyle farklı açılardan yaklaşıyor pek tabi. Adaptation ana akıma daha yakın olarak öyküye ağırlık verirken, Barton Fink ana karakterin ruhsal ağırlığını film boyunca taşıyarak alternatif varlığını da tescilliyor. Nasıl ki Donald Mckee’den edindiği bilgileri Charlie’yle paylaşırken türler kırması bir filmin başarısından söz ediyorsa Adaptation da bunu yapıyor ve komedi – dram vasfına gerilim, romantizm gibi özellikleri de katıyor. Öyle ki sonlara doğru hapishaneden kaçış düsturuna göndermelerin olduğu bir sahne bile mevcut.
Charlie Kaufman yazdığı senaryolarla ufuk açmaya, farklı olanı ama orada olanı göstermeye devam ediyor. İster yaratıcılık densin, isterse ayrıntılar için gözü açık tutmak farkında olmadığımız birçok durumu göstererek farklı olmayı başarıyor. Bu sebepledir ki farklı olana ihtiyaç duyan endüstride (pardon, bu kelimeyi kullanmamam gerekiyordu) her daim yer bulacak ama ondan da önemlisi, ana akım sinemadan bıkıp da alternatifin ağırlığında ve dinginliğinde kaybolmak istemeyenleri cezbedeceği de gayet ortada.

Kategoriler
izlenim

Akira: Yokoluşa Giden Otoban

akira2.jpg

Bir insan tüm dünyayı ele geçirmiş, ama bu uğraşı sırasında ruhunu yitirmişse ne kazanır ki?
Mark 8: 36; aktaran Philip K. Dick (Yüksek Şatodaki Adam)

1988de mangası Amerika’ da Marvel tarafından yayınlanan, daha sonra 1990-1991 yıllarında Avrupa’ya geçiş yapan ve 1988de çıkan filminin rüzgârını da arkasına alıp oldukça fazla ilgi gören Akira ele aldığı birçok genel konuya ek ve kişisel olarak belki de en çok “ruhun yitimi” temasına değiniyor. Ortaya çıktığı ve batı okuyucusu tarafından keşfedildiği tarihlere dikkat edildiğinde bir çizgi filmin politik çekişmeler, halkın otoriteye başkaldırması, savaş sonrası kaos gibi post-apokaliptik öğeleri de içsel çelişki ve çatışmalarla barındırması neredeyse imkansız gözüküyor. Gelin görün ki Akira’ya gösterilen ilgi belki de ele aldığı bu konular ve onlara olan katı, gerçekçi ve soğuk yaklaşımından kaynaklanıyordu.

1988de, Tokyo’da nükleer bir patlama olur ve Üçüncü Dünya Savaşı başlar. Öykümüz ise bu olayların şekillendirdiği gelecekte, 31 yıl sonrasında geçmektedir. Tokyo’ nun yerine çürümeye, kaosa, sokaklarda hükümeti protestolara, motosiklet çetelerine ev sahipliği yapan Neo- Tokyo kurulmuştur. Tetsuo, Kaneda’nın liderliğini yaptığı böyle bir çetenin üyesidir. Bir çete savaşı sırasında yolun ortasında duran bir çocuğa çarpar. Motosikletinin çarpmanın etkisiyle patlamasından sonra olay yerine ordu gelir ve asıl hedefleri çocukla beraber yaralı Tetsuo’yu da alarak giderler. Tıbbi bakım gören Tetsuo’da psişik güçler fark eden ordu, bu keşfini kendi yararı için kullanmak ister. Ordunun elinden kaçan Tetsuo varlığını öğrendiği Akira’ yı aramaya başlar. Akira, Üçüncü Dünya Savaşı’ nı başlatan Tokyo patlamasının sorumlusudur. Gittikçe güçlenen ve kontrolünü kaybetmeye başlayan Tetsuo’nun Akira ile buluşmasının yeni bir patlamaya neden olacağı görüsü diğer psişiklerce kesinleşir. Çok kısa sürede kazandığı engin güçlerin neden olduğu ağrıları dindirmek isteyen Tetsuo aldığı uyuşturucu haplarla mantıklı düşüncenin sularını terk etmiştir.

akira-explosion.jpg

Çok geniş çaplı bir çatışmayı ve bu çatışmadan doğan gerilimi, olay örgüsünü iyi kurarak, realist bir şekilde inşa eden Akira, yarattığı gerçekliğin ihtiva ettiği öğeleri de arka planda çok iyi kullanıyor. Hırs, güç ve paranın esiri yozlaşmış politikacılar, sisteme karşı duruş sergileyip sistemin başka bir tezahürünün maşası olan idealist devrimciler, bilimi her şeyden korumak için var oldukları insan hayatından bile üstün tutan bilim adamları ve dünyayı düşmanlar – dostlar diye iki kutba ayıran, tavizsiz, dik kafalı askerler…  Bütün bu karakterlere ek, yıkımın canlı bir timsali olarak Tokyo’nun küllerinden bir Anka Kuşu misali yükselmesi gerekirken üstüne kuruluveren Neo- Tokyo. Tüm bunlar her ne kadar gelecekte, hem de Üçüncü Dünya Savaşı’ndan sonra meydana gelmesine rağmen hem gerçekçi, hem de filmin gerçekliğinde iyi ele alınarak değerlendirilmiş. Böyle olunca da insansı dürtülerin arz-ı endam ettiği Akira “çizgi” olmasına rağmen oldukça çok boyutlu bir yapıya sahip olmuş. Bu çok boyutluluğu bir de insanlık tarihince tüm insanlığa mal olmuş öğelerle derinleştirince filmin hitap ettiği kitle genişliyor. Misal olarak Kaneda’nın, Tetsuo tarafından öldürülen Yamagata’nın motorunu “ölümden sonraki yaşamında” kullanması için havaya uçurarak  “yanına göndermesi” ya da Kei’nin psişiklerin de yardımıyla suyun üstünde Mesih minvalinde yürümesi… İnsanlığın ortak mirasına yapılan bu tarz göndermelerle Akira küresel olarak ortak paydaya alınan bir sanat eseri konumuna geliyor.

Ele aldığı konuları geniş bir yelpazede, dağıtmadan seyircisine veren Akira bu işlemi yaparken sinematografiden de oldukça yararlanıyor. Plan geçişlerinde kullanılan içeriksel tezatlardan tutun da, verilmek istenen detayları görsel tarzda ele almasıyla Akira sinemasallığın animede ne kadar yoğun olarak ele alınabileceğini gösteriyor. Çok estetik bir görselliği olmamasına rağmen yer yer gölge kullanımıyla atmosfer yaratan film genel anime çizgisinden farklı bir üsluba sahip; çizimler biraz garip. Bu seçim içerikle ne kadar alakalı bilinmez fakat seyircide çok da ön plana çıkmayan bir tedirginlik yarattığı doğru. Özellikle psişiklerin yaşlı çocuklar olması yüz çizgilerinin detaylarıyla çok güzel ifade edilmiş. Genel olarak filmin geçtiği gelecek dünyası ve Neo-Tokyo’nun çizimleri ve görsel tasarımı ise klasik post-apokaliptik tarzda; dağınık, yıkık, yağmur ve sisli, sıkış-tıkış ve karamsar…

akira1.jpg

Akira’ nın manga ve özellikle de animenin dünyaya açılımında önemli bir yeri var; yazının başında verilen tarihlere kadar hiçbir anime ve manga bu başarıyı elde edip, batı dünyasında ilgi uyandıramıyor. Akira’dan sonraysa anime ve mangalara dünya genelinde bir ilgi doğuyor. Bunun yanında etkileşim konusunda da bir verimlilik söz konusu. Mesela The Matrix’in, Akira’ nın ele aldığı konulara pek girmese bile biçimsel olarak beslendiği gayet açık; hiç olmazsa Kaneda’nın sırtındaki mavi-kırmızı hap dikkat çekici! Keza Anime ve manga tarihi Akira’dan açıkça ya da daha dolaylı esinlenmiş yapıtlarla dolu. Akira için en azından bir Neon Genesis Evangelion ya da Ghost in the Shell’e giden yolu açtığı söylenebilir. Hatta Tetsuo’nun kaybettiği kolu yerine bir tekno kol yapması Neon Genesis Evangelion’da Eva 1’in kolu yerine Melek’ten aldığı parçayı takması gibi göndermelere de sahip. Tabi böyle derin ve toplum için önemli konuları ele alan bir animenin, benzerleri gibi bir seriye neden sahip olmadığıysa irdelenmesi gereken bir konu. Zira altın yumurtlayan tavuk misali kısır konulara sahip yapıtların suyunu çıkarırcasına dizisi, devamı yapıldığı bir dönemde mangasının yoğunluğunu yakalayan ama bunu tam anlamıyla verecek kadar süresi olmayan Akira’nın tadı damaklarda kalıyor.

Kategoriler
haber

Terminator Salvation: Çıta Çok Yüksek!

5 haziranda Terminator Salvation Türkiye’ de gösterime giriyor. Beraberinde birçok soruyu da getiren bu devam filminin ilk elden muhatabı hiç kuşkusuz Terminator 2. Judgment Day hakkındaki yazıda da belirttiğimiz üzere bu film ulaşılması güç bir çıta koymuştu; hem öykü ve karakterler açısından, hem de görsel üslup açısından. Yeni Terminator filminde bunlardan birinin, yani ufuk açıcı görsel deneyimin yakalandığı gözden kaçmıyor. Zaten aksiyon filmleri üstünde uzmanlaştığını söyleyebileceğimiz McG’ nin yönettiği filmin görsel yapısı da bir hayli etkileyici. Yalnız Terminator filmleri daha çok senaryoları ve kurgusal yetkinlikle ön plana çıkar. Roger Ebert’ in Terminator 4 hakkında yazdığı yazının girişinde belirttiği gibi ( her ne kadar sinema görsel bir sanat olsa da) sinemada önce senaryo gelir. Terminator 4 filmini izledikten sonraysa sinemada artık “storyboard” un ilk sırada geldiğini düşünmüş. Buna rağmen Total Film’ in yeni filmi beğenmesi ve bunu 11 maddelik bir listeyle açıklaması umut verici. Üstelik listenin ilk sıralarında oyunculukların ön plana çıkması çoğu bilimkurgu hayranını teskin ediyor. Bunun yanında devam eden maddelerde görselliğin övülmesi ve Total Film’ in eğlencelik işleri daha çok seven konseptte bir dergi olması beğenilerini sorgulama nedeni de olabilir.

İnternette dördüncü Terminator filmi hakkında dönen önemli bilgiler -ki bir kısmı önemli hikaye dönüşlerini de içeriyor- filmin oldukça karmaşık olabileceğini gösteriyor. Ana olarak makine ve insan arasındaki ayrıma odaklanan Terminator filmlerinin içinde teknolojik  ve düşünsel gelişmelerle seyircinin ilgisini çekme konusunda en zora düşmesi beklenen film olan Terminator Salvation seyircisine insan ve makine arasındaki farktan ziyade benzerlikleri verirse ya da simbiyotik yaşamı öne çıkarırsa daha bir başarılı olacak gibi.

Film hakkındaki önemli bilgilerden ziyade bir de Christian Bale’ in görüntü yönetmenine sette bağırıp çağırmasıyla ilgili ses bandının nete düşmesiyle de gündeme oturmuş olan Terminator Salvation atmosfer kurma konusunda sorun yaşanmadığını ispatlayacağa benziyor. Sürprizler konusunda da seyirciyi aç bırakmayacağı belli olan film belki hikaye ama daha çok da işleniş açısından (belki) hayal kırıklığı yaratabilir. Normaldir; hepimiz insanız!

Kategoriler
izlenim

Terminator 2: Judgement Day…

t2-069.jpg

Terminator serisinin dördüncü filmi 5 haziranda gösterime giriyor. John Connor rolünde Christian Bale’ i görmeye hazırlanaduralım bir soru hala cevap arıyor; yeni film sinema tarihindeki en iyi ve görkemli devam filmlerinden biri olan Terminator 2: Judgment Day’ i birçok açıdan yakalayabilecek mi?
Çoğu insanın aklına Terminator denince Arnold Schwarzenegger’ in John Connor’ ı T1000’ den korumak için yine kendisi tarafından gelecekten gönderilen T800’ ü canlandırdığı T2 (Terminator 2) filmi geliyor. Dördüncü filmin yaklaştığı şu zamanlardaysa Terminator: The Sarah Connor Chronicles ile serinin içeriği ve söylemi biraz yön değiştirir oldu. Hele hele serinin en zayıf halkası sayılan, sanki öyküyü ilerletip (artık) Mahşer Günü’nün beyazperdede yer alması için yapılmış olan üçüncü filmden sonra bu güncelleme şart olmuştu. Teknoloji gibi özellikle son yıllarda çok hızlı gelişen bir konuyu baz alan bilimkurgu türündeki bu yapıtta güncelliği korumak önemli yer arz ediyordu. Serinin ruhunu da koruyarak yapılması gereken bu güncellemenin tohumları dizide atılıyordu. Peki her şeyi başlatan neydi?
1984te James Cameron görece düşük bir bütçeyle The Terminator’ ı çekti. Gelecekten gelen Kyle Reese, Sarah Connor’ a makinelerin dünyayı ele geçirdiğini ve geçmişe, insan direnişinin lideri John Connor’ ı doğmadan yok etmeye bir yok edici gönderdiğini anlatır. Böylece bir kovalamaca başlar. Bu kaçma – kovalama sırasındaysa Kyle ve Sarah yakınlaşır. Akabinde anlaşılır ki John Connor’ ın var oluşu geçmişe babasını göndermesine bağlı. Bununla birlikte geçmişe gönderilen T800’ ün “sağ kalan” çipi ve kolu sayesinde de teknoloji ilerliyor ve makinelerin yükleşini yani Skynet’ in doğuşunun önünü açıyor.  Yani geleceğin kendini geçmişte var etmesi gibi paradoksal bir durum ortaya çıkıyor ama James Cameron ne zaman yolculuğunun, ne de yarattığı bu paradoksal durumun üstüne gitmeyerek filmsel mantığa çomak sokmuyor. Hatta bu muğlâklığı, kaderin insanın kendi elinde olduğunu vurgulamak için kullanıyor.
Terminator 2’ de ise öykü benzer; bu sefer John Connor’ ı öldürmesi için T1000 gönderiliyor. On yaşında olan John Connor’ ı koruması içinse gelecekteki John tarafından programlanmış T800 gönderiliyor. Öykünün ana öğelerinin benzerliğine inat sinema tarihinin en başarılı devam filmlerinden biri ortaya çıkıyor. Üstelik ilk filmden ayrı olarak ele alındığında kendi başına ayakta duran, sağlam bir film var önümüzde. Nedeni ister daha geniş bütçe,  olanaklar ve bunlara sahip Cameron’ ın becerisi olsun, ister oyuncuların “insanüstü”  performansları olsun, ister filmin seyirciyi içine alan, klostrofobik atmosferi ve ele aldığı konular olsun T2 son derece iyi bir film.

Bilimkurgunun teknoloji safhasının ve gelişiminin gösterdiği yolu çok iyi takip eden Terminator serisinin en iyi parçası olan T2 ayan beyan ortaya koyduğu insanlık sorunlarıyla da ilgiyi hak ediyor. Tüm çocukluğu gelecekte olacağı kişi olması için annesi tarafından şekillendirilen bir çocuk var ortada; oldukça sıradan değil mi? Makinelerin nükleer saldırılarına verilen karşılıktan sonra sağ kalan insanların liderinin hikâyesini de anlatsa oldukça genel. Hatta çocuğun gelecekte oluşan misyonunun habercisi olan babasını da hesaba katarsanız ortaya bir çekirdek aile yapısı bile çıkıyor. Öyle ki bu çekirdek aile yapısı çok güzel bir şekilde yapı bozuma uğratılıyor; hem de birkaç kez. Ebeveynlerinin çizdiği kaderi yaşamak zorunda kalan çocuk (hem de filmin önermelerinden biri kaderin insanın kendi elinde olmasına rağmen!), baskıcı ve saldırgan anne ve pasif, itaatkâr (üvey) baba figürü olarak da çocuktan emir alan makine. Üvey baba olarak resmedilen makinenin insanın yerine geçmesi genelleştirilerek insanlığı bekleyen kader olarak da ele alınabilir mi? Sırf çizilen bu (karanlık) tablo bile filmi düşünsel olarak doldurmaya yetecek potansiyele sahip. Yalnız bir olanağın altını öyle ince bir çizgiyle çizmişler ki, şimdi de onu Terminator: Sarah Connor Chronicles’ da değerlendiriyorlar; Skynet’ in, emrindeki siborgların bağımsız düşünmesini istememesi. Yapay zekâyı ele alan birçok yapıt gibi Terminator serisi de insan – yapay zekâ arasındaki farklara odaklanan bir yapı izliyor. Bununla birlikte insan ve makine arasındaki farkları silikleştiren dizide Skynet’ in oluşturduğu baskıcı rejim ön plana alınıyor.

Ana hat makine ve insan arasındaki fark değil de bu farkın neredeyse azalması olarak belirlenirken, ırkçılığı makineler ve insanlar bağlamında inceleyen dizide alttan alta faşist rejim yergisi de sunuluyor. Dizinin ön yargıları eleştiren öykü ve kurgusuna değinmeden T2’ nin yapısına devam etmek gerekirse filmin en öz eleştirel yanı insanlığın kendi kendini yok ediyor olması(özellikle kendiyle savaşarak).

t2-057_l.jpg 

Yapay zekâ filmlerinin iyi bir eleştirel yanı olan bu yaklaşım I, Robot filmi başta olmak üzere diğer filmlerde de işleniyordu. En basit silahtan tutun hidrojen bombasına kadar tüm silahları yapan da biziz, tetiği çekip, düğmeye basan da. O zaman makinelere ne gerek vardı? Filmler içinde ortak temaları ince nüanslarla ararsanız Watchmen’ in, insanlığı kendi kendini yok eden bir ırk olarak gören yapısına getirdiği çözümü Terminator’ ın alt çıkış noktası olarak ele alabiliriz; insanlığın hem bireysel, hem de toplu varoluşunu sürdürmek için doğaya ve kendine (yani ortak bir düşmana) karşı verdiği savaşı resmetmek için var makineler. Çünkü evrimsel olarak gelişimi de ifade ediyorlar, insanın kendinden olanı da. Yaratıcısına baş kaldıran ve onu alt eden bir yaratık, bir Frankenstein modellemesi… Makinelerin ortaya çıkardığı tehdit hakkında uyarılan, kendi hayatını feda ederek bir lider yetiştirmeye çalışan Sarah Connor… Bir görev yüklenip, tüm varoluşlarını bu görevi yerine getirmek üzerine kuran makinelerin aksine insanoğlu yaşamının genel vizyonu içine bu görevi (misyonu) yedirir, yaşamıyla organik bir bütün haline getirir. T2’ de makine- insan farkları daha çok duygular üstüne işlenirken dizide insanı insan yapan değerlerden biri olan görev ve yaşam çeşitlemesi daha ağır bir yer alıyor. Zira gerçek hayatta da öngörüldüğü üzere yapay zekâ ve insan arasındaki sınır muğlaklaşmaya başladı. İnsan olunmaz, insan doğulur deyişine nazire yaparcasına siborgların “insanlığı” öğrenerek insanileşmesi vurgulanıyor. T2’ nin sonuna doğru T800’ ün insanileşmesi ele alınırken getirdiği sonuç da belirtiliyor; umut. Eğer bir makine bile insan hayatının önemini kavrayabiliyorsa ( yani insanileşebiliyorsa), belki insanlar da öğrenebilir. Sanatı gerçek dünyanın bir yansıması olarak görüp de bu temenniye katılmamak elde değil doğrusu.

Kategoriler
izlenim

A Scanner Darkly

a_scanner_darkly.jpg

“Bu romanı yazmak da, okumak da kalbimi burktu… Bir başyapıt olduğuna inanıyorum. Sanıyorum bu benim yazacağım tek başyapıt… Komik bölümleri, yazılmış olanların en komikleri, üzücü bölümleri ise tüm yazılanların en üzücüleriydi ve hepsi aynı kitapta toplandı!” (Philip K. Dick)

Kitap ve öykülerinden Blade Runner, Total Recall, Minority Report gibi başarılı bilimkurgu filmleri uyarlanan Philip K. Dick’ in başyapıtım dediği A Scanner Darkly kitabından uyarlanan aynı adlı film de bir bilimkurgu. Her bilimkurgu için sarf edilen “özünde toplumsal bir metafor” ya da “sosyolojik bir alt metne sahip” gibi klişe cümleler bu filmde daha bir ön plana çıkıyor. Çünkü A Scanner Darkly androidler, uzay gemileri ya da diğer teknolojik gelişmelerin olmadığı hatta Dick kitaplarında çokça örneği olan distopyalardan da öte, daha çok dinleme, yer belirleme ve kimlik saptama/saklama gibi teknolojilerin geliştiği bir yakın gelecekte geçiyor. Asıl sorgulanan ya da masaya yatırılan ise uyuşturucular ve toplum üzerine etkileri. Bizzat Philip K. Dick’ in içinde bulunduğu bir dizi deneyimi toplumun ortak bilincinde yer edecek şekilde, bilimkurgu sosuyla ve yitirdiği arkadaşlarına methiye düzercesine oluşturduğu kitap uyarı niteliğinde. Üstelik kitap, yazarının takıntı haline getirdiği “Gerçek nedir?” sorunsalını da içeriyor. Fakat şu sorunun da sorulması gerekli; Dick uyuşturucu deneyimleri sonucunda kendini içinde bulduğu hayal dünyasının etkisiyle mi gerçeklik arayışına başladı? Filmin görselliğinin de sayesinde yaratıcısına yönelttiği bu itham aslında çok önemli değil; ta ki sanat yapıtının toplum düzeyini ileri bir noktaya çektiğini kabul edip, bir sanatçıdan sanatı ve dolaylı yoldan toplumun iyiliği için böylesi bir özverinin istenip istenmeyeceği sorulana kadar. Çünkü, bu soru filmin sonlarında kendine paralel yine fedakârlıkla ilgili bir soruya denk düşüyor (tarafımdan haklarında yazılan Watchmen ve Death Note yapıtlarında olduğu gibi yine bir “iactura paucourm serva multos; çoğu kurtarmak için azı feda et” sorusu.). Yaratımın bir yüzünde sanatsal düzey için sanatçının hayatından, diğer yüzünde toplumsal beka için bireyin hayatından fedakârlığı var. Her ikisi de spontane!

a_scanner_darkly_sized.jpg 

A Scanner  Darkly, uyuşturucuyla mücadeleyi kaybetmiş yakın gelecekteki Amerika’da geçiyor. Uyuşturucuyla mücadele eden polis birimindeki Robert Arctor’ ın kendisinin de dahil olduğu bir topluluğu gözetleme görevi almasıyla film giriş bölümünü tamamlıyor. İşin garip kısmınıysa özel polis birimindekilerin giydikleri “karıştırıcı” giysiler oluşturuyor. Bu giysiler sayesinde kimsenin birimdeki diğer kişilerin kimliği hakkında bilgisi olmuyor. Böylece gizlilik korunurken Robert Arctor’ ın başına gelen durum gibi istisnai durumlar da oluşabiliyor. Bu görev sayesinde Arctor hem uyuşturucuyla gerçek algısı azalan çevresini hem de bu toplum içinde aynı duruma sürüklenen kendisini gözlemliyor. Arctor’ un da akıl sağlığı tehlikeye giriyor çünkü görevde olduğu sırada içine karıştığı topluluk gibi o da uyuşturucu kullanıyor. Daha fazlasını anlatmaksa birçok düzlemde ilerleyen öykünün sürprizlerini açık etmek olur.

Uyuşturucu kullanan bireyleri ele alan Trainspotting ve Requiem for a Dream gibi sert yapıtlara baktığınızda bir şey dikkatinizi çeker; halüsinasyon sahneleri dahil görüntüler nettir. Çünkü karakterler tarafından çekilen acının seyirciye net bir şekilde aktarılması istenir. Gelin görün ki A Scanner Darkly bir animasyon. Daha doğrusu rotoskop tekniği uygulanarak yapılmış; film önce kamerayla çekiliyor, ardından bu kayıtlar elle üzerinden geçilerek animasyon halini alıyor. Film hakkında akla gelen ilk soru da bu tekniğin film üzerindeki etkisi oluyor zaten. Karanlık olarak görmeye alıştığımız bilimkurgular ve sert, gerçekçi uyuşturucu filmlerinin bileşkesinin karşınızda duran film olduğundan şüpheye düşüyorsunuz. Filmin bazı yerlerinde, özellikle de gerçekliğin sorgulandığı Arctor’ ın monologlarında bu teknik tavan yapıyor. Hali hazırda sistem eleştirisi denince akla ilk gelen oyunculardan Keanu Reeves’ in duruşu bu tekniği bahsi geçen sahnelerde daha da ileri taşıyor.

Gerçekliğin sorgulanmasını da tema olarak ele alan filmin, gerçeği birebir yansıtarak onu tekrar oluşturması değil de taklit etmesi gerekirken, bu yapıyı da bozarak gerçeğin tekrar yaratımını sahteleştirerek/yabancılaştırarak gerçeklik algısını sanatsal düzeyde de bozuyor. Belki de Richard Linklater, saygı duyduğu yazar Dick’ in başyapıtım dediği eseri bu şekilde ele alıp, taçlandırmak istedi. A Scanner Darkly’ yi yansıtan en güzel biçim bu mu bilemeyiz, yalnız gördüğümüz kadarıyla ortaya çıkan filmin, kaynak eserin çapında olduğu.

Kategoriler
haber

Desu Nôto: Ölüm Defteri

death-note-desu-noto.jpg

İnsanlar neden güneşsiz topraklardan korkuyorlar?
Doğmak ne kadar doğalsa ölmek de o kadar doğal.

Dream, Death’in küçük erkek kardeşi
Sandman; 1. Cilt

Her şeyden önce şunu bilmek gerekir; insanoğlu bazı kavramları ölesiye merak eder, irdeler, aklı erdiğince anlamaya çalışır. Ölüm de bunlardan birisidir.

Bu deftere ismi yazılan insan ölür. (Ölüm Defteri kuralı)

Ölüm tanrılarından biri olan Ryuk, kendi dünyasındaki (shinigami) hayatından sıkılmış bir ölüm tanrısıdır. Ryuk, insanların isimlerini yazarak ve yüzlerini hayal ederek öldürme gücü bulunan ölüm defterini insan dünyasına atarak sıkıntısını gidermek ister. Defterin peşinden de kendisi dünyaya gidecektir. Böylece olup biteni yakından izleyecek, hayatına biraz heyecan katabilecektir. Ryuk’un insan dünyasına düşürdüğü defterini Yagami Raito (Light) bulur. Light liseye giden bir dehadır. Defteri bulmasıyla suçlulardan arınmış yeni bir dünya yaratma düşüncesi kafasında belirir. Defterin gerçek olduğunu anlamak için yaptığı bir iki testten sonra bu düşüncesini uygulamaya başlar. Kendince layığıyla cezasını bulmamış suçluları öldürmeye başlar. Ama uyması gereken kurallar vardır!

Bir kişi Ölüm Defterini kullanmışsa ne cennete ne cehenneme gidebilir, hiçliğe karışır. (Ölüm Defteri kuralı)

Buraya kadarlık kısmıyla bile enfes bir fantastik öyküye kapılarını açan Death Note, elindeki sürrealist malzemeyi polisiye gibi gayet realist bir tür içinde kullanmak istiyor. Her ne kadar mistik olayları çözmek üstüne kurulu polisiyelere alışkın olsak da, Death Note bu yola da sapmıyor. Ölüm Defteri ve kurallarıyla çizilmiş çerçeveden çıkmayarak mükemmel bir polisiye öykü anlatıyor. Hatta belki de mistik bir olayın son derece ayakları yere basan bir çözümünü getiriyor. Yani seçtiği öykü ve onu ele alışı başlı başına ironi teşkil ediyor.

Suçluları ölüm şekilleri dışında hiç ipucu bırakmadan öldüren Light’ ın Kira (ingilizce killer; katil den türetilmiş sözcük) olarak adlandırılmasıyla olaya dünyanın en iyi dedektifi L dâhil olur. İnsanları öldürebilmek için isimlerine ve yüzlerini görmeye ihtiyacı olan Light için medya mükemmel bir göz olur. Üstelik bu hizmet karşılığında hiçbir talepte bulunmayan medya kendi çıkarı için vakayı daha renkli ve zor bir hale getiriyor. Böylece günübirlik popülerleşmenin, bu uğurda etik dışı yayınların alıp başını yürüdüğü japon medyasına da sağlam bir eleştiri oluyor. Ama asıl sorun ölüm defterlerinin yapısıyla bağlantılı; dünyayı suçlulardan temizlemek için ölüm defterini kullanmak doğru mu? Ölüm defterini çıkar amaçlı ölümler için kullanan birinin ellerine vererek zaten cevabı belli, yönlendirilmiş bir soruyu sormak istemeyen yazarlar, yaptıklarını ideal bir dünya kurmak amacıyla yapan Light’ın karşısına zekasıyla boy ölçüşebilecek, soruşturmayı derinleştirebilecek sınırsız imkanlara sahip L’yi çıkararak muhteşem bir çatışma yaratıyorlar. Üstelik bu yapıyı öyle koşullar altında kuruyorlar ki, seyirci iki ana karakter arasında gel-git yaşıyor. Bir kere elimizde sadece suçluları, özellikle de katilleri öldüren bir katil var. Öyle bir katil ki bu Dexter gibi sadece içindeki açlığı gidermek için yapmıyor bunu. Her ne kadar affedilemez bir yolda da ilerlese Light amacını dünyaya barış getirmek olarak görüyor. Klasik yapıdaki gibi size verilen iyi bir karakteri özümseyip, safına geçip karşısındaki güçlü ama kötü karakterle çatışmasını izlemiyorsunuz.

Light’ ın karşısına düşünce biçimi onunla hemen hemen aynı, onun kadar popüler olmayan ve Light’ın Kira olduğundan emin L’yi koyarak seyirciyi iki karakterden birini seçmeye zorlamak yerine ikisine de yakın durmak gibi bir seçenek veriliyor. Hatta mekansal olarak iki karaktere bütünlük yaşatılıyor ki seyirci bir seçim yapmak zorunda kalmasın. Seyirci seçim yapmasa da öykünün ileri düzey bir satranç karşılaşması halini almasıyla Light ve L bir sürü seçim ve hamle yapıyorlar. Böylece Death Note asıl erişmek istediği konuma seyirciyi getiriyor. Öykünün yapısı gereği yapılan her bir hamle, atılan her bir adım aynı satrançtaki gibi onlarca hamle sonra yerini buluyor. Belki polisiyelerdeki bu hamlesel yapıya aşina olduğunuzu düşünebilirsiniz. Fakat bugüne kadar gerçeklik olanaklarını kullanan, mistik olayları da bu gerçeklikten harici olarak ele alan polisiyelerin tersine, Death Note kendi gerçek ve kurallarını o kadar güzel ve reddedilemeyecek şekilde geçerli kılıyor ki, atılan her adımda koşulları, oluşturulan bu gerçekliğe göre oluşturup, olasılıkları tartıyorsunuz. Rakipler birbirine yaklaştıkça ortaya daha gerilimli, atılan her adımın daha emin atılmasının gerektiği bir durum çıkıyor.

[dailymotion x33byg_trailer-death-note]

Bir kişinin adı yazıldığı zaman o kişi 40 saniye içinde ölür. Eğer ölüm biçimi yazılmazsa o kişi kalp krizinden ölür. (Ölüm Defteri kuralı)

Death Note merkezindeki önermesi dışında birçok başka düşünceyi ve yaklaşımı seyircisine sunuyor. Mesela Light’ın iyi insanlarla dolu bir dünya yaratmak adına birkaç masumu öldürmesi sivil zayiat olarak değerlendirilebilir mi? Zaten şaibeli bir kullanımın sorgulanması yerine gücün kendisinin sorgulanmasını Light’ ın babası şu sözleriyle sağlıyor “Gerçek kötülük insanları öldürme gücü.” Çünkü suçluları öldürmenin peşinden toplumsal dengenin bozulması gelebilir. Death Note bazı soruları ve olasılıkları seyircisine bırakıyor, kendisi daha çok Light ve L arasındaki çekişmeye, zekâ yarışına odaklanıyor.

Ama biz zaten olası soruları sormuş filmleri biliyoruz. Misal suçluların üzerine beklenmedik bir anda, amansızca çöken (şaibeli ya da değil) adaletin, onları evrim geçirmeye, daha karmaşık ve kötü olmaya yöneltmesini Dark Knight işledi. Ya da “iactura paucourm serva multos”, yani çoğu kurtarmak için azı feda et. Suçluları da toplumun bir parçası sayarsanız, toplum için feda edilmelerini bu ilke içinde ele alırsınız. Bunun yerine omlet yaparken kırılan yumurtalar, yani Light’ın gücü elinde tutmak için birkaç masumu öldürmesi de bu söz kapsamına girebilir ki, Watchmen bu temel sorunsal üzerine kurulmuştu. Korkuyla kurulan bir düzenin sağlam olmayan temeli üzerine oturtulmasının yıkımla sonuçlanacağı da iki yapıt arasındaki kesişim kümesine dahil. İçeriği bu kadar yüksek olup her yeni bölümde öyküsü bir adım daha ilerleyen, genişleyen, seyircisine yeni olanak ve sorular veren bir yapım daha sanırım yok.

Death Note biçimsel olarak da içeriğiyle paralel bir duruş sergiliyor. Anime olmasının gereğince ya deneysel bir çizim anlayışı içermeli (örnek olarak Animatrix hikayelerinden Kid) ya da klasik çizimle ele alınmalıydı. Yaratıcı ekip animenin oluşturulduğu manganın çizimlerini takip ederek klasik yapıda bir biçim belirlemiş. Üstelik görsel olarak yapılan her şey öykü anlatımına birebir denk düşecek şekilde, gereksiz yere gövde gösterisine girişilmiyor. Ölüm tanrısı dünyası, ölüm tanrıları, gerilimin arttığı ve kilit noktaların yaklaştığı zamanlardaki çizimler göz alıcı ve anlatılmak isteneni görselleştirmenin belki de tek yolu. Ses efektleri ve müziğin yaratıcılık harikası bir şekilde görsellikle iç içe geçtiği sahnelerse hafızalara kazınıyor. Açıkçası bu anlatım olanaklarının sürreal yanı ağır basan bir öyküde nasıl duracağını merak etmemek elden gelmiyor. Özellikle de açılış jeneriklerini ve ilk bölümün ilk iki dakikasını izledikten sonra. Ana karakterlerin içses kullanımına getirilen görsel karşılıksa hem onları bulundukları ortamdan soyutluyor hem de diğer karakterlere göre önem arz ettiklerini vurguluyor.
Ölüm defterinden ufacık bir parça bile defterin bütün özelliklerini taşır. (Ölüm Defteri kuralı)

Peki Death Note buralara uğrar mı? Klasik anlatı yapısına uymamasını bir tarafa bırakırsanız Death Note bahsettiği konuyla bizim izleyici standartlarına çok uymuyor. Buna rağmen ülkemizde iyi bir izleyici kitlesi de yok değil. Sonuçta ödüllendirilmiş bir yapıt Death Note. Anime ve mangadan uyarlama filmleri de var. Tabii ki animenin sevenleri filmleri pek tavsiye etmiyorlar ama bu durum anime için negatif bir sonuç oluşturmuyor. Anlayacağınız Death Note keşfedilmeyi bekleyen bir hazine.

Kategoriler
izlenim

Snyder’ i Kim İzliyor?

Uyarlama kelimesinin sinema için çok hassas bir tanım olduğu tekrar kanıtlandı. Sinema ortaya çıkışından itibaren, yapısından dolayı diğer sanat dallarından, özellikle de tiyatro ve edebiyattan beslendi. Son yıllardaysa Hollywood’da Spiderman sayesinde iflasın eşiğinden dönen Marvel’ın da önayak olmasıyla bir çizgiroman uyarlama furyasıdır aldı, gidiyor. Bu ağacın son meyvesi de Watchmen. Unutmamak gerekir ki meyve veren ağaç, tohumu göz önünde bulundurularak taşlanır.

Ünlü ingiliz yazar Alan Moore’un 1986 -1987 yıllarında yayınlanan çizgiromanı Watchmen, yazarın diğer eserleri gibi sağlam, farklı, zihin açıcı ve dopdolu. Süper kahraman mitini yapıbozuma uğratarak insan yaşamının amacını sorguluyor. Ama Alan Moore’un bütün yapıtları gibi bu sorgulama işin sadece görünen kısmı; buzdağının bir de su altında kalan muazzam kısmı var. Peki Zack Snyder bize bu geri kalan kısmı gösterebiliyor mu? Kısmen.

Frank Miller gibi görsel biçimci bir yazar- çizerin, 300 gibi söyleyecek çok bir şeyi olmayıp tamamen aksiyon ve görsellik (biraz da testosteron) üzerine kurulu çizgiromanını sinemaya kopya eden yönetmen, bütün çizgiroman uyarlamalarının altından kalkabilir genellemesi bir hayli yanlış. Üstelik bu yönetmene Watchmen emanet ediliyorsa Warner Bros’daki koltuk sahiplerinden şüphe duymak gerekir. Neyse ki film zarar etmeyecek. Ama bir Dark Knight vakası da beklemeyin. Son Batman filmi hakkında birçok eser verilen bir kahramanın bu eserleri taranarak, usta işi ellerden çıkan bir senaryoya sahipti. Oysaki Watchmen 12 sayıdan oluşan tek bir yapıt. Yani Zack Snyder’in elinde 300 gibi birebir sinemaya transfer edeceği bir Frank Miller yapıtı yok. Sinemaya uyarlanması gereken bir Alan Moore başyapıtı var. Ve ne yazık ki Snyder fireyi daha filmin açılışında veriyor. Comedian’in öldürülmesini takip eden müzikli jenerik kısmında hikayenin öncesini kısa planlarla anlatmaya çalışıyor. El insaf dedirtecek cinsten olan bu kısım şu soruyu akla getiriyor: hikayenin kurulum aşamasını, filmin dünyasının gerçekliğini oturtma aşamasını jenerikle örtüştürmek nasıl bir lakaytlıktır? Bir de buram buram yapaylık ve zorlanmışlık kokan bu kısım seyircini filme geç girmesini sağlıyor. Üstelik süresi de can sıkıcı şekilde uzun olunca film ne zaman başlayacak diyorsunuz.

Sorularla dolu bir dünya, beyhude cevaplarla dolu bir hayat.

Watchmen’in ve her yapıtında sorular ortaya atan Alan Moore’un bu filmde sorduğu en can alıcı soru şu: dünya barışı ve milyarların hayatı için milyonların hayatı gözden çıkarılabilir mi? Her eserinde okuyucuya zor ikilemler sunan üstadın bu ölümcül akıl oyununu düşünsel olarak bile ele almak zor. Sonuçta toplum suçlu olanları cezalandırır. Daha işlenmemiş bir suç için ödenecek bedel milyonlarca insanın omuzlarına yüklenebilir mi? Kaldı ki onlara bu hususta danışan da yok! Toplum huzuru için zaten çatlamış olan birkaç yumurtayı kırmaktan çekinmeyen Rorschach için bile cevap hayır. Cehaletin erdem olduğu bir dünyaya, elde ettikleri barışın ve huzurun sahte olduğunu söyleyecek olan Rorschach’ın ölümü bile bu barışı korumak adına bir fedakarlık. Her ne kadar Rorschach’ın ölümü dayatma gibi görünse de o, insanlık için hayatını yaşamaktan çok önce vazgeçmiş süper olmayan bir kahraman. İşte bu belirteçle de ortaya şu soru çıkıyor: süper kahramanlar neden var? Comedian tarafından verilen cevap ilk gözlemde geçiştirir nitelikte; insanları kendilerinden korumak için. Şiddetin dışavurumuna mazeret olsun diye söylenmiş bu neden, insanlığın içinde iyiyi ve kötüyü birlikte barındırdığını gören ve bunun tezahürü olan bir karakter tarafından dile getiriliyor. Öyle ki Stanley Kubrick’in Watchmen’le (çizgiroman) aynı döneme dek gelen Full Metal Jacket filminin Joker’i misali “tam savaş donanımı” ve ateş püskürtme silahıyla öldürmek için doğmuş vaziyette adam katlederken yakasında gülen surat rozetiyle sırıtıyor Comedian.

Her öyküsü, her karakteriyle karşısındakine bir ikilem sunan Alan Moore’un marifeti bununla bitmiyor ki, çizgiromanı birebir kopyalayan filmler bitsin. İnsan davranışının en içgüdüsel ve görece en düşük yanlarını gösterdikten sonra bize bir süper insan sunuluyor. Birçok seyirci “Bu bir süper kahraman filmi, bir süper insandan daha normal ne olabilir ki?” gibi gayet ironik bir cümle sarf edebilir. İşte deha, kusursuz bir model yaratıp, kusurlu insan doğasını bu kusursuz arkaplan önünde teşhir etmekte! (Bu uygulamanın daha ilginç bir örneği için bkz: It’s a bird! çizgiromanı) Fakat bu da yeterli gelmiyor, Dr. Manhattan’ın eriştiği nokta çoğu insansı özelliği geride bırakmasını talep eder nitelikte. Burada ise iki önemli çıkarım bizi ahlâki yönden sarsıyor. Birincisi, her ne kadar filmde altı pek çizilmese de kendini hissettiren Dr. Manhattan’ın neredeyse tanrılaşması sonucu insani özelliklerini yitirmesi ki, bu yakarışlarına cevap alamadığını düşünen insanlar için teolojik soru işaretlerinin belirmesi demek. İkinci soruysa filmin sonuna doğru genişleyen ve şekil değiştiren, sıkça sorulmuş bir sorunun ilk biçimi: güç insanı değiştirir mi?

Dr. Manhattan’ın elde ettiği ya da onda şekillenen güç ulvi bir biçim kazanıyor. Sonuç olaraksa Dr. Manhattan toplumdan ve bireylerden kopuyor. Ozymandias’da ise durum daha farklı. Filmin en değerli teması olan milyonlar-milyarlar karşılaştırmasını soru haline o getiriyor ve uygulamalı olarak da cevap vermekten geri kalmıyor. Bu noktada akla insanları insanlardan korumak için müdahale eden bir başka karakter geliyor. Usta bilimkurgu yazarı Isaac Asimov’un I,Robot kitabından uyarlanmış aynı adlı filmin yapayzekası V.I.K.I. Kendine verilen parametreler ölçüsünde hareket eden bir yapayzekanın çıkarımlarıyla, toplum tarafından kendisine göz kulak olması görevi verilmiş birinin aynı sonuca ulaşması da bizi Watchmen’in ıskaladığı bir altmetne götürüyor: güç odakları toplum üstünde belirleyici roller oynayabilir mi? Gücü elinde tutan milyonların kaderini belirleyebilir mi?

Günümüz siyasi çelişkileri ve durumuyla son derece uyumlu olan bu altmetin, saldırgan değil de pasif bir Amerika yaratılınca tabii ki havada kalıyor. Belki de çizgiromanın ele aldığı olayların, V for Vendetta misali güncellenmesi söz konusu olsaydı çizilen portre günümüz insanına daha yakın gelebilirdi. Hal böyleyken arkaplan olarak Soğuk Savaş atmosferini seçen Zack Snyder, Alan Moore gibi bir üstadın bu arkaplan ve Nixon hakkında yaptığı kara mizahi eleştirileri karikatürleştirerek neredeyse yumuşatmış. Ozymandias üstünden hem amerikalı hem de sovyet yönetimlere bir giydirme olan bu değerli sorular, filmde niteliklerini ne yazık ki kaybediyor. Çizgiromanda yaptığı hareketin doğruluğundan emin olamayan Ozymandias’ın tereddütüne filmde rastlayamıyoruz. Sadece Nite Owl II’nin yapay bir tehdide karşı birleşen, deforme bir barışa sahip dünya hakkında söylediklerini duyuyoruz. Çizgiromanda saldırı şekli farklı. Saldırıya da sadece New York uğruyor fakat yine de barış sağlanıyor. İnsan refleksi olan ortak düşmana karşı birleşme ne yazık ki çizgiromanda işlenmiyor. Saldırı yine Ozymandias tarafından yaratılan bir yaratığın New York’un yarısını öldürmesi suretiyle geliyor. Bu eylem de barışı sağlıyor. Yani kaynak eserde ortak düşmana karşı birleşme, ortak yaraları beraber sarma, ortak acıları beraber atlatma gibi değerler yok. Oysa filmde bu ahlaksal ve öngörülebilir değerler ortaya konularak, sorunsal altyapı bir adım öteye taşınmak istenirken; sadece suya sabuna dokunmayan bir filmle sonuçlanıyor. Zira dünyadaki belli başlı merkezlere yapılan bir saldırı doğal refleks sonucu insanları tek bir saf olamaya iter, evet. Fakat çizgiromanda saldırıya tek maruz kalan ülke Amerika’ya başta Sovyetler olmak üzere tüm dünya yardım eder ki, bu Amerika’ya filmden çıkarılan bir eleştiri sunar.

Sonuç olarak çizgiromandan filme birebir uyarlama konusunda başarılı bir yönetmenin, bütün bunları kopyalamaya çalışması ve bazılarını çıkarma yoluna gitmesi kaçınılmazdı. Bu noktada da ortaya yazının başında değindiğimiz uyarlama sorunu çıkıyor. Çok karakterli ve her karakterin kendi öyküsüne, ikilemlerine sahip olduğu bir uyarlama değil de kaynak eserin çok sık rastlanmayan doygunluğu sayesinde özüne toz kondurmayacak bir film seyrediyoruz. İnsanın iyiyi ve kötüyü aynı anda içeren yapısını da tema olarak ele alan bir filmde orijinal fikrin iyi, yönetmenliğinse kötü olması ironik olmasa gerek. Zira insan doğası yapıtlarına da sirayet eder. Alan Moore’a eserlerinin filmleştirilmesi hususunda takındığı tavır konusunda hak vermek gerek; yapıtlarının tüm uyarlamaları canını sıkıyor. En sonunda da karşısına bir yapıtını, film içi soft pornografiyi imzası olarak kullanmaya çalışan, öykü içi zaman akışını bir çocuk edasıyla kullanan bir yönetmen çıktı. Buna rağmen film, Moore’un kurduğu güçlü yapı ve Rorschach rolünde Jackie Earle Haley’in karakteri nefes alacak kadar gerçek hale getirmesiyle ayakları üstünde durabiliyor.

Kategoriler
izlenim

Kabuğundan Çıkan Film: Ghost in the Shell

ghost-in-the-shell.jpg

İhtiyaç piramidinin ilk basamaklarında boğuşan birisiyle en üst basamağında, fizikselden zihinsele birçok doygunluk yaşamış birinin çok az kesişim noktası olur. ‘Neden varız?’, ‘varlığımızın anlamı ne?’ soruları da belki bu az rastlanır kesişim noktalarındandır. İnsan, yaşamı boyunca bu tür sorularla en az bir kez boğuşur. İçinde bulunduğu duruma göre cevabı geçiştirir ya da elindeki imkânlarla bu sorulara cevap bulmaya çalışır. Peki, insan değil de bir yapay zekâ kendi varlığını sorgular mı?

Ghost in the Shell (japoncasıyla 攻殻機動隊) türkçe karşılığıyla Kabuktaki Hayalet 2029da, insan beyninin bilgi ağına (nete) girebildiği, bir nevi makineleşme sonucu hacklenebildiği; aynı şekilde yapay zekânın da bu uygulamalara ortak olduğu bir gelecekte geçiyor. Yani hem insanlar için hem de siborglar (yapay zekâlar) için bir hayalet (ruh) var; üstelik hacklenebiliyor. İster tamamen et, kan ve kemikten oluşsun, isterse bunlarla beraber metal ve kablolardan oluşsun her hayalet için de bir kabuk var. Hatta tamamen yapay, fabrika üretimi vücutlar da var; öykümüzün kahramanı Motoko Kusanagi’ nin vücudu gibi.

Kusanagi, Kısım 9 adlı görevleri net üstünden işlenen, insan ve siborg hackleme başta olmak üzere bilişim suçlarını engellemek olan gizli bir devlet oluşumunda çalışan bir görevli. Kısım 9 aynı zamanda ülkenin siber geleceğini tehdit eden durumlarda suikast düzenlemeye, devletin pis işlerini yapmaya da yetkili, aslında var olmayan özel ve gizli bir birim. Öykümüzde Kısım 9 uluslararası bir hacker olan Kukla Efendisi’yle karşı karşıya geliyor. Kukla Efendisi (Puppet Master) hayaletleri, gerçek ya da yapay olmasına bakmaksızın hackleyebiliyor. Böylelikle bilinç sahiplerine istediği şeyi yaptırabiliyor. Kısacası kukla haline getirdiği kabukların efendisi oluyor. Burada bir parantez açmak gerekiyor çünkü filmde hacklenen insanların yüzlerinden yansıyan boşluk öylesine yoğun ki, filmin bu boşluk ve amaçsızlıkla ifade ettiği geçmişi olmayan kişi geleceğini inşa edecek toprak da bulamaz söylemi altmetinden taştı taşacak hale geliyor. Geçmişin tek kanıtı olan hatıralar sayesinde kişisel şimdiniz oluşur. Aldığımız her karar, nasıl ki makinelerde onları idare eden programların varlığı sayesinde gerçekleşiyorsa, bizde de geçmişin oluşturduğu mantık ve neden-sonuç ilişkileri sayesinde sonuçlanır. Bu kadar derin temalara Titanik misali yelken açan Ghost in the Shell karşısına çıkan buzdağları arasında heba olmak şöyle dursun, adeta buzdağları arasında raks ediyor. Çünkü film öyküsünün buraya kadar olan kısmından da çıkardığınız üzere beylik konulara eğilen Ghost in the Shell, Kukla Efendisi’ni nette yani oluşmuş, devlet projesi, yapay bir bilinç olarak sununca hem seyirci hem de bir yapay zekâ olarak hâlihazırda varlığını sorgulayan Kusanagi asıl şoku geçiriyor.

Blade Runner (1982:Bıçak Sırtı) filminden sağ kalma güdüsüne ve varlığını sorgulayacak bir bilince sahip yapay zekâlara alışık olsak da, Terminator filmindeki Skynet’e kadar ağ üzerinde var olan ve bu varlığının farkındalığına ulaşan bir bilinç görmemiştik. İçeriksel ve biçimsel olarak kendinden önceki ve sonraki birçok eserle benzerlik gösteren GITS, içerdiği bilince sahip yapay zekâlı karakterler gibi çok yönlü, onlar gibi de yarı yarıya organik aslında. Yapıldığı günden bugüne yaklaşık 15 yıl geçmiş olmasına rağmen güncelliğini koruyor. Sinemasal anlatım olanaklarını öyle güzel kullanıyor ki, japon seramiğinde ve geleneğinde, özenle yapılmış bir çayı yudumlar gibi karelerin tadına vara vara filmi izliyorsunuz. Simgesel anlatım, renk kullanımları ve görüntü düzenindeki doygunluk, öykünün geçtiği geleceği ve öykünün kendisini destekler nitelikte. Her yönden kendinden sonraki yapıtları, özellikle de The Matrix’i etkilediği su götürmez bir gerçek. Bunu bir de GITS’ in sinemada bıraktığı izleri takip ederek görmek çok daha heyecan verici. Ayrıca bakış açınızı sinemadan uzaklaştırıp, gerçek hayattaki yansımalarına odaklandığınızda pek yakın tarihlerde olmasa da (zaten filmde de yakın bir tarih öngörülmüyor) eserde geçen sorunsalları gelecekte yaşayacağımıza seyirci olarak hak verirsiniz. Eğer siz de ‘izlediğim film zihnimi ve ufkumu açsın, varlığıma varlık katsın’ diyorsanız, ister bir sanat yapıtı, ister bir gelecek öngörüsü olarak ele alın ama bu başyapıtı mutlaka izleyin.