Kategoriler
seçki

2020 Yılının En İyi Filmleri

2020 yılı bitti ama ‘en iyiler’ listeleri henüz bitmedi. 2020 yılında izlediğim filmler arasından öznel bir liste hazırladım. Keyifli okumalar.

20- Shirley

Bir yazarın, deliliğinden beslenen dahiliğini konu alan bu film, sanat yönetimi ve oyuncu performanslarıyla çok iyi bir iş çıkarmış. Didaktizm tuzağına düşmeden öyküsünü anlatabilmesini çok değerli buluyorum.

19- Babyteeth

Aşk üzerinden bağımlılık, hastalık ve aile gibi temaları trajik bir biçimde bizlere sunan bu yapım, bazı sahnelerde gerçeklikten kopsa da, hikayesinin güçlü oluşu sebebiyle bu sorunları görmemezlikten gelmemizi sağlıyor.

18- Soul

Pixar’ın diğer işlerinden olan Inside Out, Up, Coco gibi animasyonların bir tık gerisi olsa bile, yapımı beğendim. Dert edindiği meseleyi anlatma biçimi ve kurduğu yapı hoşuma gitti.

17- The Assistant

Bir asistanın, yirmi dört saatini izlediğimiz bu yapım, bizlere çok şey anlatıyor. Asistanın uğradığı mobbingler, çifte standartlar harika anlatılmış. Konusu itibariyle işleyişi biraz ağır olsa da, anlatısını ve hedef aldığı yapımcıyı çok iyi aktarmış.

16- Golden Voices

Yılın en güzel sürprizlerinden biri. Mizahı, müzikleri ve politik göndermeleri çok başarılı. Sinemaseverlerin kesinlikle bir şans vermesini öneriyorum.

15- The Vast Of Night

Bir yönetmenlik harikası. Senaryosunun uzunluğunun ortalamanın altında olduğunu düşünüyorum. Bu senaryoyu, yönetmenlerin çoğu çok farklı kullanırdı ve bence hiçbiri bu kadar etkileyici olamazdı. Gizemi, kaosu bizlere harika bir biçimde anlatıyor. Plan sekansıyla ise izleyiciyi büyülüyor.

14- Possesor

Zekice bir fikri olan ve bu fikri belli bir noktaya kadar getirmeyi başaran, bilimkurgu ve korku türündeki bu yapım, bir noktadan sonra ipin ucunu kaçırıyor. Buna rağmen anlatısını ve fikrini beğeniyorum. Bu yüzden de listede yer alması gerektiğini düşünüyorum.

13- Undine

Nefes kesici bir sinematografi. Metaforlarla döşenmiş harika bir yapım. Her saniyesi çok özel. Masal ve gerçeği birbirine geçiren Petzold, aşk hikayesi üzerinden şahane bir iş ortaya çıkarıyor.

12- Druk

Filmin temasını, oyuncu performanslarını ve diyaloglarını sevsem de, çoğunluğun hissettiği duygu durumlarını ben hissedemedim. Yapım bana samimiyetsiz geldi. Doğallığı hissedemedim. Fazla hesaplı bir yapım olduğunu düşündüğümden, listenin ortalarında bu yapıma anca yer verebildim.

11- Pacificado

Filmi tek kelimeyle özetleyecek olursam, vurucu derdim. Çok vurucu bir film. Sırtını doğallığa ve gerçekliğe dayayan bu yapım, karakterleriyle, anlatısıyla, diyaloglarıyla bizlere çok şey anlatıyor. Brezilya’yı kendi adıma Türkiye’ye çok benzetmişimdir. Kültür, din, yaşayış biçimi ve futbol deliliği gibi konularda ülkemize çok benzetiyorum. Yıllarca Türkiye’de yaşamış ve diziler çekmiş Paxton Winters’in yönetmen koltuğunda oturmasında, benim böyle hissetmem de etkili olduğunu düşünüyorum. Cidade de Deus filmini sevenlere özellikle öneririm. İncelemem

10- II Peccato (Sin)

Michelangelo’nun, delilik ve dahilik arasındaki ince bir çizgide dolaşmasını bizlere anlatan bu yapım, anlatım biçimiyle, derinliğiyle ve özellikle de sinematografisiyle seyirciyi büyülüyor. Masalsı bir anlatımdan ziyade gerçekçiliği ön plana alan bu yapım, sanat yönetimiyle de göz dolduruyor. İncelemem

9- Deux

2020 yılının en naif filmi. İki kadının birbirine duyduğu aşkı o denli hoş ve güzel bir açıdan ele alıyor ki, izlemiyormuş da bu aşka şahit oluyormuşuz hissi yaratıyor. Bu denli güzel hikayesi ve güzel oyunculuklarına yakışmayan tek karakter, temizlik görevlisi oluyor. Bence bu karakter filmin atmosferine hiç uymuyor. Barbara Sukowa ve Martine Chevallier arasındaki uyum ise zor kurulabilecek bir bağ olarak göze çarpıyor. İncelemem

8- Ema

Bütünüyle masalsı bir anlatıma sahip olan, uçlarda gezen ve bunu eline yüzüne bulaştırmadan, şahane diyaloglarla ve sahnelerle bizlere aktarıyor. Kullandığı ateş metaforuyla ve evrensel temasıyla, izleyicinin yüreğinde bir yangın çemberi oluşturmayı başarıyor.

7- Martin Eden

Bir kitap uyarlaması olan Martin Eden, filmdeki atmosferiyle kitap okuyormuş hissi yaratıyor. 2020 yılından filme baktığımız zaman döneminin meselelerini taraflı bakış açısıyla ele alıyor oluşu olumsuz gözüküyor olsa bile, dönemine uygun olduğunu düşünüyorum.  Özellikle eğitim alanıyla ilgili yaptığı hicvi başarılı buluyorum. İncelemem

6- Mank

Görüntü yönetmenliği açısından kusursuzluğa yakın olan, diyaloglarıyla kalitesini ortaya koyan bu yapım, Fincher’ın en iyi filmi olmasa dahi yıllar sonra da hatırlanacak bir yapım olmayı başarıyor. Citizen Kane’nin senaryo yazım sürecine odaklanan ve Orson Welles hayranlarını kızdıracak detaylara sahip olan  bu yapımı, En İyi Görüntü Yönetimi dalında büyük ödül için favori olarak görüyorum. İncelemem

5- Nomadland

Birçok listede ilk sıralarda yer alan bu yapım, beni ayrı derecede etkileyemedi. Anlatısını ve işleyişini beğensem de yılın en iyi filmi görüşüne pek katılmıyorum. Frances McDormand harika bir performans sergilemiş. En İyi Kadın Oyuncu kategorisinde aday olacaktır ve kuvvetle muhtemelen ödülü de kazanacaktır.

4- Never Rarely Sometimes Always

2020 yılında kadın olmanın zorluklarını, temeline kürtaj meselesini alarak meramını anlatıyor. Öylesine yalın, öylesine temiz bir biçimde dert edindiği konuyu dile getiriyor ki izleyenin, karakterlerle empati kurmaması neredeyse imkânsız.

3- Berlin Alexanderplatz

Büyük ve görkemli bir hikayesi olan bu filmin, dert edindiği meseleler herkesi ilgilendiriyor. Göçmenlikten ucuz işçiliğe, aşktan kaosa ve uyuşturucudan cinayete kadar merkezine aldığı temalarla her kesime hitap ediyor. Birtakım fazlalıklar ve bazı motivasyon eksiklikleri filmin büyümesine engel olsa da bu haliyle bile dikkat çeken bir yapım olmayı başarıyor. İncelemem

2- First Cow

Kurduğu yapı itibariyle ve görsel tercihleriyle ön plana çıkan, temelindeki politik hicviyle de dikkat çeken First Cow, karakterlerini derin ve manalı bir yolculuğa sürüklüyor. Anlatım dilinin yalınlığı, karakterlerin gelişimini bizlere çok iyi aktarıyor.

1- I’m Thinking Of Ending Things

Sevenin çok seveceği, sevmeyenin ise nefret edebileceği bir film. Anlatım tarzından diyaloglarına, kurgusundan oyunculuk performanslarına kadar her şeyiyle bir şaheser olan bu yapım, bana göre 2020 yılının en iyi filmi olmayı başarıyor. Bazı filmler yönetmenin beceriksizliğinden anlaşılamaz, bazı filmler ise yönetmenin bilinçli seçimlerinden ötürü tam anlamıyla anlaşılamaz. Charlie Kaufman, bu filminde ikinci yöntemi tercih ediyor. Film, atmosferiyle izleyiciyi büyülüyor.

Kategoriler
seçki

2020 Seçkileri: Farklı İsimlerden, Farklı Listeler

2020 unutmak istediğimiz bir yıl olsa da güzel filmler ve diziler de seyrettik. Sinema ile ilgili farklı isimlere 2020 Seçkilerini sorduk. Utkan Bugay, Ethem Onur Bilgiç, Oğulcan Yılmaz ve Canset Gordi’nin 2020 yılında beğenerek izledikleri, filmler ve dizileri kapsayan bu listemiz sizlerle.

Utkan Bugay’ın Listesi

Filmler

Parazit
Bong Joon-ho’nun farklı türler arasındaki geçişleri o kadar muazzandı ki, filmi izlerken hangi duyguyu ne zaman yaşamaya başladığımı anlamadım.

Uncut Gems
Safdie Kardeşler öyle bir başkarakter yaratmış ki, film iki saatten fazla sürmesine rağmen; son ana kadar Howard’ın duygularını onunla yaşamayı bırakamıyoruz. Öyle ki son bahis sahnesini Howard gibi ben de ayakta ve gergin izledim.

Martin Eden
İKSV İstanbul Film Festivali’nin online seçkisinde izlediğim en iyi filmdi. Muhteşem görseller, şahane müzikalite ve harika bir hikayesi var.  Her anlamda ilham verici.

Echo (Bergmál)
Belgesel gerçekçiliğinde kurmacaları çok seviyorum. Birbirinden bağımsız onlarca sahneden oluşan filmin sonunda, aralarındaki bağı hissetmek sinemasal manada çok etkileyiciydi.

Bilmemek
Adına o kadar çok şey sığdırmış ki, filmle dertleşmek istedim. Cinsiyet, önyargı, cinsel yönelim, kapitalizm, kabalık, şüphe, bilinmeyenden korkmak ve ona saldırmak… bu sene izlediğim en etkileyici yerli yapımdı.

Diziler

Normal People
Hayatlarındaki ve karşılarına çıkan yeni insanlar sebebiyle sürekli dönüşme ihtiyacı hisseden bir kadın ve bir erkek, birbirlerini öylesine yoğun şeyler hissediyorlar ki… Dizinin bu iki insanın duygu, düşünce ve davranış biçimlerini “aşk” gibi bir kalıba sokmadan ve olduğundan daha büyük bir şey gibi göstermeden anlatması; dizi boyunca beni de “normal” hissettirdi.

I May Destroy You
Dizinin yaratıcısı ve başrolü Michaela Coel’in iki alanda da performansı nefes kesiciydi. Irk, cinsel yönelim, sosyal medya, arkadaşlık, rıza gibi kavramlar öylesine iyi işlenmiş ki; diziyi izlemek bir yandan çok zorken diğer yandan yandan gözünüzü ekrandan ayıramıyorsunuz.

Bir Başkadır
Bir Başkadır’ın İçinde yaşadığımız “tuhaf toplumsal duruma” bakışı, son zamanlarda izlemeye ihtiyaç duyduğumuz bir şeydi. Berkun Oya’nın yaptığı işeri hep beğeniyorum. Bu da tartışmasız iz bırakan bir yapıt oldu.

Ethem Onur Bilgiç’in Listesi

 

Filmler

1917
Birinci Dünya Savaşını oldukça etkili yaşatıp gerçek insan manzaraları sunarak sağlam bir karakter draması ortaya koymasıyla beni oldukça etkiledi.

Midsommar
Aydınlık ve renkli bir dünyada da etkileyici bir gerilim sunabilmesini oldukça beğendim.

Portrait De La Jeune Fille En Feu
Resim gibi film diyebileceğim az filmlerden. Her sahnesiyle beni benden aldı.

Diziler

The Outsider
Sonu tam bir Stephen King vasatlığı olsada süreçte beni oldukça tatmin etti. Bazı olayların etkisinin sadece kişiye değil çevrisine de neler yaşatabileceğini doğru bir biçimde sorguluyor.

The Mandalorian
2020’nin en büyük güzelliği oldu benim için. Star Wars sevgimi geri getirdi. “Umut” kelimesinin güzelliğini hatırlattı.

Raised By Wolves
Bilim kurgularda yaşatılan mitolojik hikayeler oldum olası ilgimi çeker. Son bölümlere doğru biraz vasatlaşsa da başlangıcıyla ve kurduğu dünyalarla oldukça etkileyici bir yapım.

Oğulcan Yılmaz’ın Listesi

Filmler

TENET
Bir Nolan hayranı olarak beklentimin çoğunluğunu karşıladı diyebilirim. Özellikle görsel efekt kullanımının en aza indirilmesi, verilen emek ve ortaya çıkan iş büyüleyiciydi.

My Little Sister
Almanya yapımı bu filmi festivalde izlemiştim. Aynı zamanda konservatuvardan sınıf arkadaşı çok sevdiğim iki büyük oyuncu başrollerini paylaşıyor. Nina Hoss yine muazzam bir zarafetle döktürüyor filmde.

Aşk, Büyü, Vs
Bu yıl beni en çok heyecanlandıran ve sevdiğim iş buydu diyebilirim.

I’m Your Woman
Rachael Brosnahan’lı bu film, yılın son çeyreğinde izlediğim ve çok sevdiğim bir yapım oldu.

The Old Guard
Normalde bu tarz aksiyonlar anlık olarak gelip geçici olur ama hikayesi gereği derdine çok güzel ortak olduğum bir film çıktı The Old Guard.

Diziler

Normal People
Sanırım en çok cast seçimi nedeniyle beğendim. Müthiş bir ilişki anlatımı, çok iyi yazılmış diyaloglar vardı. Bizim kuşağın iletişimsizliğin bu kadar güzel anlatan çok az iş var. Bu yıl en sevdiğim işlerin arasında o yüzden ilk sırayı gönül rahatlığıyla “Normal People” alıyor.

Bir Başkadır
Yılın son çeyreğinde bizi bulan Berkun Oya kalemi. Berkun Oya sayfalarca tirad yazsa sıkılmadan izlersiniz. Kelimeleri boşlukta yankılanıp tekrar sizi bulan bir yazar Berkun. O yüzden ikinci sıraya onu eklemek istedim.

Unorthodox
Bence bu yılın en çarpıcı işiydi. Dört bölüm nasıl bitti anlamadım. “Shira Haas” gibi muazzam yetenekli bir ruhu bize kazandırdığı için listemdeki ilk üçüm arasına girdi.

Canset Gordi

Filmler

Never Rarely Sometimes Always
Berlin Alexanderplatz
Körkütük(Druk)
Mank
The Assistant

Diziler
Run
Ratched
Undoing

Kategoriler
seçki

2020 Seçkileri: 2020 Yılının En İyi 20 Dizisi

Pandemi dönemi daha çok dizi izlememize olanak sağladı. Bazen yeterli kalitede olmayan yapımlar seyrettiysek bile bazen ise yıllar sonra bile hatırlayacağımız yapımlar tükettik. 2020 Yılının En İyi 20 Dizisi seçkisi bu yıl izlediğimiz diziler arasında en öne çıkanları özetliyor.

(Önemli Not: Liste, izleme şansı bulabildiğim diziler arasından öznel bir seçkidir)

20- Love & Anarchy – Netflix

İsveç yapımı bu dizi bir yayınevinin dijitalleşme sürecini konu alıyor. Karakterleriyle ve komedisiyle izleyende bir sempati oluşturmayı başarıyor. Evli ve mutsuz bir genç kadın, bekar ve yakışıklı erkekle tanışırsa neler olabilir sorusuna cevap veren bu dizinin, kuvvetle muhtemel ikinci sezonu da gelecektir.

19- Room 2806: The Accusation – Netflix

Jeffrey Epstein: Filthy Rich belgeselini bizlere anımsatan, o denli kirli bir ağ oluşturmamasına rağmen elindeki gücü kötüye kullanan eski IMF başkanının yapmış olduğu istismarı konu alan bu belgesel dizi, neredeyse içerisindeki tüm karakterlerle izleyende bir antipati oluşturuyor.  Birçok karakterin ‘her devrin’ insanı olduğunu düşünüyorum.

18- B Positive

Küçük dünyasıyla, durum komedisiyle ve komik karakterleriyle gelecek vadediyor. Henüz beş bölümü yayınlanan bu komedi dizisi 2021 yılında da devam edecek. Komedi meraklılarına tavsiye ederim.

17- WestWorld (3. Sezon)

İlk iki sezonda kurmuş olduğu felsefi düzlemden uzaklaşan, alelade bir aksiyon dizisine dönüşen WestWorld, kırıntılarıyla bile yoluna güçlü bir şekilde devam etti. Üçüncü sezonun oluşturduğu gerilim atmosferini başarılı buluyorum. Bazı karakterleri çöpe atmış olsa da, halen güncel devam eden diziler arasında ilgi çekici bir noktada duruyor.

16- The Eddy – Netflix

Damien Chazelle’in ilk iki bölümünü yönettiği ve bir daha ilk iki bölümü kadar iyi olmayı başaramayan bu dizi, her şeye rağmen bu listede olmayı hak ediyor. Eleştirileceği ve övüleceği çok nokta olmasına karşın bizlere başarılı karakterler sunuyor.

15- Bir Başkadır – Netflix

Bana göre dijital platformların ürettiği en iyi Türk yapımı olan Bir Başkadır, adı gibi diğer yapımlardan ayrılıyor. Yarattığı büyük etkinin altında ezilmeyen ve kitlelerin ilgiyle takip etmesini sağlayan bu dizi, yapısı itibariyle bizlere birçok şey anlatıyor.

14- Unorthodox – Netflix

Esasen köydeki baskı ortamından bunalıp kente kaçan, yeni evli bir genç kadının hikayesini değiştirip, dini merkezine alan bu yapım, ele aldığı tema itibariyle evrensel bir iş olmayı başarıyor. Dört bölümlük bu mini dizi izleyenlere ‘ana karakteri’ tanıyormuş hissi yaratıyor.

13- Kalifat – Netflix

İsveç ve Suriye arasında bir gerilim hattı oluşturan, merkezine IŞİD’i alan ve günlük hayatta bolca rastladığımız karakterler üzerinden hikayesini anlatan bu yapım kurduğu dramatik yapı sayesinde kendisini izlettirmeyi başarıyor.

12- Adult Material

Porno sektörünün acımasızlığını, kadının yerini ve erkeğin krallığını çarpıcı bir biçimde bizlere anlatıyor. Karakterleri ve söyledikleri itibarıyla çok fazla eleştiri alacağını düşündüğüm bu yapım 2020 yılının bir diğer underrated yapımı oluyor.

11- Jeffrey Epstein: Filthy Rich – Netflix

Zengin, güçlü ve istismarcı bir iş adamını konu alan bu yapım, her bünyeye uygun olmayan bir belgeselin ortaya çıkmasını sağlıyor. Paranın ve gücün getirdikleri sayesinde kendisine yen bir dünya kuran ve inanılmaz bir ağ oluşturan Jeffrey Epstein, elindeki bu sonsuz kaynağı sapık zihniyetiyle harmanlayıp akıl almaz iğrençliklere sebep oluyor.

10- The Plot Against America – BeIn Connect

Ağır anlatımına rağmen kurmuş olduğu politik alt yapısıyla ilgi çekici bir iş olarak karşımıza çıkıyor. Bazı noktalarda ağır aksak ilerlese de yapım toplamıyla merak uyandırıyor. Döneminin politik sorunlarını ve ırkçılığı temele alan bu yapım 2020 yılının bana göre en iyi on dizisinden biri olmayı başarıyor.

9- Ted Lasso – Apple TV+

Dönemin ruhuna ters, eskimiş bir komedi anlayışına sahip olan bu yapım karakterleriyle, pozitif bakış açısıyla ve sevimliliğiyle 2020 yılında kendisini izlettirmeyi başarıyor. Futbolu temele alan fakat hiçbir şekilde futbolun toksik ortamından nemalanmayan bu dizi, yayın hayatına başlar başlamaz ikinci ve üçüncü sezon onaylarını şimdiden aldı bile.

8- Normal People – BluTV

Atmosferiyle, hikayesiyle ve işleniş biçimiyle gayet samimi ve içten gözüken bu yapım, pandemi döneminin başlarında yayın hayatına başlamasından dolayı birçok kişiye ulaştı. Özellikle çiftlerin beraber izlemesi gerektiğini düşünüyorum. İlişki konusunda çıkarılabilecek dersleriyle gayet iyi bir yapım.

7- Des

Bir katilin, karanlık iç dünyasında yolculuğa çıkarmış hissi yaratan, Mindhunter’a bu denli benzeyen ve başarılı oyunculuk performanslarıyla göz dolduran üç bölümlük bu mini dizi, izleyiciyi rahatsız etmeyi başarıyor. Otoritelerin gözünden kaçan bu yapımı 2020 yılının en underrated işi olarak görüyorum.

6- I Hate Suzie – BeIn Connect

Yılın en büyük sürprizlerinden biri bu yapımdı. Anlatısı, baştan sona ders niteliğindeydi. Karakterlerin iç çatışmaları, duygu durumundaki değişiklikler, başarılı oyunculuklar ve en önemlisi harika bir senaryo yapısına sahip bu yapım, izleyiciye hem duygusal hem de yer yer komik öğeler sunuyor.

5- The Last Dance – Netflix

Basketbola ilgisi olmayan bireyler dahi huşu içerisinde bu yapımı seyretti. Acaba majesteleri bu bölümde kime sinirlenip, parkede intikamını alacaktı? Yapısıyla, anlatısıyla, işleyişiyle ve karakterleriyle tam anlamıyla majestelerine yakışan bir yapım olmayı başardı.

4- We Are Who We Are – HBO Max

Görselliğiyle, oyunculuklarıyla, yapısıyla ve anlattığı konu itibariyle ilgi çekici ve merak uyandırıcı bir yapım olmayı başarıyor. Luca Guadagnino’nun elinden çıkan bu dizi, bütünüyle izleyende bir sinema filmi etkisi yaratıyor.

3- Better Call Saul (5. Sezon)

Breaking Bad sonrası böylesine harika bir işi anca Vince Gilligan çıkartabilirdi. Eğer ki ilk iki sezonunu seyredip bıraktıysanız, çok büyük hata etmiş olabilirsiniz. Her sezon üstüne koyarak ilerleyen ve beşinci sezonuyla zirveye çıkan bu yapım, karakterleriyle ve diyaloglarıyla bir hayat dersi veriyor.

2- I May Destroy You – BeIn Connect

Ele aldığı temayı duygu sömürüsüne kaçmadan, didaktizmden uzak ve derinlikli bir biçimde seyirciye sunan bu yapım, izleyen bünyelerde büyük bir etki yaratabilir. Cast seçimi ve senaryosuyla ilgi çekici bir yapım olan bu mini dizi, kişisel bakış açısıyla hazırlanmamış bir liste de rahatlıkla birinci sırada da yer alabilirdi.

1- How To With John Wilson – HBO Max

Son yılların en özgün işlerinden biri. Şimdiden kült seviyesine ulaşan bu yapım, her bölümüyle gündelik yaşamın sıkıntılarını, komik ve aynı zamanda duygusal bir şekilde bizlere anlatıyor. Zekası, işin en önemli noktası. Sıradan ve olağan durumları, öylesine naif anlatıyor ki, keşke John Wilson arkadaşım olsaydı dedirtiyor. Halihazırda ikinci sezon onayı alan bu belgesel dizi, kendi adıma yılın en iyi işlerinden biri olmayı başarıyor.

Kategoriler
seçki

Karantina Seçkileri: beIn Connect

Pandemi nedeniyle birçoğumuz dijital platformlara sarıldık. Normalden daha fazla içerik tüketmeye ve yeni içerik arayışlarına giriştik. Bu serimizde güncel dizi ve filmlerden çok, farklı platformlarda izlemenizi bekleyen önemli filmleri değerlendireceğiz. İlk yazımızda beIn Connect üzerinden izleyebileceğiniz 15 filme değindik.

15- Honeyland: 2019 yılının en vurucu belgesellerinden biri olan Honeyland, bizlere yaşam hakkında birçok şey anlatıyor. Sadece 2019 yılının değil sol yılların en iyi belgesellerden biri olmayı başarıyor.

14- Sleepers: Oyuncu kadrosuyla dikkatleri çeken 1996 yapımı bu film, hikayesiyle de yürek burkuyor. Sade bir anlatım eşliğinde, karakterlerin trajedisine ortak olduğumuz bu yapımın, Suskunlar dizisine de ilham olduğunu hatırlatmak gerekir.

13- The Farewell: Çin kültüründe önemli bir yeri olan ‘hastadan, hastalığını gizleme’ yalanını işleyen bu yapım gerek anlatım tarzıyla gerekse de karakterlerin üslubuyla seyirciye güzel anlar yaşatabiliyor. Bizdeki Yeşilçam’ı andıran melodramıyla da dikkat çekiyor. 2019 yılının gözde filmlerinden biri olan Elveda, sizleri duygusal anlamda da etkileyebilir.

12- 3 Faces: İran sinemasının ünlü ve yasaklı yönetmenlerinden biri olan Cafer Panahi’nin bu filmi, ikiyüzlülük ve çifte standart temasını üzerinden toplumun, insana ve kadına bakış açısı ele alıyor. 2018 yılının başarılı filmlerden biri olan Se rokh, yer yer Türkçe konuşmalara da yer veriyor.

11- True Grit: Coen kardeşlerin başarılı bir yeniden çevrimi olan True Grit, western türündeki filmleri sevenler için bulunmaz bir hint kumaşı… Karakterleri ve olayların akışıyla da kendisini izlettiriyor.

10- Judy: Renée Zellweger’in tek başına oyunculuk dersi verdiği, performansıyla büyülediği ve nihayetinden Oscar ödül töreninde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazanmasını sağlayan Judy, Judy Garland’ın hikayesini bizlere sunuyor. Biyografik film sevenlerin dikkatini çekeceğini düşünüyorum.

9- I Lost My Body: Animasyon filmlerinin son on yıla damgasını vurmasıyla beraber, çok başarılı yapımlar seyrettik. Her ne kadar Oscar’ı Toy Story 4’e kaybetse de, 2019 yılının en iyi animasyon filmi bana göre I Lost My Body. Gerçekçi, ayrıntılı görselliğiyle de büyüleyen bu yapımı sizlere öneririz.

8- Scent Of A Woman: 1992 yılında Al Pacino’ya En İyi Erkek Oyuncu Oscarı’nı kazandıran bu şahane yapım, izleyenlerin bir daha unutamayacağı Tango sahnesiyle de gönülleri fethetti.

7- System Crasher: 2019 yılının dikkat çeken yapımlarından biri olan Alman yapımı bu film, özellikle oyuncuların performanslarıyla dikkatleri üzerine çekiyor. Henüz 12 yaşında olan ve geleceğin yıldızları arasında gösterilen Helena Zengel’i ‘2020 yılında izlemiştim’ demek için önünüzde önemli bir fırsat var. Senaryosu ve konusu itibariyle de ilgi çekici bu yapım, listemizde yedinci sırada yer alıyor.

6- And Then We Danced: Gürcistan’ı karıştıran, kendi ülkesinde tepkilerle karşılanan bu film, anlattığı hikaye ve anlatım dili itibariyle seyirciyi içine alabilecek bir yapım. Call Me By Your Name sevenlerin dikkatini çekebilir.

5- Dogman: Şahane oyunculuklar, şahane diyaloglar ve üzerine makaleler yazılabilecek karakterleriyle, 2018 yılının en görkemli filmlerinden biri olmayı başarıyor. Marcello Fonte’ye Cannes Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü kazandıran bu İtalyan yapımı, yoksulluk ve saflık üzerine çok önemli sözler söylüyor.

4- Escape From Alcatraz: 1979 yapımı olmasına rağmen halen eskimeyen ve Clint Eastwood’un performansıyla büyüyen bu hapishane filmi, suçlu ve suçsuz mahkumlardan ziyade, otorite hakkında anlamlı çıkarımlar yapıyor.

3- You Were Never Really Here: Joker filmden önce Joker’i oynayan ya da Joaquin Phoenix’e Joker karakterini canlandırmasını sağlayan bu yapım, şahane anlatımı, görselliği ve oyunculuk performansıyla 2017’nin vurucu yapımlarından biri olmayı başarıyor.

2- No Country For Old Men: Bana göre Coen kardeşlerin en iyi filmi. Kusursuz karakterler, sakin, soğuk ve kasvetli ortamıyla seyirciyi hipnotize eden bu yapım, Josh Brolin’in de en iyi performanslarından birini bizlere sunuyor.

1- The Lighthouse: 2019 yılında övgülere nail olan, Robert Pattinson ve Willem Dafoe’nun performanslarıyla büyüyen, görselliğiyle dikkatleri çeken, 2019 yılının en iyi filmleri listelerinde üst sıralarda yer alan bu yapım, toksik erkekliğin delirme ve delirtme hikayesini bizlere sunuyor.

beIn Connect üzerinden izleyebileceğiniz diğer iyi filmler;

Parasite, Midsommar, Ex Machina, Jaws, The Big Lebowski, Nuri Bilge Ceylan’ın tüm filmleri, Uçurtmayı Vurmasınlar, Amelie, Waves, The Wild Goose Lake, Casino, Inside Man, The Usual Suspect, The Gentlemen, La La Land, The Souvenir, Diego Maradona, The Birds, Inglourious Basterds, Rear Window, Beanpole, The Golden Glove, In The Fade, The Game, 12 Monkeys, Back To The Future Serisi, Happy as Lazzaro

Kategoriler
izlenim

Mank: Hollywood Ağlarını Örerken

David Fincher’ın uzun bir aradan sonra bir uzun metraj için kamera arkasına geçmesini sağlayan Mank, 2020 yılının en iddialı yapımlarından biri olmayı başarmış.

Filmin konusunu duyduktan sonra bir hayal kırıklığına uğramış ve beklentilerimi düşürmüştüm. Tarihin en çarpıcı ve iyi filmlerinden Citizen Kane ile ilgili sinemayla yakından ilgilenenlerin bildiği hikayeyi, Fincher’ın bize nasıl anlatacağını merak etsem bile, konusu itibariyle filme biraz önyargılı yaklaşmıştım. Durağan geçeceğini düşündüğüm filmi Fincher, bol diyalog, zaman atlamaları ve flashback’lerle başka bir noktaya getirmiş. Özellikle belirli sahnelerin verdiği rahatsız edici karanlık ve kasvetin, filme çok uyduğunu düşünüyorum. Mank’in yatakta yatıyor olduğu birçok sahnede doğal ışıklandırmanın kullanıldığını düşünüyorum. Tabi ki Barry Lyndon filminde Kubrick’in yaptığı gibi görkemli bir ışıklandırmadan söz etmesem bile, ışığın doğallığını çok sevdim.

Oyunculuklar arasında Gary Oldman dışında öne çıkan bir performans olduğunu düşünmüyorum. Gary Oldman’ın performansını beğensem bile, Oscar’ı kazanacağına pek ihtimal vermiyorum. Tabi ki bu noktada rakiplerine de bakmak gerekir. Filmin Oscar kazanabileceği en iddialı dalın görüntü yönetmenliği olacağını düşünüyorum.

Genel bir değerlendirme yaptıktan sonra filmin ana hatlarına geçelim.

Ana perspektifte Citizen Kane’in, senaryo yazım sürecine odaklanan yapım, Fincher’ın elinde başka noktalara sürükleniyor. Üç ana hat üzerinden inceleyerek filmi okumanın daha anlamlı olacağını düşünüyorum.

Birinci hat; Mank’in Citizen Kane filminin senaryosunu yazmaya çalışması… Alkolik ve bir hayli muhalif olan Mank, geçirdiği trafik kazası sonucu belli bir süre yatmak zorunda kalıyor. Mank’i iyi analiz eden Orson Welles ise onu, Kember Campbell Çiftliği’ne göndererek, dikkatinin dağılmamasını ve hızlı bir biçimde senaryoyu yazmasını istiyor. Kember Campbell Çiftliği’nde yaşanılan her türlü çatışma, Mank’i tanımamıza yardımcı oluyor. Yaklaşık yüz kişiyi Hitler’in gazabından kurtaran Mank hakkında detaylıca bilgi sahibi oluyoruz. Asiliği, dikbaşlılığı ve ağzına geleni söylemesiyle bilinen Mank, esasen sanıldığı kadar vurdumduymaz birisi değil. Mank, ne kadar filmin ana hatlarını oluştursa da, yapımın tek önemli karakteri kendisi değil. Zaman atlamalı ve flashbacklerle hikayesini sağlamlaştıran yapı, Mank karakterini de dönüştürüyor. Özellikle politik anlamda sosyalizmin savunucusu gibi davranan Mank, birçok hatalı karar veriyor. Bu hatalı kararları ise onu, ilerleyen dönemlerde daha düşüncesiz bir adama dönüştürüyor.

İkinci hatta filmin, Mank dışındaki en önemli karakteri olarak Hollywood yer alıyor. Büyük Buhran’ı tam manasıyla atlatamayan Amerika’da, sinema sektörünün de zor zamanlar yaşadığı döneme odaklanıyoruz. Küçülmeye giden veya satılan yapım şirketleri, eski gücüne kavuşmak adına yaratıcı çözümler arıyorlar. Özellikle filmin ortalarına doğru Hollywood’ın altın çağına geçiş dönemi hakkında fazlaca bilgi sahibi oluyoruz. Bana göre Mank’ten sonra filmin en önemli karakteri Hollywood’un kendisi. Hareketli, değişen ve gelişen dünyaya uyum sağlamaya çalışan stüdyolar, kendileriyle beraber Hollywood’u da değiştiriyorlar.

Üçüncü ana hat ise; filmin politik altyapısı… Henüz ikinci dünya savaşı başlamamış, Amerika’da Hitler’e sempati duyan bireyler sessizliğe bürünmemişken, Hitler üzerinden bir yönetim biçimi tartışmasına girişiliyor. Özellikle doğum günü kutlamasındaki sahne, benim adıma filmin en iyi sahnelerinden biriydi. Akışkan, bol diyaloglu ve fikir çarpışmalarının olduğu bu kutlama sahnesi, karakterlerin konuşma serüveniyle beraber başka noktalara yöneliyor. Mank’in iddialar kaybetmesine, yalan ifadelerle halkı manipüle eden yönetmenin intiharına kadar süren gerilim anı, bunu filmin politik altyapısına borçlu…

Genel anlamda beklentilerimin üstüne çıkan Mank filmi, Fincher’ın en iyi filmlerinden biri olmasa da, yıllar sonra hatırlanacak bir film. Benim filme puanım:70/100

Kategoriler
izlenim

Mosul: Ortadoğu’nun Enteresan İlişki Ağı

Selamlar sevgili bakiniz.com takipçileri. Bu yazımızda 2019 yapımı Mosul filmine değineceğiz. Yazının spoiler öğeler barındırdığını hatırlatarak değerlendirmelerimize başlayalım.

Netflix üzerinden yayınlanan bu savaş filmi, Fury veyahut Dağ II gibi propaganda filmleri olmamasına karşın, değindiği meselelerle gündem olabilir.

Filmin değindiği ‘özel’ noktaları bu yazının konusu yapmadan önce filmin teknik yapısı hakkında birkaç kelam etmek isterim. Savaş atmosferini, çatışmaları ve karakterleri ortalama bulduğum bu yapım, alışık olduğumuz savaş filmlerinden, işleyiş bakımından biraz da olsa ayrılıyor. Bu tarz filmlerde, ilerleyen sahnelerde yaşanacak ölüm sahnesini dramatikleştirmek adına birkaç ana karakterin geçmişine, ailesine odaklanılır. Fakat Mosul filmi, karakterler öldükten sonra onların yaşamları hakkında bizlere bilgiler veriyor. Bu tarz bir farklılık hoşuma gitti. Sadece Cesim karakterinin ölümünün altyapısı kurulmuştu. Diğer tüm karakterler öldükten sonra, onlar hakkında bilgi sahibi olduk.

Filmin en başından beri farklı davranan Kava’nın, sonlara doğru ‘hain’ çıkacağını düşünüyordum. Son sahnede de bu izlenime kapıldım. Bana göre Kava ve arkadaşı en başından beri hainlerdi. Lakin Kava, Nivona Muhafızları’yla takılmaya başladıktan sonra bir değişim geçirdi. En azından ben böyle hissettim. Özellikle filmin sonlarında Kava’ya sürekli zoom yapılması, bana bunu hissettirdi.

Film hakkında genel yorumlardan sonra bu yazının ana konusuna, filmin değindiği, önemli olduğunu düşündüğüm noktalardan söz edeceğim.

Öncelikle İran temelli bir grubun, Amerikan menşeili silahlarla, DAEŞ’e karşı Irak’ta savaşması konusuna değinmek isterim. Bu konuyu gündeme getiren Iraklı askere, İranlı asker ‘dünyanın çivisi çıkmış’ cevabını veriyor. İran ve Irak arasındaki savaştan ve gerilimden söz etmeye pek gerek yok. Uzun süre boyunca devam eden bu savaş, en son Körfez Savaşı’yla bambaşka bir noktaya ilerlemişti. Filmin o sahnesinde buna da değinildiğini ve İran’lı askerin, Irak’lı askere söylediği söz, gerilimi arttırmıştı. “Irak, bu olaylar bittikten sonra üçe bölünecek. Neden biliyor musun? Çünkü siz gerçek bir devlet bile değilsiniz. Babil’den beri”. Bu diyalog, filmin politik altyapısını da bizlere güzelce anlatıyor. İran ve Irak geriliminden beslenen bu sahneden sonra asıl bizi, yani Türkiye’yi ilgilendiren meseleye gelmek istiyorum.

Filmin yirminci dakikasında, Türk lirasının da içinde olduğu banknotların gözümüze sokulması bana tuhaf gelmişti ama sonra bunun tesadüf olabileceğini düşünmüştüm. Ta ki otuz ikinci dakikadaki sahneye kadar. O sahnede Cesim, annesi ve babası ölmüş küçük bir çocuğu, Irak’tan ayrılan bir çifte emanet ediyor. Çifte, çocuğa bakmaları için para verirken, yine Türk lirasının bulunduğu banknotlar gözümüze sokuluyor. Hemen o sahnede Cesim “çocuğu sakın kimseye vermeyin. Kızılay’a hiç vermeyin. Verirseniz, ben duyarım” diyor. Sosyal Hizmet bölümünden mezun olmuş biri olarak, Kızılay’ın işleyişi hakkında az çok bilgi sahibiyim. Evet, bence de kimse ne çocuğu ne de malını, mülkünü Kızılay’a emanet etmesin. Ama Amerikan yapımı bir filmde, Russo kardeşlerin yapımcısı olduğu bu yapımda, neden böyle bir diyaloğa ihtiyaç var diye düşünmeye başladım. Filmin sonlanmasıyla beraber Irak’ın polislerden kurulu özel harekâtı olan Ninova Muhafızları’na, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin eğitim verdiğini öğrendim. İşler bu noktadan sonra benim adıma biraz tuhaflaştı. Türk Silahlı Kuvvetleri’nden eğitim alan Ninova Muhafızları komutanlarından biri, Türk sivil toplum örgütlerinden biri olan Kızılay’a neden bu kadar kinli? Neden Irak topraklarında Türk lirası kullanılıyor? Ve neden o banknotlar gözümüze sokuluyor? Film bunun hakkında bizlere hiçbir açıklama yapmıyor. İranlı askerle tartıştığı bir biçimde bu olayları dillendirmiyor. Acaba Ninova Muhafızları’nın, ülkelerini kurtarmak adına Türk Silahlı Kuvvetleri’nden eğitim almış olmaları onları rahatsız mı ediyor? Türkiye’nin aktif bir biçimde o bölgeyle ilgilenmesi, ya da bizim bilmediğimiz ve onların çok iyi bildikleri başka şeyler mi var? Açıkçası pek anlayamadım. Ama aradaki ilişkinin pek sağlıklı olmadığını ve kasıtlı bir kinin filme eklendiğini düşünüyorum. Keşke İranlı askerle yaptığı tartışmaya benzer birtakım sürtüşmelere şahit olsaydık da, olayları iyice öğrenebilseydik. Kızılay bu denli güvenilirlikten uzak olduğunu düşündürten şey acaba ne olabilir? Kızılay, onlara emanet çocukları kötü mü davranıyor? Yoksa başka birtakım olaylar mı var? Film bizlere bunu açıklamıyor.

Filmin politik öğelerden arındırdıktan sonra ortalama bir savaş filmi olduğunu görüyoruz. Hikayesiyle, karakterleriyle ve olaylara yaklaşımıyla yapım beni tatmin etti. Benim filme puanım: 60/100

Kategoriler
izlenim

Muscle: Toksik Erkeklik Hikayesi

Muscle, İstanbul Film Festivali’nin kasım seçkisinde yer alan yönetmenliğini Gerard Johnson’ın üstlendiği, İngiliz yapımı psikolojik gerilim türünde bir film.

Genel olarak çekim kalitesini beğenmediğim bu yapımın, siyah beyaz çekilmesinin bir mantığı olduğunu da düşünmüyorum. Doğal olarak buna saygı duymakla beraber, özellikle dış çekimlerde ışık problemleri fazlaca göze çarpıyor. Bence bunun en büyük nedeni filmin siyah beyaz olarak tasarlanmış olması. Görüntü yönetmenliği dışında teknik olarak pek bir sorun göremedim. Kurgusu ve kurgunun ritminden gayet memnunum. Filmin en önemli artısı ise Simon karakterine hayat veren Cavan Clerkin. Her ortama ve şarta uyum sağlayan Clerkin, 2019 yılında Tallinn’de aldığı En İyi Erkek Oyuncu ödülünü fazlasıyla hak ediyor.

Genel unsurlardan bahsettiğime göre filmin hikayesine geçebiliriz. Filmi üç bölüme ayırmanın mantıklı olacağını düşünüyorum. Çünkü film, her bölümünde direksiyon kırıp başka bir noktaya yöneliyor. ‘Filmin ana hikayesi buymuş’ dediğiniz anda yapım başka bir biçime dönüşüyor.

Birinci bölümde Simon karakterinin işine, kız arkadaşıyla yaşadığı ilişkiye odaklanıyoruz. Bu bölümde Simon’ın satış temsilciliği görevinde, insanları dolandırmaya çalışmasına şahit oluyoruz. Bu süreç daha ağır ve daha doğal çekilmiş. Diğer bölümlere kıyasla farklılığını hissettirmek adına böyle doğal ve ağır bir tempoda çekildiğini düşünüyorum. Bu bölümde Simon’ın işine odaklanacağımızı, küçük bir The Wolf Of Wall Street izleyeceğimizi düşünsek de film temasını değiştirip başka bir yöne evriliyor.

İkinci bölümde bir değişim içerisine sürüklenen Simon, önce spor yapmaya başlıyor, ardından da kız arkadaşının ayrılığıyla çöküşe geçiyor. Bu ayrılıkla yalnızlaşan Simon, kendisini Terry’le yakın bir arkadaşlığın içerisinde buluyor. Daha tempolu ve eğlenceli geçen bu bölüm de, Simon’ın değişimi başlıyor. Bu bölümü seyrederken, Simon’ın maskülen bir erkeğe dönüşünü izlediğinizi düşünüyorsunuz lakin yönetmen bir kez daha direksiyon kırıyor.

Üçüncü ve son bölümle beraber manipülasyona uğrayan Simon’ın arayış süreci son buluyor. Bu arayış süreci içerisinde farklı birine dönüşen Simon, kullanıldığını geç de olsa anlıyor.

Filmin ana noktalarını da belirlediğimize göre incelememize başlayabiliriz. Filmin anlatmak istediği toksik ve maskülen erkek hikayesini anlamama rağmen Simon’ın neden burada olduğunu anlamlandıramıyorum. Çünkü o öyle birisi değil. Sıradan bir insan. Testosteron kokan bir ortamda varlığını sürdüremeyeceğini bilmesi lazım. Bence filmin bu noktasıyla, sonu arasında bir bağlantı kurmalıyız.

Filmin sonlarına doğru karakoldan gizlice çıkıp, evine giden Simon ile Terry’nin aynı kişiler olduğunu hissediyorum. Evet, Fight Club twist’inden bahsediyorum. Filmin sonuyla beraber ilk olarak bunu hissettim. Çünkü Simon’ın o ortama girme nedenini kafamda oturtamıyorum. Simon kendisinin neredeyse tam zıttı olan birini kafasında yaratmış olursa, işte o zaman o adım anlam kazanabilir. Bununla ilgili destekleyeceğim pek bir emarem maalesef ki yok. Bu sadece bir his. Filmin sonlanmasıyla birlikte bunu hissettim. Olayların gelişimi, Terry’nin spor salonunda çalışıyor olmaması, ve özellikle fotoğrafların ne olduğunu görmüyor oluşumuz bana Terry ve Simon’ın aynı kişiler olabileceğini düşündürttü.

Filmin direksiyon kırıp başka noktalara yönelmesiyse ikircikli… Sadece hikaye değil, görsel anlamda da film başka bir noktaya evriliyor. Simon’ın evindeki büyük ve fazla gerçek olan sevişme sahnelerine anlam veremedim. Hikayenin anlattığı toksik ve maskülen erkek profiline uysa da, bu sahnelerin gerçek manada çekilmiş olması, akla direkt olarak filmin pornoya dönüştüğünü gösteriyor. Uzun yıllardır tartışması devam eden ve büyük bir kitlenin böyle düşündüğü Love filmi Porno mu? söylemleri bu yapımın belli bir süresi için geçerli olabilir. Tabi ki Love filmi kadar popüler olmayacak ama ilk bakışta bana bunu hatırlattı. Ayrıca o sahnelerin bu denli gerçek olmasına gerek var mıydı? Bence yoktu.

Filmin oyunculuğunu, hikayesini sevsem de görsel anlamda sınıfta kaldığını düşünüyorum. Eğer benim düşündüğüm gibi bir son var ise yönetmenin bunu fazla üstü kapalı anlattığını düşünüyorum. Çünkü bunu destekleyecek pek bir kanıt yok elimizde. Birkaç kanıt olmuş olsaydı, filmin ucu açık sonuna anlam verebilirdim. Lakin az kanıt olduğunu düşünüyorum. En azından ben öyle hissediyorum.

Filme puanım:50/100

Kategoriler
izlenim

Los Favoritos De Midas: Victor’un Arayışı

Kasım ayında Netflix üzerinden yayınlanan İspanyol mini dizisi Los Favoritos De Midas, Jack London’un aynı adlı kısa eserinden uyarlandı. Kitabı okumadığım için yapacağım tüm yorumlar diziyle ilgilidir. Yazının bundan sonrası dizi hakkında spoiler öğeler barındırmaktadır.

Hikayenin bize vadettiği gizem, felsefi düşünce ve toplumsal sorunlar ilerleyen bölümlerde kendilerini bir araca dönüşürken buluyorlar. İspanya’da devam eden elektrik zamlarının protestosu ve Suriye iç savaşı, kendisini keşfetmeye çalışan orta yaşlı bir erkek tarafından harcanıyor. Dizinin ilk iki bölümü, toplumsal sorunlar ve ana konu eşliğinde devam edeceğinin sinyalini verirken, bu sorunlar sadece cinayetlerin işlenmesi için bir araç oluyor.

Ana konuyu, karakterleri ve olayların gelişme potansiyelini sevmeme rağmen işleyiş fazlasıyla vasat. Öncelikle kral Midas hakkında tek bildiğimiz şey, dokunduğu her şeyin altına dönüşmesini istemesi ve bu lanetin canını alacağını gözlemlemesiyle, bu yeteneğinden vazgeçmesi. Midas kimdir? Müritleri kimlerdir? Ne zamandan beri varlar? Bunlar hakkında herhangi bir bilgimiz yok. Bunu bir dedektifin araştırmaya kalkışmaması ise bir mantıksızlık silsilesine yol açıyor. Kendisine Midas’ın Müritleri diyen bir topluluk şantaj yapıyor ve hiç kimse “Kim bu Midas?” diye bir araştırmaya girişmiyor. Midas’ı bizlere tanıtmış olsalardı bu topluluğun amacını, çıkış noktasını, iyi veya kötü bir örgüt olup olmadığını anlayabilirdik. Lakin böyle bir amaçları yok.

İlk dört bölüm üzerine basa basa her mailin, her mektubun sonuna ‘Midas’ın Müritleri’ diyen bu örgütü araştırmamak hem polis teşkilatına hem gazeteciye hem de şantaja uğrayan kişiye saygı duymamızı engelliyor. Bunun yanı sıra mail adresinin hiç araştırılmaması, yalandan dahi olsa bakılmaması da mantıksız bir tercihti. Tabi ki korumalı bir mail adresi kullanılıyordur ama en azından ‘mail adresini araştırdık ve bir sonuca ulaşamadık’ deselerdi yeterliydi. Polis teşkilatının tek sorunu da bunlar değil. Beş milyon doların aktarma takibini bile amatörce yapan bir polis teşkilatı var karşımızda. Bunları tamamen göz ardı etsek bile, hiçbir yere bağlanmayan konuşmalara da tanıklık ettik. Monica, Midas’ın Müritlerinin şantaj yaptığı tek kişinin Victor olmadığını, daha önce de buna benzer bir olayın yaşandığını bizlere aktarabilmek için, yıllar önce tüm servetini 80 milyon dolara satan ve 67 milyon doları hayır kurumuna bağışlayan bir iş adamına ulaşıyor. Ne hikmetse o konuşmada da Midas ve müritleri hakkında herhangi bir bilgi alamadığımız gibi o konuşma da bir yere bağlanmıyor.

İlk üç bölümünü severek takip edilen, devletleri eleştiren, onların kirli çamaşırlarını ortaya çıkaran, sosyal sorunlara değinen bu yapım, birdenbire orta yaşlı bir erkeğin kendini bulma serüvenine dönüşüyor. Bu yüzden son sahnedeki limuzinin içinde kimin olduğu önemli değil, bu yüzden Midas hakkında herhangi bir bilgi sahibi olamıyoruz. Çünkü biz Midas’ı, müritlerini ve oradaki gizem unsurunu izlemiyorduk. Biz orta yaşlı, zengin, onurlu Victor’un kendini bulma serüvenini ve sonunda da ona kavuşmasını izledik. Eğer biz Midas’ın Müritlerini izliyor olsaydık, Victor’un şirketin başına geçmesi sağlayan ölüme de odaklanırdık.

Dizinin sonuyla beraber şunu gayet net bir biçimde anlıyoruz ki, Victor’a şantaj yapan kişilerle, Victor’un şirketin başına geçmesini sağlayan ölümü planlayanlar aynı kişiler. Amaçları ise zeki, çalışkan ve erdemli Victor’u kendi saflarına katmak. Bu hikayeyle herhangi bir problemim olmazdı, dizinin adı Midas’ın Müritleri yerine Victor Kendini Buluyor olsaydı. Hem kafiyeli de…

Diziye puanım: 30/100.

Kategoriler
izlenim

Kitoboy: Sosyal Sorunların Gölgesindeki Aşk

İstanbul Film Festivali’nin Kasım Seçkisindeki ilk film, yönetmenliğini Philipp Yuryev’in yaptığı, Türkçeye Balina Avcısı diye çevrilen, Rusya, Polonya ve Belçika’nın ortak yapımını üstlendiği Kitoboy/The Whaler Boy.

Leshka, internette, webcam üzerinden erotik şovlar yapan Hollysweet 999 adlı genç bir kıza aşık olur. Aşkı o kadar masum ve naiftir ki, onun kendisini duyabildiğini ve hatta görebildiğini düşünür. Hollysweet 999 ile Anlaşabilmek için İngilizce öğrenmek isteyen Leshka’nın aşkı ağır basar ve Detroit’e, onun yanına gidip, aşkına kavuşmak ister.

Film genel olarak Leshka’nın, Hollysweet 999’e duyduğu aşk üzerinden ilerlese de yaşadığı kültür hakkında da bizlere çok önemli doneler veriyor. Erkeklerin toplanıp ekran başında erotik şovlar yapan kadınları seyretmesi, balık avcılığı, avcılık süresince balığa yapılan eziyetler, sonrasında balığı temizlemek adına kirletilen deniz. Bunlar, filmin değindiği sosyal meselelerden bazıları. Genel olarak aşk üzerinden hikayesini anlatsa da sosyal konuları böylesine duygu sömürüsüne kaçmadan anlatması bence takdiri hak ediyor.

Filmin genel atmosferini, sadeliğini sevsem de bazı kararları anlamsız buldum. Özellikle Hollysweet 999’a bu denli aşk besleyen Leshka’nın, başka bir kadına temas etmesini beklemezdim. Alkolün etkisiyle olmuş olabilir, sonrasında cinsel ilişkiye girmeden evden ayrılsa dahi, ben o temasın olmayacağını düşünüyordum. Bu kadar kolay bir tekneyi çalabilmesi de biraz tuhaf geldi. Filmin büyük büyük anlattığı bir öyküsü olmadığından ufak tefek detaylar dışında pek eleştirebilecek yanı yok. Amatör oyunculardan kurulu bu kadroyu eleştirmek hem oyunculara hem de yönetmene haksızlık olur. Ben daha çok filmin değindiği sosyal konulardan bahsetmek istiyorum.

Filmin hemen başında şov yapan kızların toplandığı bir kulis görüyoruz ve herkesin ayrı bir odası var. Bireyselleşmenin ve teknolojinin getirdiği yenilikler sayesinde porno sektöründe çalışan bireyler, kendi başlarına bu alanda ilerlemeye devam ediyor ve daha özgür bir ortam olduğunu düşündüğümüz her şey bir aldatma olabilir. Özellikle tüm kadınların aynı mekânda ama farklı odalarda webcam üzerinden şovlar düzenlemesi, bireyselliğin olmadığını, halen tek elden kontrol edilen bir sistemin olduğunu bizlere gösteriyor. Bence filmin değinmek istediği sosyal konulardan bir tanesi buydu. Özellikle bu konu çok anlam taşıyor. Porno film üzerinden özellikle kadınları sömüren bu endüstri, teknoloji ve bireysel canlı yayınlar sayesinde darbe yemiş gibi düşünülse de, esasen pek bir şeyin değişmediğine şahit oluyoruz. Kadınlar halen bir obje ve halen sömürülüyor.

Filmin değindiği başka bir sosyal konu ise balina avcılığı. Öylesine işkence edilerek avlanan bu hayvanlar, silahlara vurularak anca etkisiz hale getirilebiliyor. Hem avlanma süreci, hem balığı temizle aşaması hem de doğaya verilen zarar bizlere çarpıcı ve doğal bir biçimde sunuluyor.

Filmin sonuyla beraber köyüne geri dönen Leshka, bu imkânsız aşkından vazgeçip, arkadaşıyla yapmış olduğu tartışmayı da unutup hayatına devam ediyor.

Genel olarak beklentimi karşılayan bu yapım, imkansızlıklar ve amatörlük arasında sıkışıp kalıyor. İlerleyen filmlerinde iyi işlere imza atabileceğini düşündüğüm yönetmen Philipp Yuryev’i takibe almak gerekiyor. Benim filme puanım: 60/100

 

Kategoriler
söyleşi

Mehmet Kala: Acaba Eleştirdiğim Şeye Benziyor Muyum?

Eksik, Damat Koğuşu, Ballad of Exiles ve Akis filmlerinin senaristi Mehmet Kala sorularımızı yanıtladı…
Kendisiyle samimi, net yanıtlar ve önemli karşı sorularla dolu bir röportaj gerçekleştirdik.

Öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkürler. Klasik soruyla başlayalım. Mehmet Kala kimdir? Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?

Mehmet Kala: Şu sıralar otuzlu yaşlarımın ortasındayım ve yaklaşık on yıldır yazarlıkla uğraşıyorum. Üniversite yıllarıma kadar, öğretmen olan annemin görev yaptığı bir İstanbul gettosunda yaşadım. Aslında o yılların kişisel yolculuğum açısından ve bugünkü yaratımlar özelinde de en önemli kısım olduğunu düşünüyorum. Çünkü kendimi mesleğim üzerinden tarif etmeye çalıştığımda, ‘sektör’, ‘zümre’ ya da ‘çevre’ gibi etkenlerden daha önce ‘geçmiş’ çıkıyor karşıma. On yaşımda bağlama çalmaya başladım ve ilk gençlik yıllarım ciddi bir müzik merakıyla geçti. Türk Müziği Konservatuarı’na girdim, halk müziği okudum ve üniversite sonrası aktif olarak müzik yaptım. Kendimi bildim bileli farklı türde metinler yazıyordum fakat profesyonel olarak yazarlıkla ilgili kırılma yılım 2012’dir. O noktadan sonra müzik sahneden çekilirken, yazarlık ön plana çıktı ve o günden bugüne iki belgesel, üç de uzun metraj film yazdım. İşimi sorduklarında ‘senaristim’ diyebiliyorum. Böyle de sürüp gitmesini umuyorum.

– Sizi sinemaya iten etmenler nelerdir? Sinemayla ne zaman tanıştınız?

Mehmet Kala: Ben aslında sinema kökenli bir yazar değilim. Yani bu işin içine doğdum diyemem. Tüm yaşamı sinema yazarlığı idealiyle geçmiş ve nihayetinde buna erişmiş biri de değilim. Ancak şunu söyleyebilirim ki, bazı yazarlar teknik ya da edebi metin yaratma konusunda çok iyiyken, bazıları da kurdukları metinde görsel bir katman oluşturmayı, anları tarif etmeyi ve sinematografik düşünmeyi iyi beceriyor. İşte burada da sinemanın dili başlıyor aslında. Ben yazarlığa tiyatroda başladım ve sanırım o dönem ürettiklerim de çevremde hep böyle algılandı. Bir şekilde keşfedildim. Oyuncu, yönetmen, yazar çevrem tarafından da senaryo yazmam konusunda ciddi şekilde teşvik aldım ve destek gördüm. Sinemayla derin bağlar kurmaya başladığım zamanlar üniversite yıllarımdır. Senaryo yazmayı hiç düşünmediğim dönemlerde bile, oyunculuk konusunda hep biraz takıntılıydım. Bazı favori oyuncularım, onların tekrar tekrar izlediğim bazı özel sahneleri, üzerine saatlerce yorum yaptığım bazı sinematik anlar hep olmuştu. Bu da bir şeylerin habercisiymiş sanıyorum.

– Senaryo yazmaya ne zaman başladınız? Yazdığınız senaryoların kabul edilmesine, filmlere dönüşme sürecine ve o dönemdeki arayış sürecinden bizlere söz eder misiniz?

Mehmet Kala:: Ben bu konularda biraz şanslıyım. Yazdığım üç filmin de herhangi bir ‘kabul edilme’ sürecinden geçtiğini söyleyemem. Sektörün içinde boğuşmadan ya da elimde senaryolarla kapı aşındırmadan, doğal bir üretimle ilerledi her şey. Halen daha birlikte çalıştığım sinemacı dostlarımla başladım bu işe aslında. Sinema gibi güçlü bir kolektifin içinde, farklı sorumluluklar alarak, bağımsız sinemanın gereklilikleriyle film yapmaya başladık. Bu biraz güven, destek ve inançla gerçekleşen bir şey. İlk uzun metraj filmim, Barış Atay’ın hem başrolünü oynadığı, hem de ilk yönetmenlik deneyimi olan ‘Eksik’ filmidir. Bu film benim hayatımı kökten değiştirdi. Senarist yaşamımı başlatan filmdir. Önemli festivaller gördü, kıymetli ödüller getirdi. 2014 yılında, filmi beraber yazdığım arkadaşım Şeref Nokta ve ilerde birlikte filmler yapacağımız can dostum yönetmen İlker Savaşkurt’la beraber Kadıköy’de yaşıyorduk. Bir gün Barış geldi ve film çekmek istediğini söyledi. Aklında kaba taslak bir hikaye vardı. Konuşuldu, tartışıldı ve nihayetinde ilk filminin senaryosunu büyük bir inançla bize teslim etti. Bu beni hep duygulandırmıştır. Değerli bir paylaşımdı. Çok şeyi etkiledi.

– Bir şeyler yazabilmek için ‘çok okumak’ gerekli diye bir klişe var. Siz bu yargıya nasıl bakıyorsunuz? Sizce çok okumayan bir kimse bir şeyler karalayamaz mı?

Mehmet Kala: Çok okumaktan ziyade iyi okumanın, bir noktada iyi yazmaya etkisi olduğunu düşünüyorum. Bilgi, her konuda olduğu gibi burada da önemli bir faktör elbette. Fakat ben yaratıcı yazarlığın ve bu anlamda zihinsel mesainin çok farklı bir süreç olduğuna inanıyorum. Çok okumak, iyi bir metin yazarı olmanızı, teknik ve akademik yazabilmenizi, iyi analiz etmenizi, doğru eleştirmenizi ya da referanslarınızın güçlü olmasını sağlayabilir. Ancak iyi bir sahne yazabilmenizi ya da derin bir duygu tarifi yapabilmenizi sağlar mı emin değilim. İç görü ve tecrübe daha ön plandadır benim için. Çok okumak ya da çok izlemek, bu eylemleri nasıl bir güdüyle yaptığınıza bağlı olarak iyi veya kötü etkileyebilir yazarı. Özgün olmak esastır çünkü ve okumak sizi desteklese de tek başına sizi bir yazara dönüştürmez. Ben bu kanaatteyim.

– Politik bir altyapıya sahip olan Eksik filminde sahneler ilerledikçe güçlü bir aile dramasına dönüşüyor. Politik öğeleri amaçtan daha çok araç olarak kullanıyorsunuz. Son yıllarda politik filmler pek göremiyoruz. Sizce bunun sebepleri neler?

Mehmet Kala: Politik olmak meselesi eylemsel olarak çok ciddi dönüşüm geçirdi son yıllarda. Bana sorarsanız bu kavramın içi çoktan boşaldı. ‘Rahatımı bozmadan vicdan mastürbasyonu’ halinde politik söylem üreten yığınlara dönüştük. Muhalif olmak da, politik olmak da salt mevcut iktidara muhalefet etmek değildir. Sanatçı muhalif olur mottosundan anladığımız şey, sanatçı kahvesini içerken sosyal medyada muhalefet yapar da olmamalı bence. Muhalif sanatçı her şeye muhalif olmalı. Kendine bile muhalefet etmeli, sorgulamalı. Hatta ilk önce kendinden başlamalı eleştirmeye. Sosyal medya insanları sıkıştırdı, küçülttü, gerçek bir politik eylemden bertaraf etti ve tüm gazını aldı. İki slogan yazıyorsun, bir sövüyorsun, telefonu kapatıp uyuyorsun ve bu her yeni günde aynı şekilde tekrarlanıyor. Sinema yapmaya gelince de, ‘içsel yolculuklar’, ‘aydın bireyin sıkıntısı’, ‘taşrada bunalım’ temalarından öteye gidemiyorsun. Çünkü aslında politik değilsin. Konformistsin, furya seviyorsun, sinemada bireycisin. Maalesef birçok meslektaşımızın ‘Türk Sineması’yla bir derdi yok. Kendi sineması, kendi festivalleri ve kendi ödülleri var. İşte bu yüzden de sinemamızda politik filmler göremiyoruz.

–  Türker karakterinin apolitikliği filmin dramasına çok uygun. Gezi direnişine kadar birçok yerde 1980’ler sonrası doğan nesillerin apolitik olduklarını vurguladılar ve eleştirdiler. Gezi direnişinde de gördük ki esasen bu nesiller apolitik değiller. Sadece doğru zamanı kollayan bireylere dönüşmüşler. Bana göre bu coğrafyada apolitik olmak için aşırı vurdumduymaz olmak gerekiyor. Sizce bu coğrafyada apolitik olmak mümkün mü?

Mehmet Kala: Bence her coğrafyada her şey olmak mümkün. Danimarka’da çok politik, Türkiye’de apolitik bir sürü insan bulabilirsiniz. İnsan kompleks bir tür sonuçta ve bazı keskin tanımlar üzerimize oturmuyor. Açıkçası Gezi olaylarını yıllar sonra bugün değerlendirdiğimde, çok da sağlam, ne yaptığını bilen politik bir eylem olarak değerlendiremiyorum. Çünkü bir bakıyorum, Gezi’de kol kola olan insanlar, üzerinden birkaç yıl geçmeden birbirine düşmüş, boğaz boğaza gelmiş, linç kültürü almış yürümüş, o günden bugüne bir adım öteye gidememiş. O zaman da ‘ee ne oldu yani?’ diye soruyor insan. Tabi bunu sormak için de biraz ‘kendine muhalif’ olmak lazım.  ‘Acaba eleştirdiğim şeye benziyor muyum?’ diye düşünmek lazım her gün. Ayrıca apolitik olmayı aşırı vurdumduymazlık olarak tanımlarsak bile, kendini politik olarak tanımlayan birçok insanın da aslında aşırı vurdumduymaz olduğunu düşünüyorum. Aşağı yukarı böyle.

– Senaristliğini sizin, yönetmenliğini ise İlker Savaşkurt’un üstlendiği Ballad Of Exiles Yılmaz Güney filmi sizin ikinci uzun metrajınız. Bu filmi yazmak nereden aklınıza geldi? Neden bir Yılmaz Güney projesi ortaya koymak istediniz?

Mehmet Kala: Sürgün Türküleri, İlker ve benim için çok özel bir projedir. Bizi götürdüğü yerler, önümüze serdiği imkanlar ve hayat çizgimizdeki yeri açısından çok değerlidir. Bu film aslında, İlker’in yurtdışında bir film yapma planı üzerine gerçekleşmiş bir proje. Daha sonrasında sürecin tamamına ben de dahil oldum ve Fransa’da Yılmaz Güney’le ilgili bir belgesel çekmeye karar verdik. O dönemdeki yapımcımız Abbas Nokhasteh’in de desteğiyle işler bir anda büyüdü ve projenin ön hazırlık süreci yaklaşık bir buçuk sene sürdü. Hazırladığımız dosya neticesinde de Fransa Hükümeti’nden toplamda yedi yıllık bir oturum izni aldık. Fransızların bir bakıma ‘beyin göçü’ olarak gördüğü ve çok az insana verilen ‘yetenek ve yeterlilik’ vizesiyle Paris’e gittik. Yılmaz Güney sineması, hem gerekli kültürel köprüyü kurmak, hem de bu mecrada yeteri kadar anlatılmamış büyük bir sinema ikonunu tanıtmak açısından önemliydi bizim için. Filmi tamamladık ve sonrasında ben eşimle birlikte iki buçuk yıl kadar Paris’te yaşadım. Nihayetinde memleket hasreti ağır bastı ve 2017 Eylül’ünde kesin dönüş yaptık. Sürgün Türküleri, Rotterdam Film Festivali dahil birçok saygın festivalde yer aldı. Umuyoruz yakında bir dijital platform üzerinden burada da seyirciyle buluşacak.

– Yılmaz Güney’i bizlere biraz anlatır mısınız? Yılmaz Güney hayatınız tam olarak neresinde? Sinemasını nasıl buluyorsunuz?

Mehmet Kala: Birinin belgeselini yapınca onunla arkadaş gibi oluyorsun. Bugün hayatta olmayan ve hiç karşılaşmadığın bir insanla tuhaf, derin bir bağ kuruyorsun. Tüm detaylar, kimsenin bilmediği gerçekler, hatıralar, itiraflar derken büyük bir sorgulamanın içine giriyorsun. Bir yandan muazzam keyifli, bir yandan da yorucu bir süreç. Öyle anlar geliyor ki, kavgaya tutuşuyorsun, sorguluyorsun ve tüm bunları objektif kalarak yapmaya çalışıyorsun. Yılmaz Güney artık hayatımızın dönüm noktalarından biri diyebilirim. Onun her daim, hem de hiç slogana kaçmadan yarattığı tokat gibi politik gerçekliği, insan ruhunun el değmemiş yerlerinden çekip çıkardığı her türden duygu ve evrensel sinema dili beni hep etkilemiştir. Belgesel sürecinde kendisini tanıyan ağabeylerimizden biri, ‘o topluma dışarıdan değil, hep içerden bakar’ demişti. Buna kesinlikle katılıyorum. Tabi şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, bana göre Yılmaz Güney, artık tüm dünyaya ait büyük bir sanatçıysa da şahsen örnek alınacak bir karakter değil. En azından benim için öyle. Her ne kadar yaşadığı zorlukları bilsem de, fazlasıyla şiddete meyilli oluşu, işlediği cinayetin sebepleri ve özellikle kadınlara karşı tutumunu hiçbir zaman kabullenemedim. Büyük sinemacıdır ama örnek bir insan değildir. Söylemezsem olmaz.

– Damat Koğuşu ile birlikte İlker Savaşkurt ile bir kez daha beraber çalıştınız. Damat Koğuşu filmi her ne olursa olsun aslında bir ‘öteki’ filmi. Böyle bir hikayeyi neden yazmak istediniz? Senaryonun ortaya çıkış noktasından bizlere biraz bahseder misiniz?

Mehmet Kala: Bu filmin ilk tohumları yaklaşık on yıl önce atıldı. O zamanlar ne film yazmıştık ne de çekmiştik tabi. İlker’in gerçekten damat koğuşuna girmiş bir tanıdığı vardı ve onun anlattığı bazı hikayeler zihnimizi karıştırmıştı. Buradan yola çıkarak tasarlamaya başladık ve hep bir yerlerde bu hikaye durdu, gününü bekledi. Ben senaryoyu 2015 yılında Paris’te yazdım. O dönem haşır neşir olduğumuz Yılmaz Güney sineması ve Duvar filminin de etkisi olmuştur tabi. Her an gündemimizde olan ve bu denli hassas olduğumuz bir konuya içerden baktıran, sorgulayan, sorgulatan, empati kurduran ve sebep sonuç ilişkisi kurma güdümüzü harekete geçiren bir anlatım yaratmak istedik. Filmin insanların üzerinde böyle bir etkisi olduğunu görüyorum. Hiçbir zaman ‘erkek bakış açısı’, ‘homofobi’ ya da ‘duygu sömürüsü’ gibi bir eleştiriyle karşılaşmadık. Bunun sebebi de mesafeyi iyi korumamız bence. Karakterleri yargılamadan veya hak vermeden en çıplak haliyle seyircinin önüne koyuyoruz. Bu çıplaklık da rahatsız edici oluyor haliyle. Bu bir dert meselesi. Anlatmaya değer bir hikayeydi, dert edindik ve anlattık diyelim. Özetle bu.

– Temelinde otoriteye güveni sorgulatan bu yapımın, günümüz siyasetiyle arasında bir paralellik olduğunu düşünüyor musunuz?

Mehmet Kala: Her dönemin siyasetiyle paralelliği var. Hatta bu, siyasetin ta kendisi. Fark ettiyseniz filmin hangi zamanda geçtiği bilgisini vermiyoruz. Otuz yıl önce de olabilir, on yıl önce de. Elbette koğuştan yola çıkarak büyük bir tümevarım yapmayı amaçlıyoruz burada. Amerika, Fransa, Meksika, Japonya, Türkiye gerçekten hiçbir farkı yok. İnsan daima kendi kurduğu düzenli veya düzensiz ama temelden çarpık bir hiyerarşi peşinde öldürüp duruyor birbirini. Bunun iyilik ve kötülükle de bir ilgisi yok. Bu iki kavram devamlı yer değiştiriyor ama insan o zinciri bir türlü kıramıyor.

– Geçtiğimiz günlerde Ercan Kesal bir demeç verdi. Senaryolar yazabilmek için gerekli şartların olduğunu öne sürdü.  “Dünyayla derdi olmayan, kendiyle derdi olmayan bir adam bu işlerle uğraşmaz. Uğraşmamalıdır zaten. Sinema bir eğlence aracı değildir ” diye bir cümlesi var. Bu konudaki düşünceleriniz neler? Derdi olmayan senaryo yazamaz mı? Sizce sinema eğlencelik bir aktivite midir?

Mehmet Kala: Bu tarz iddiaları anlamakta güçlük çekiyorum. Dert meselesi çok kişisel bir mefhum. Bir sinemacının tek derdi insanları çatlatana kadar güldürmek de olabilir. Buna biz karar veremeyiz. Üzgünüm ama bu bana biraz kendini fazla önemseme hastalığı gibi geliyor. O zaman birisi de çıkar aynı şeyi müzik için söyler. Müzik bir eğlence aracı değildir diyebilir misiniz? Sinema neden eğlence aracı olamıyor ve ayrıca buna kim karar veriyor hakkaten. Tuhaf. Yani bu şey demek oluyor, benimki sinema ama Cem Yılmaz’ınki değil. Ben sinema yapıyorum ama Jim Carrey yapmıyor. Kusura bakmayın ama gülerler adama.

– Biraz da Türk sinemasından bahsedelim. Öncelikle bir kavram tartışmasından söz edelim. Türk sineması mı yoksa Türkiye sineması mı? Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Sizce aralarında bir fark var mı?

Mehmet Kala: Anlam veremediğim bir tartışma daha. Ben bugüne kadar ‘Türkiye Sineması’ denmesini savunan kimsenin, onlarca farklı etnik kökenden sinemacının film çektiği Fransa ve Amerika için ‘Fransa Sineması’ ya da ‘Amerika Birleşik Devletleri Sineması’ dediğini duymadım. Bugün ‘Fransız Sinemasının önde gelen yönetmenleri’ dediğiniz kişilerin yarısı Fransız değil. Sanılanın aksine biz bu tarz tartışmalara çok açık bir ülkeyiz. Şunu Fransa’da tartışmaya açsanız aforoz edilirsiniz.  Bir yerlerde bunların konuşulmasına itirazım yok elbette ama başlık olması gereken onca mesele varken durup durup bunları konuşmak da başka bir eksikliği kapatma çabası gibi geliyor bana. O eksiklik nedir derseniz, bittabi üretim. Sonuçta bu dünyada ürettiklerin ile varsın. Kimsenin işine yaramayan bir takım münakaşalarla değil.

– Türk sinemasının son yıllarda bir çıkış içerisinde olduğunu düşünüyor musunuz? Hem Türk sinemasında hem de dünya sinemasında beğendiğiniz senaristler kimler?

Mehmet Kala: Maalesef ülkemizde birçok konuda olduğu gibi bu konuda da önümüzü net bir şekilde göremiyoruz. Sinemamızın nereye gideceğini kestirmek çok zor ve bu kestirilemez haller her alanda gelişimin önünü tıkıyor. Çünkü bu bir planlama işi. Kültür politikalarına, ekonomiye yatırıma bağlı. Diğer yandan da dertlenmek konusu var tabi. Biz sinemacılar olarak, şahsi kariyerimizin önüne Türk Sineması’nı koyduğumuzda sınıf atlayacağız. Genç sinemacıları desteklediğimizde, birbirimizi kolladığımızda, furyaların peşinden koşmayıp yaratıcılığı zorladığımızda, tarzlar türler arasında gezinip yeni konuları denediğimizde gerçek bir ilerleme kaydedeceğiz. Ben şahsen bunları kendime dert ediyorum. Beğendiğim senarist olarak da Türkiye’den tek bir isim söyleyecek olsam Umur Bugay derim.

– Damat Koğuşu filmi sinemalarda 3.256, Eksik filmi ise 13.538 seyirciye ulaşabildi. Bu filmlerin bu kadar az insana ulaşabilmesi sizce büyük bir problem değil mi? Bu problem sizce nasıl çözülebilir? Ülkemizdeki festival ve gişe filmleri ayrımına nasıl bakıyorsunuz?

Mehmet Kala: Festival, gişe, sanat, eğlence vs. gibi ayrımlara hiç gerek yok aslında. Bu da her işte olduğu gibi farklı motivasyonlarla, değişken hedeflerle ve şahsi planlarla ilerleyen bir iş. Kimisi büyük ticari organizasyonların içinde çalışıyor, kimisi de hayalindeki filmi yazıp çekiyor. Bazısı seyirciye hitap etmiyor, bazısı ediyor. Bunun mutlak bir matematiği yok. Rakamları etkileyen tek sıkıntı şu olabilir, o da bağımsız sinemanın salon sayısı konusunda yeterli desteği görmemesi. Yine de rakamları uçuracağını düşünmüyorum ama elbette bir noktada daha fazla salonda filmimizi gösterebilmeli ve mümkün mertebe daha çok insana ulaşabilmeliyiz. Bu da daha önce dediğim gibi kültür politikalarına bağlı bir durum. Yeniden ele alınması gereken çok şey var.

– Son yıllarda izlediğiniz Türk filmleri arasında beğendikleriniz var mı? Varsa bunlar neler?

Mehmet Kala: Son 10-15 yılı düşünürsem, Hayat Var, Nefes Vatan Sağolsun, Vavien, Sarmaşık, Kış Uykusu ve Sofra Sırları’nı söyleyebilirim.

– Dijital platformlara senaryo yazmak gibi bir düşünceniz var mı? Herhangi bir teklif geldi mi? Gelse kabul eder misiniz?

Mehmet Kala: Düşüncenin ötesinde böyle bir girişimim var aslında. Geçtiğimiz yılın Kasım ayında, beş kişilik bir yaratıcı yazar ekibi kurdum. Ekibin ismi ‘Yazane’. Bu ekibi kurma amacım da proje bazlı çalışan yazar gruplarının aksine, farklı mecralar için istikrarlı ve nitelikli içerik üretimi sağlamaktı. Neredeyse sekiz aydır düzenli olarak çalışma halindeyiz ve üretim son sürat devam ediyor. Benim dışımda, çok yetenekli dört genç yazar arkadaşımla beraberim. Dijital, televizyon, sinema ve sosyal medya mecraları için birçok proje hazırladık ve bazıları için görüşmeler ve süreçler başladı bile. Yakında bir takım sürprizler olabilir.  Ekip arkadaşlarımın isimlerini de zikretmek isterim. Utkan Bugay, Oğulcan Yılmaz, Canset Gordi ve Filiz Uzgur, Yazane’nin yaratıcı kadrosunu oluşturuyorlar.

– Barış Atay ve İlker Savaşkurt ilk filmlerini sizin yazdığınız senaryolarla çektiler. Daha önce bir uzun metraj yönetmemiş iki kişiye senaryonuzu teslim ederken bir tereddüt yaşadınız mı? Barış Atay ve İlker Savaşkurt ile aranızdaki ilişkiden bizlere biraz bahseder misiniz?

Mehmet Kala: Senaryo teslim etmek demeyelim ona. Bir bakıma onlar da bana ilk filmlerini emanet etmiş oldular. Ben ikisiyle de çok eski arkadaşım. Henüz öğrenciyken tanıştık ve hep bir şeylerin hayalini beraber kurduk. Aramızda profesyonel bir ilişki olmadı hiç. Barış konservatuarda tiyatro okurken ben de müzik okuyordum. Ortak arkadaşlarımız vardı ve o dönem tanıştık. Yıllardır süregelen güçlü bir bağımız var. Açıkçası aramıza siyaset, koşullar ya da değişen hayatlar giremedi. Barış’la en çok tartışan benimdir. Ona bu kadar direneni de hiç görmedim. Siyasi bakışımız zaman zaman çatışır ama saatlerce konuşur, yine de bıkmayız. İlker de en yakın arkadaşım ve nerdeyse son on yılımız birlikte geçti. Artık ailemden bir farkı yok benim için. Hala hayallerimiz var, aklımızda çevirdiğimiz yeni filmlerimiz var. O çok yetenekli, çalışkan ve içgüdüleri kuvvetli bir yönetmen. Profesyonel anlamında ayrı yollara gittiğimiz zamanlar olsa da birlikte üretmeye devam edeceğiz. Bu bizim hayatımızın bir gerçeği.

– Senaryosunu sizin yazdığınız ve yönetmenliğini İlker Savaşkurt’un üstlendiği Akis filmin konusu hakkında bize biraz tüyo verir misiniz?

 Mehmet Kala: Akis, 2012 yılında tiyatro oyunu olarak yazdığım bir metindi. İlker uzun yıllardır bu filmi çekmek istiyordu ve doğru zaman ve koşullar oluşunca harekete geçtik. Oyun senaryoya evrildi ve devamı geldi. Hikaye İstanbul’da bir otelde geçiyor. Otele gece yarısından sonra bir grup yabancı misafir geliyor ve ortalık karışıyor. Bu otel bir mikro dünya temsilidir benim için ve işleri kızıştıran da Willam S. Burroughs’tan esinlenerek yazdığım, Selçuk Yöntem’in canlandırdığı Sodom karakteridir. Burada da bir ‘hiyerarşi’ meselesi var aslında. Bu filmle alışılageldik türlerin dışında, çizgi dışı bir anlatımın peşinden koştuk. Gizem, korku ve biraz da fantezi diyebilirim. Çok kıymetli oyuncularla çalıştık. Beklemedeyiz.

– Filmin vizyon tarihi henüz belli değil, filminizi ne zaman seyredebiliriz? Sinemalarda mı yoksa dijital platformlardan mı izleyeceğiz?

Mehmet Kala: Her ikisi de olabilir. Pandemi süreci her şeyi alt üst etti tabi. Festivaller iptal oldu, online gösterimler bizim içimize sinmedi derken epey bir zaman geçti. Şimdi yeni formüller üzerinde duruyoruz. Kesin bir şey yok ama yakında somut bazı gelişmeler olacaktır.

– Akis filmi dışında yeni bir senaryo çalışmanız bulunuyor mu? Halihazırda yazmış olduğunuz beklemede olan veya onaylanan bir senaryonuz var mı?

Mehmet Kala: Yazane ile birlikte yazdığım projeler dışında kişisel olarak çalıştığım yeni bir senaryom var. Düşünmeye başlayalı aşağı yukarı altı ay olmuştur. Bir süredir ‘iyi yüzlülük’ kavramı üzerinde dolaşıyorum, bu da bir tüyo olsun. Taslak halinde ama yavaş yavaş büyüyor. Bunun da bizim film ekibinden çıkacağını düşünüyorum. Bakalım neler olacak.

– Son olarak da bakiniz.com takipçilerine beğendiğiniz film veya dizilerden birkaç tane öneri sunabilir misiniz?

Mehmet Kala: Yabancı dizi olarak son dönemden Mindhunter ve After Life diyebilirim. Sinemadan da Cronenberg’in ‘Naked Lunch’ını, Haneke’nin ‘Funny Games’ini ve tutkunu olduğum Rocky serisini sayabilirim.

Kategoriler
izlenim

Tenet: Nolan Filmografisinde Vasat Bir Sayfa

Selamlar bakiniz.com takipçileri. Bu yazımızda Christopher Nolan’ın yeni filmi Tenet hakkındaki görüşlerimi sizlerle paylaşacağız. Yazı belli bir noktaya kadar spoilersız olacak. Spoilerlı incelemeye geçmeden önce sizi tekrardan uyaracağım. Açıklamamızı yaptığımıza göre filmin spoilersız incelemesine başlayabiliriz.

Tenet filmi, Christopher Nolan’ın filmografisine hayranlık duyan, genç bir Hollywood yönetmeninin elinden çıkmış gibi. Eğer filmi yönetenin Nolan olduğunu bilmeseydim, ‘Çakma Nolan’ yaftasını yapıştırırdım. Çünkü; karakterlerle herhangi bir bağ kuramıyoruz. Karakterlerin geçmişi, motivasyonu ve kişiliği hakkında herhangi bir bilgimiz yok. Bunların üstüne bir de kötü karakterimiz fazlasıyla tek taraflı ve karikatürize olunca, seyirci olarak sırtımızı aksiyon sahnelerine dayıyoruz. Fakat aksiyon sahneleri de beklentilerimizi karşılayamıyor. Müzik kullanımı bakımından Nolan’ın en kötü filmi diyebilirim. Herhangi bir sahnede çalan müzikler, hiçbir şekilde akılda kalmıyor. Sıradan bir Hollywood aksiyon filminin müzikleri kadar vasat bir müzik kullanımıyla karşı karşıyayız. Müzik kullanımı dışında da beklediğimiz aksiyon sahnelerini göremiyoruz. Sadece bir noktada, içinde bulunduğumuz koşulları daha net anlayabiliyoruz. O sahne de pek uzun sürmüyor.

Bunların yanı sıra kusursuzluk abidesi olarak gördüğümüz Nolan, bu filminde yönetmenlik açısından pek de iyi bir iş ortaya koyamıyor. Özellikle filmin ilk yarısında birçok sahne yarıda kesilmiş gibi. Sıradan bir konuşmanın ortasında direkt başka bir sahneye atlıyoruz. Bu sahneleri gördükten sonra filmin daha uzun olduğunu ve Nolan’ın sahne çıkarmak zorunda kaldığını düşündüm. Çünkü söylediğim olay çok fazla oluyor. Herhangi bir es vermeden sahne geçişi yaşanıyor. Seyirci olarak afallıyoruz çünkü aynı karakter bir saniye sonra bambaşka bir noktada karşımıza çıkıveriyor. Sahneler fazla keskin bir şekilde kesilmiş ve bu da seyirciyi çok yoruyor. Diğer bir takıldığım nokta ise devamlılık problemi. Yolda yürürken konuşan iki kişinin konuşması bir anda kesiliyor ve bir sonraki açıda karakterlerimiz duruyor ve konuşmalarına kaldıkları yerden devam ediyorlar. Aynı karakterler konuşmalarına devam ederken sahne yine sert bir biçimde kesiliyor ve karakterlerimiz bu sefer yürüyerek sohbetlerine devam ediyorlar. Bu devamlılık sıkıntıları özellikle ilk yarıda fazlasıyla seyirciyi yoruyor. Bahsetmeye çalıştığım olay sadece karakterlerin konuşmalarının keskin bir şekilde kesiliyor oluşu değil. Karakterlerimizin duruşu ve fiziksel görünümü de sekteye uğruyor.

Filmi bütün olarak pek sevemedim. Kötü karakterimizin motivasyonu hem duygusal açıdan hem de mantık bakımından bana geçmedi. İyi tarafta olan karakterlerimizde de aynı problemi yaşadım. Hikaye büyük büyük önümüze sunulurken pek öyle olmadığını her geçen dakika daha iyi anlıyoruz. Sıradan bir Hollywood aksiyon ve gerilim filmi gibi. Esasen Nolan benim inanılmaz derecede sevdiğim bir yönetmen değil. Ortaya koyduğu işlere inanılmaz saygı duysam da çok sevdiğim filmleri de var, pek hoşlanmadığım filmleri de. Lakin hoşlanmadığım filmlerinde dahi olayları sindirebiliyordum. Bu filmdeki hikayeyi çok sönük buldum.

Oyunculuklara gelecek olursak; John David Washington, elinden geleni yapsa da karakteri bizlere benimsetemiyor. Oyunculuk açısından fena durmuyor lakin bazı sahnelerde vermek istediği duyguyu seyirciye tam anlamıyla aktaramıyor. Kenneth Branagh’ın performansını hiç beğenmedim ve bu tamamen karakterle alakalı bir durum. Karakter fazla klişe ve tek yönlü. Cast açıklandığı zaman Robert Pattinson ismini duyunca çok heyecanlanmıştım. Son yılların en gözde isimlerinden biri olan Pattinson, bu filme ve karaktere fazla geliyor. Karakterin gidebileceği ve yönelebileceği alan çok dar olmasına rağmen Pattinson bu dar alanı sonuna kadar kullanıyor ve bazen karakterinin dışına çıkıyor. Bu durumda karaktere karşı bir antipati yaratıyor. Bana göre kötü bir performans değil ama karakterle pek uyuşmayınca beklentilerin altında kalıyor. Elizabeth Debicki ise filmin en iyi performansına sahip oyuncusu olarak karşımıza çıkıyor. Bazı sahnelerde abartıya kaçan oyunculuklar sergilese de bütünüyle en beğendiğim oyunculuk performansını, Elizabeth Debicki bizlere sunuyor. Oyunculukların toplamı vasat bir sonuç çıkarıyor. Çünkü senaryo fazla vasat ve hatta vasat altı duruyor. Karakterlere özgür bir alan bırakmayınca mekanik oyunculuklarla ve bazen anlamsız diyaloglarla karşılaşıyoruz. Senaryonun çokta uzun olmadığını düşünmüyorum. Film ortalama olarak 150 dakika sürse bile senaryonun 90-110 sayfa arasında olduğunu düşünüyorum. Hatta daha az bile olabilir.

Filmin üzerine konuşulacak çok şey var. Anlamadığımız veyahut yanlış anladığımız bir takım olaylar çıkabilir. Film platformlara düştükten sonra tekrardan izlenilebilir, her şeyi anlamak için. Ama ben bu tarz ‘bir seferde anlaşılmaz’ filmlerini oldum olası saçma ve gereksiz buluyorum. Çünkü bir seferde anlaşılmaz diye bir şey yoktur. Bir seferde anlatmak istememek vardır. Bunun farklı nedenleri olabilir ama bana göre iki önemli nedeni var; birincisi seyirciye karşı çok zekice bir iş ortaya koyduğunu hissettirmek. İkincisi ise daha fazla bilet sattırmak. Ben iki yapıyı da gereksiz buluyorum.

Genel olarak Nolan filmografisine kıyasla vasat altı kalan bu yapım, seyirciye elle tutulur, savunulacak herhangi bir done vermiyor. Durum böyle olunca film bir bütün olarak beklentilerin altında kalıyor. Benim filme puanım 4.5/10.

Yazının bundan sonrası SPOİLER öğeler taşımaktadır.

Öncellikle kötü karakterimiz Sator’dan başlayayım. Karakterin elle tutulur hiçbir mantıklı yönü yok. Kötü karakterin Rus silah kaçakçısı olması başlı başına bir sorun. İnanılmaz bir klişe. Karakteri bir Rus’un değil de bir İngiliz’in oynaması ise işin tamamına tüy dikiyor. Çünkü aksan gözle görülür bir biçimde sırıtıyor. Zaten karakterimizin iki boyutlu olması büyük bir problem iken bir de bu karakteri canlandıran aktör Kenneth Branagh, iyi bir performans sergilemeyince ortaya anlamsız yere kötü olan bir karakter çıkıyor. Çünkü yerli dizilerden alışık olduğumuz mafyavari söylemler bana inandırıcı ve mantıklı gelmiyor. Eşine ‘Ya benimsin ya da hiç kimsenin olamazsın’ demesi başlı başına bir saçmalık ve ayrıca dünyayı yok etmesinin nedeni olarak bizlere bu iddianın biraz değişiği olan ‘Dünya, ya benimsin ya da yoksun’ cümlesini bizlere aktarmalarına ben ikna olmadım. Eşine ve dünyaya neden bu kadar öfkeli ki? Motivasyonunu hiç anlamadım. Sator karakterinin dünyayı yok etmek için sözde en mutlu olduğu ana, geçmişe gidip, Venedik’te çocuğu ve eşiyle günbatımını izledikten sonra dünyayı yok etmesi ise karakterin duygusallığıyla hiç uyuşmuyor. Daha çok karakterin bencilliği ön plana çıkartılsaydı, bu sahne daha fazla anlam kazanabilirdi. Çünkü eşine sözde bu kadar değer veren bir insan öyle sözler söylemez veya çocuğuna bu kadar anlam yükleyen bir kişi, onu yok edecek bir sistemi çalıştırmaz. Sadece ve sadece bencil bir insan bunu yapar. Filmde bir noktada bu bencilliğin altı çizilse de üzerinde pek durulmadı. Bu durum da Sator karakterini daha da anlamsızlaştırdı.

Dünyayı yok etmek için gerekli olan sistemin, dokuz parçaya ayrılmış olması da hiç mantıklı gelmedi ve açıklamayı da tatmin edici bulmadım. Çünkü gelecek ve geçmiş arasındaki sistemi yaratan bilim insanı, yarattığı sistemin ne kadar yıkıcı olduğunu anlayınca kimse buna ulaşamasın diye bunları dokuza bölüp, en güvenli bölgelere yerleştirmiş olmasını mantıksız buluyorum. Bu yarattığı gelecek ve geçmiş arasındaki sistemi kullanıp, geçmişe gidip yarattığı sistemi rahatlıkla yok edebilir. Neden geçmişe gidip bunları saklıyor ki? Film bu mantığın üzerine kuruluyken ve bu mantığında anlamsız çıkması tatmin etmiyor. Kat karakterinin yarasının nasıl iyileştiğini ise hiç anlayamadım. Zamanda geriye giderek yara nasıl iyileştirebiliyor bizlere açıklanmadı.

Bir sahnede geçmiş ile bağ kurulmasını sağlayan mekanizma hakkında bizlere bir bilgi veriliyor. Cümlesi cümlesine hatırlamasam da bu minvaldeydi ‘mekanizmaya giriş yapmadan önce camdan yansımanı görmen gerekiyor’. Bu cümlenin önem arz ettiğini düşünmüştüm. Birtakım olaylar silsilesinde karakterlerimizden biri dalgınlıkla cama bakmadan mekanizmanın içerisine girecek ve geçmişte hapsolacak diye düşünmüştüm. Fakat böyle bir olay yaşanmadı. Filmin sonuyla beraber kendini feda ettiğini anladığımız Neil karakteri keşke kilidi açmak adına böyle bir hamle de bulunsaydı, daha anlamlı bir bütünlük sağlanabilirdi.

Mavi ve kırmızı takıma ayrılan iki ekibin, Sator karakterinin askerleriyle olan savaşı fazla yüzeysel ve tanrı bakış açısıyla çekilmiş. Karakterlerin gözünden olaylara bakmış olsaydık, hissiyatı daha farklı olabilirdi. Çok karmaşık duruyor. Ellerinde bu denli olanak varken bunları kullanmamaları bana mantıklı gelmiyor.

Spoilersız inceleme yazısında belirttiğim devamlılık probleminin örneğini sizlere anlatmak isterim. Priya ve Protagonist karakterleri şehrin ortasında yürürlerken, sahne bir anda kesiliyor ve elleri sabit olan Protagonist, bir anda durmuş bir biçimde el hareketleriyle sahneye devam ediyor. Hemen ardından sahne tekrardan kesiliyor, Protagonist ve Priya karakteri yürüyüş yaparak sohbetlerine devam ederken, Protagonist karakterinin elleri tekrardan sabit bir biçimde bizlerin gözlerine sokuluyor. Bu sahneler sıradan bir yönetmenin filminde gördüğümüz devamsızlık problemlerine çok benziyor. Fakat isminiz Christopher Nolan ise ve teknik açıdan kusursuzluğunuzla ön plana çıkıyorsanız bu sahneler fazlasıyla göze batar ve eleştirilir. Ayrıca sahnelerin anlamsız yere keskin bir şekilde kesilmesi ve sahne geçişlerin aynı keskinlikle devam etmesinin herhangi bir mantığı yok.

Filmin temel unsurlarını eleştirirken, bir ayrıntıyı da es geçmemek gerektiğini düşünüyorum. The Protagonist olarak anılan baş karakterimiz ve Neil karakterinin bankaya gidip tabloyu çalmaya çalışma sahneleri, filmin en gereksiz sahnesiydi. Çünkü amaçları Sator karakterine ‘Sahte tablo almışsın, ben de sana bunu açıklayan adamım. Hazır tanışmışken gel birlikte bir iş yapalım’ mantığı akıl almaz derecede vasat duruyor. Bu noktada The Protagonist’in bütün bunları, Kat karakterini Sator’un elinden kurtarmak adına yaptığını söyleyebilirsiniz ama çözümü bu kadar komplike bir olay değil bu. Kat karakteri rahatlıkla olayı yalanlayabilir. Sator’u dolandırmadığını söyleyebilir. Hatta bu konunun bu kadar filmin merkezinde olmasını bile anlayamıyorum. Ayrıca tablo çalma sahnelerindeki en kötü sekans bu değildi. Sonradan anladığımız üzere The Protagonist’ın kendisiyle dövüştüğünü gördüğümüz o sahne, herhangi bir fizik kuralıyla açıklanamaz. Bir kişi aynı anda iki yerde olamaz. Kendisiyle birtakım etkileşimler kurması ise mümkün bile değil. Predestination filmi bu mantığın üzerine kuruluydu. Bu mantığın çok saçma olmasından ötürü film hiç dikkate değer bir yapım olamadı. Nolan gibi bilim kurgu meraklısının ve ilgilisinin böyle popülist bir hamle yapmasına ise çok şaşırdım. Filmin bir diğer sorunlarından birisi ise tam olarak bu. Film tamamen bir fikir üzerine kurulu. Bu yüzden karakterlerimiz iki boyutlu. Fikir üzerine kurulu olan bütün yapımlar kalıcı olamaz. Parlak bir fikir ve parlak bir senaryo gereklidir. Fikir ne kadar parlak olsa da çekimler ne kadar güzel gözükse de sadece parlak bir fikirle peynir gemisi yürümez.

Muhtemelen üzerine düşündükçe ve sahneleri hatırladıkça film hakkında daha olumsuz öğeler aklıma gelecektir. Bu yazıda iyi bir film için gerekli şartlar olan unsurlar üzerinde durmaya çalıştım. Ayrıntılı bir inceleme yapabilmek için filmi iki veya üç kez izlemek gerekebilir. Böyle bir durum söz konusu da olmadığı için beğenmediğim temel unsurlar üzerinden eleştirimi yapmaya çalıştım. Katıldığınız ve katılmadığınız noktaları, sizin film hakkındaki görüşlerinizi bekliyoruz.

Sağlıcakla kalın…

Kategoriler
izlenim

Objektiflikten Uzak: Barry Lyndon’ı, Kubrick’in En İyi Filmi Yapan Unsurlar

Sinema tarihinin en özel, en nevi şahsına münhasır yönetmenlerinden biri olan Stanley Kubrick, auteur yönetmenler listesinin üst sıralarında yer alıyor. Hatta kimilerine göre listenin ilk numarası… Bu yazımızda Kubrick mi, Truffaut mu, Godard mı veya Tarkovski mi? diye tartışmayacağız. Kubrick’in bizlere sunduğu filmler arasından Barry Lyndon’un, Kubrick’in en iyi filmi olduğuna sizleri ikna etmeye çalışacağız. Yazıyı okumaya başlarken, 2001: A Space Odyssey’in, Eyes Wide Shut’ın, Dr, Strangelove’ın, The Shining’in ve hatta Lolita’nın -umarım Lolita filmini, Kubrick’in en iyi film olarak gören kimse yoktur- Kubrick’in en iyi filmlerinden biri olduğunu düşünebilirsiniz. Yazının sonunda değişen fikrinizle, sizleri bir kez daha Barry Lyndon izlemek adına uğurlamayı ümit ediyoruz. Büyük büyük iddialarda da bulunduğumuza göre yazının esas konusuna geçebiliriz.

Bir karakterin gençliğinden, yaşlılığına dek süren, orta yaş dönemini merkezine alan bu yapım, sinemacılara olduğu kadar edebiyatçılara da bir ders niteliğindedir. Ana karakterin derinliği, aldığı kararların bir altyapısının olması ve karakterin olgunlaşma sürecinin nasıl anlatılması gerektiğini ders niteliğinde, harika bir biçimde gözler önüne seriyor. Bu derinliği ve karakter gelişimini bizlere sunarken, geriye kalan karakterleri de neredeyse aynı derinlikte ve aynı önem de ele alıyor. İyi veya kötünün olmadığı, neredeyse her karakterin gri olduğu kaç yapım seyredebildik? 2020 dünyasında halen kullanılan ve çoktan eskimiş olması gereken ya beyaz ya da siyah karakter kullanımın yer almadığı 1975 yapımı bu film sizce de karakter bazlı en iyi yapımlardan birisi değil midir? Hem bir yol hikayesi, hem bir sınıf mücadelesi hem de farklı dönemlere ayrılan bir yaşam öyküsünü anlatan bu yapımın başardığı en büyük olay sadece derinlikli karakter yaratımı mıdır? Tabi ki hayır.  Barry’nin yaşamına odaklanırken, film seyretmek dışında kitap okuyormuşçasına bir his veren ve bu hissi yaratırken herhangi bir yapay duyguya başvurmayan çok az yapımla karşılaşabiliriz. Duygu sömürüsüne bu kadar açık olan bu yapım, herhangi bir sömürüye veyahut acıma duygusuna yer vermeden hikayesini anlatmayı başarıyor.

18. yüzyılın İngiltere’sinde geçen bu hikaye de gece ve gündüzün arasındaki belirgin fark ustaca seyirciye aktarılıyor. Sanki o dönemi izlemekten çok yaşıyormuşuz hissi veren bu film, gündüz gözüyle bizleri harika renklere, doğaya ve yaşamın derinliklerine doğru yönlendirirken, geceleri ise mum ışığıyla aydınlatılan mekanlarla, kasveti ve yalnızlığı şahane bir biçimde ele alıyor. Senaryodaki başarı, görüntü yönetiminde de göze çarpıyor. Sayısız mumlarla aydınlatılan odalar ve o odaların içindeki trajediler, seyircinin ‘oradayım’ hissine kapılmasını sağlıyor.

Şu an bu yazıyı okuyorsanız ve zaman makinesiyle seyahat etmediyseniz, hiçbiriniz 18. Yüzyılın İngiltere’sinde yer almadı. Hepimizin o dönem hakkındaki bilgileri kitaplardan, belgesellerden veyahut filmlerden gelir. O döneme ilgi duyan herkesin fark edebileceği üzere bu filmdeki aksan ve diyalogların kalitesi dönemiyle birebir uyum içerisindedir. Böylesine büyük bir hikaye örgüsü aktarırken, bu denli başarılı diyaloglar yazabilmek ustalık gerektirir. Diyalogların ve karakterlerin başarı düzeyinin aynı oranda seyirciye yansıtılabilmesi için oyunculukların da en az onlar o kadar başarılı olması gerekir. Bu yapımdaki oyunculukların duruluğu ve gerçekçiliği örnek teşkil edecek düzeydedir.

İyi bir film için neler gereklidir? Senaryo, görsellik, başarılı diyaloglar, harika oyunculuklar? Evet bu saydığımız unsurlar gerek şartlardır. Bunlardan biri olmazsa herhangi bir yapımın kült seviyesine ulaşması veyahut efsane kategorisine girmesi neredeyse imkansızdır. Peki bunlar yeterli midir? Mesela Barry Lyndon filminde iyi olan unsurlar sadece yukarıda saydığımız gerekli şartlar mıdır? Bu soruyu da mutlu bir şekilde hayır cevabını veriyorum. Çünkü filmdeki müzik kullanımı aşmış bir boyuttadır. Gerilimi yüksek bir sahnede çalınacak müzikler, duygusal sahne geçişlerinde arka fonda yokmuş hissi veren müzik kullanımı ve en önemlisi diyalogsuz bir sahnede müzikle hikayenin aktarımı nasıl yapılmalıdır diye merak ediyorsanız, önünüzde yaklaşık 200 dakikalık ‘filmlerde müzik kullanımı nasıl olmalıdır’ temalı bir yapımla karşı karşıyasınız.

Bu denli geniş bir yaşam öyküsünü bizlere sunan bu yapım, uzun süresine ve çok mekanına rağmen kurguda herhangi bir sarkmaya da yer vermiyor. Kubrick’in en başarılı olduğu ve bu denli büyük bir yönetmen olmasını sağlayan en önemli faktörün filmlerindeki kurgusu olduğunu düşünüyorum. Henüz 28 yaşında olmasına ve 1957’de The Killing filmini çekmesine rağmen o filminde en başarılı olduğu noktası kurgusuydu. Harika bir kurgu profesörü olan Kubrick, bu maharetini Barry Lyndon filminde de bizlere sergiliyor.

Bu yazımızda filmografisi eşsiz olan usta yönetmen Kubrick’in en başarılı filmi olarak Barry Lyndon’ı gösterdik. Tabi ki çok öznel bir yargı olduğunun ve buna karşı çıkabilecek onlarca insan olduğunun farkındayız. Bu yazının temel amacı sizlere bir şeyi dikte etmek veyahut kararlarınızı etkilemek değil. Amacımız; seyretmenizin üzerinden uzunca bir süre geçtiyse filmi hatırlamanız ve filmi yeniden tüketip, hatıranızda kalanlarla kıyaslamanızı sağlayabilmek.

Unutmadan Kubrick en iyi filmi, Barry Lyndon’dır 😊

Kategoriler
izlenim

BluTV’nin Yaptıkları, Yapacakları ve Eksik Kaldığı Noktalar

Bu yazımızda BluTV’nin bizlere sunduğu özel yapımlara, ilerleyen dönemdeki projelerine ve dilim döndüğünce neler yapmaları gerektiğine değineceğiz. Keyifli okumalar…

Yaklaşık üç buçuk yıl önce yayın hayatına başlayan BluTV sayısız özel yapımla karşımıza çıktı. Öncelikle bu özel yapımlar arasında izlediklerimi kendi bakış açımla kısaca değerlendirmeye çalışacağım.

Masum: İlk iki bölümü izlediğimde şu ana kadar izlediğim en iyi yerli yapım demiştim. İlerleyen bölümlerde tempo biraz düşse de fikrimin arkasındaydım ama 7. Ve 8. Bölümlerle beraber hikayesini noktalayan Masum dizisi benim için bir hayal kırıklığı oldu. Olayların aydınlanmaya başlamasıyla beraber mantık hatalarıyla karşılaşmaya başladık. Her geçen saniye bu hatalar arttı ve en sonunda sahne devamlılığının bile göz ardı edilmiş olmasıyla, dizi benim gözümdeki tüm karizmasını yitirdi. Kaliteli oyuncu kadrosunun yanında olayların bağlanış biçimi hiç ama hiç hoşuma gitmemişti. Fakat ilk proje olması sebebiyle gelecek adına umut veriyordu.

7Yüz: BluTV’nin özel yapımları arasında en beğendiğim işi 7Yüz oldu. Bazı bölümleri daha çok sevsem de komple bir paket olarak daha izlenilesi ve daha sevilesi bir yapım olarak karşımıza çıkmıştı. Güzel fikirler üzerine kurulu bu yapımı severek takip etmiştim.

Behzat Ç.: Televizyonda yayın hayatına başlayan ve uzun bir aradan sonra BluTV sayesinde dönüş yapan Behzat Ç.’nin daha önce hiçbir bölümünü izlememiştim. Sadece BluTV’de yayınlanan bölümler kadar dizi hakkında fikir sahibiyim. Bence gayet güzel bir işti. Oyuncu kadrosu, politik altyapısı itibariyle beğendiğim yapımlardan biri olmayı başarmıştı. Lakin yaşanılan bazı anlaşmazlıklar üzerine önceden açıklananın tam aksine dizinin yeni sezonu gelmeyecek. Hesaplanmamış birtakım olaylardan ötürü BluTV yönetimi fazlasıyla tepki aldı. Sırf Behzat Ç. İçin yıllık abonelik aldığını söyleyen birçok insan haklı olarak BluTV’yi eleştirdi. Bu tarz yönetimsel sıkıntılar her kurumda yaşanılabilir. Önemli olan bu hususun bir kez daha tekrarlanmaması.

Bartu Ben: Bana göre 7Yüz ile beraber BluTV’nin yaptığı en iyi dizi. Başıyla uyumlu bir sona sahip olan bu yapım, dizi sektörü hakkında eleştirel bir dil kullanmasının yanı sıra kariyeri düşüşe geçen bir oyuncuyu da çok güzel bir anlatımla bizlere sunuyor. Finaliyle de güzel bir kapanış yapan Bartu Ben, ikinci sezonunun da gelebileceğinin sinyallerini veriyor.

Bozkır: Polisiye yapımlara fazlaca yer veren BluTV’nin en az konuşulan yapımlardan biri olan Bozkır dizisi, finaline kadar gayet duru ve gerçekçi anlatımıyla seyirciye iyi bir yapım sunuyor. Fakat finalindeki tüm mantık hatalarıyla beraber izleyici açısından değerini fazlasıyla yok ediyor. Ekin Koç’un canlandırdığı Nuri Pamir karakterinin Alef Dizisindeki Kenan İmirzalıoğlu’nun canlandırdığı Kemal karakteriyle iyi bir uyum sağlayabileceğini düşünüyorum. Alef dizisinin final bölümü incelemesinde söylediğimi tekrardan yinelemek isterim. Kemal ve Nuri Pamir’li bir Alef’in ikinci sezonu gayet iyi bir yapım olabilir. BluTV hem kendi içerisinde bir evren oluşturmuş olur hem de Bozkır dizisini izlemeyip Alef’i izleyenlere Bozkır’ı izletmeyi başarır.

Dijital Flörtleşme: ilk bölümünü severek ve ilgiyle takip ettiğim belgesele, halı yıkamacı iki arkadaşın eklenmesiyle beraber bendeki değerini ve ciddiyetini yitirmiş oldu. Konuyla pek ilgili olmadıklarını düşündüğümden, yapımın üçüncü bölümünü merak ettirmedi ve devam etmedim.

Aynen Aynen: İlk sezonu Youtube üzerinden yayınlanan dizi, ikinci sezonuyla beraber BluTV’ye geçiş yaptı. Uraz Kaygılaroğlu’nun diziden çıkmasından ötürü dizinin izlenilebilirliğinde fazlaca kayıp yaşandığını düşünüyorum. Halen güncel olarak takip etmeme rağmen ilk iki sezondaki kaliteden uzak olduğunu ve hikayenin darlığından hoşnut olmadığımı belirtmek isterim. Yeni 1 Kadın 1 Erkek izlemeyi umuyordum fakat gidişat pek bu yönde değil.

Alef: BluTV’nin prodüksiyon anlamında şu ana kadar yaptığı en iyi iş olduğunu düşünüyorum. Senaryodaki eksiklikler, bölümler arasındaki gözle görülür tempo düşüklüğü, başrol oyuncularının uyumsuzluğu ve kötü performanslarıyla dizi beklentilerimin altında kaldı. Anlatmak istediği hikayeye odaklanmaktan çok, sürekli olarak hikayenin etrafında dönülmesinden ötürü yapım benim adıma soru işaretleriyle dolu. Kuvvetle muhtemel dizinin ikinci bir sezonu gelecek. Umarım hikayeyi olabildiğince doğrudan bizlere sunmayı başarırlar.

Şu ana kadar BluTV’nin yapmış olduğu projelerden söz ettik. Kısacası geçmişinden. Yazının bundan sonraki bölümünde ise BluTV’nin gelecek projelerinden yani bugününden söz edeceğiz.

Saygı: Behzat Ç.’nin bir spin-offu olarak tasarlanan bu yapımda, Nejat İşler’i başrolde göreceğiz. Şu anda çekim çalışmalarını sürdüren bu yapım, kuvvetle muhtemel 2020 yılında seyircinin beğenisine sunulacak. Beklentileri karşılayacağını düşünüyorum.

Sokağın Çocukları: Sıfır Bir ve Sokağın Çocukları dizisine pek göz atmadım. Sıfır Bir dizisinin birkaç bölümünü seyredip bana uygun olmadığına karar verip, diziye devam etmemiştim. Sokağın Çocukları hakkında da söyleyebilecek pek bir şeyim yok. Lakin sadık bir izleyici kitlesinin olduğunu görebiliyorum.

Yarım Kalan Aşklar: Başrollerinde Dilan Çiçek Deniz, Burak Deniz, Ezel Akay ve Cem Davran’ın yer aldığı bu yapım, Trafik kazasında yaşamını yitiren Ozan’ın muhtemelen reenkarnasyon ile yaşama dönüp, başka birinin vücudunda uyanmasını konu ediniyor. Yine bu dizinin 2020 yılı içerisinde yayınlanacağını düşünüyorum. Umarım iyi bir yapım seyredebiliriz.

İnsanlar İkiye Ayrılır: BluTV’nin ilk özel yapım filmi olması açısından ayrı bir öneme sahip olan bu film, 7Yüz filminin yaratıcısı olan Tunç Şahin’in elinden çıkan yeni bir 7Yüz hikayesi olarak lanse edildi. Başrollerinde Pınar Deniz, Burcu Biricik ve Aras Aydın’ın yer aldığı bu proje, umarım 7Yüz dizisinin başardıklarının izinden gider ve bizlere güzel anlar yaşatır.

BluTV’nin şu ana kadar açıklanan 4 projesine de değindik. Bu projeler şu an için prodüksiyon süreci devam eden yapımlar. Eminim daha beklemede olan birçok proje vardır. Fakat biz sadece bu yapımlar hakkında bilgi sahibiyiz. Büyük olasılıkla da 2020 yılı içerisinde bu yapımları seyredebileceğiz. BluTV’nin bugününden de söz ettiğimize göre yazının asıl amacına, BluTV’nin geleceğine ve şu ana kadar başaramadıklarına geçebiliriz.

BluTV’nin şu ana kadar sunduğu yapımların üzerinde bir otokontrol mekanizması varmış gibi hissediyorum. Sanki gizli bir el varmış ve o elin yönlendirmesiyle birtakım çalışmalar yapılıyormuş gibi ve bu el pek de sağlıklı bir karar mercii değil gibi. Tabi ki bu dışarıdan gözlemleyen benim hüsnükuruntum olabilir. Neden böyle hissettiğimi de açıklamaya çalışayım. Tolga Karaçelik, Emin Alper ve Seren Yüce gibi Türk sinemasının önemli genç yönetmenleri BluTV için diziler yaptılar. Özellikle Alef’in yönetmeninin Emin Alper olduğunu bilmeden izleseydim, hiç aklıma gelmezdi. Çünkü tanıdığımız, bildiğimiz yönetmenin dizisi değildi. Yaptıkları çoğu iş ısmarlama gibi duruyor ve bu da bana o ‘gizli el’ hissini veriyor. Tabi ki burada gizli el diye bahsettiğim unsur bir karikatür karakteri, benzetme yapmaya çalışıyorum.. Auteur yönetmenlerin kendi projeleriyle iş yapmaları daha anlamlı olabilir. BluTV’nin bundan sonraki sürece böyle odaklanmasının daha iyi olabileceğini düşünüyorum.

Netflix Türkiye, vasat altı işler ortaya koyan, şu ana kadar yaptıkları herhangi bir yerli yapımda beklenileni veremeyen bir platform. Neredeyse her hafta yeni bir dizi önümüze sunan ‘dijital platform fabrikası’ yeni bir şey sunmamakla beraber kendi işlerinin tekrarını bizlere sunuyor. En iyi özel yapımlarının arkasında hep en iyi yönetmenler var. Mesela David Fincher’ın Mindhunter dizisini buna örnek olarak gösterebiliriz veyahut bu sene içerisinde gösterime giren Damien Chazzelle’in The Eddy dizisi de yine yönetmen odaklı bir proje olarak karşımıza çıkıyor. Auteur yönetmenlerin projeleri dışında genel olarak vasat işler ortaya koyuyorlar. Peki neden bu kadar aboneye sahipler? Çünkü harika belgeseller çekiyorlar. Gerçek manada Netflix bir belgesel fabrikası. Herhangi bir belgeseli bile vasat üstü olmayı başarıyor. Belgesel dışında yaptıkları en iyi işlerden bir diğer ise Stand-up gösterileri. Her kültüre, her inanış biçimine ve her etnik kökene sahip insanların gösterileri yer alıyor. İşte tam bu noktada BluTV çok geri kalmış durumda. Sanat üzerine belgesel serileri oluşturulabilir. Mesela Şener Şen’in veyahut Kemal Sunal’ın ve belki de Ferhan Şensoy’un belgeselleri ‘Sanat Kuşağı’ adı altında her sezon farklı bir kişiye odaklanacak bir biçimde seyircilere sunulabilir. Sadece sinema alanında olmak zorunda da değil. Sezonun odak noktasındaki kişi Fazıl Say’da olabilir, Adalet Ağaoğlu da olabilir. Röportajlarla destekli bir sanatçı ve sanata dair sürekli devam eden bir belgesele ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Belgesel konusu bununla da sınırlı olmamalı. Mesela kriminal olayların ele alındığı yaşanmış veya kurgu belgesellerde bizlere sunulabilirdi. Türk seri katilleri anlatan bir belgesel seri başlatılabilir. Örnekleri gittikçe arttırabiliriz fakat BluTV’nin belgesel konusunda eksik olduğunu göz ardı etmemek gerekiyor. Bir diğer eksik olduklarını düşündüğüm konu ise gösteri dünyası. Bu gösteri dünyasının içinde Stand-uplar da yer alıyor, reality showlar da… Tabi ki de Exatlon gibi bir faciadan söz etmiyorum. Mesela İlişki Testi ve Rabarba Talk ile bir yükseliş sergileyen komedyen Mesut Süre’yle ortak bir proje yapılabilir. Özellikle tiyatro salonlarında ortaya konan programlarla bu başarılabilir. Veyahut BluTV özel stand-upları da görebiliriz daha doğrusu görmemiz gerekir. Mesela Cem Yılmaz’ın gösterisini Netflix’e kaptırmamak önemli bir hamledir. Ayrıca sadece Cem Yılmaz stand-up yapmıyor. Genç stand-upçıların önünü açacak projelere de destek verilebilir. Mesela Deniz Göktaş. Gerçek anlamda önünün açık olduğunu düşündüğüm bir komedyendir kendisi. Komedyenlerle anlaşılıp stand-up gösterileri BluTV üzerinden yayınlanırsa ses getirilebilir.

Bu tarz dijital platformların ayakta durabilmesi için gerekli şart devamlılık. Devamlılık olmadığı sürece aboneler gelip geçicidir. BluTV’nin sitesine girdiğimiz zaman fazla seçeneklerle karşılaşmak her zaman önemli ve anlamlıdır. Mesela BluTV, yakın zamanda HBO’nun kült dizilerinin haklarını satın aldı. Çok güzel bir hamle ama yeterli değil. HBO ile yapılacak bir anlaşmayla HBO’nun güncel devam eden tüm yapımları aynı anda BluTV’de gösterime girmeli. Tabi ki de bunun yapılabilmesi için kaynak gerekli. Fakat içerikler de gözle görülür bir artış olmadığı sürece abone sayısı her zaman aynı noktalarda gezinecektir. Tabi ki de sırf içerik olsun diye kötü yapımlara yer verilmemesi gerekir. Örneğin Cumali Ceber. Böylesi bir yapımın BluTV’de yer almaması en doğrusudur.

Elimden geldiğince BluTV hakkında dilimin döndüğü kadar bir şeyler anlatmaya çalıştım. Bu fikirlere katılırsınız veyahut karşı çıkarsınız buna saygım sonsuz. Ben ve benim gibi birçok insan kaliteli içerik seyretmek istiyor. Bu içeriğin adresi BluTV olursa ne ala. Seve seve abone olur, gönül rahatlığıyla yapımları seyrederiz. Ama bir başka durum var ki sadece mini diziler yaparak güçlü bir dijital platform oluşturulamaz. Ayakta kalma süresi çok kısa sürebilir. Quibi platformunun çöküşünü hep beraber izledik. Bir benzerinin BluTV’de olmasını kendi adıma hiç istemem.

Peki başka neler yapılabilir? Sadece içerik üretilerek abone sayısında büyük bir artış yaşanılabilir mi? Tabi ki de hayır. Günümüz dünyasında reklamın çok büyük bir önemi var. Mesela BluTV’nin sosyal medya hesaplarını takip etmeme rağmen beklediğim ve umduğum sosyalliği göremiyorum. Sessiz bir biçimde yapımlar ekleniyor, yapımlar çıkartılıyor. Six Feet Under dizisini seçkisine ekleyen bir platform, her yerde bağıra çağıra bunu duyurmalı. BluTV’nin sosyal medya hesaplarını takip etmeyen biri bile bu yapımın seçkide yer aldığını bir şekilde öğrenmelidir. Reklam her şeydir ve artık çok basit bir şekilde ortaya konulabilir. Diziler çekiliyor, diziler yayınlanıyor ama sosyal medyadaki işlevsellik göze batmıyor. Mesela neden karakterlerin ayrı ayrı 40 saniyelik videoları çekilip, sosyal medyaya sunulmaz ki? Neden BluTV’nin Youtube kanalında oyuncularla, yönetmenlerle, senaristlerle söyleşi yapılmaz ki? Neden yaptıkları özel yapım projelerinin kamera arkası BluTV’de yer almaz ki? Ben kamera arkası seyretmeyi çok seven biriyim. Örneğin aylar önce Netflix üzerinden gösterime giren Unorthodox dizisi toplamda dört bölüm sürdü. Yaklaşık olarak 180 dakika süren bu yapımın kamera arkası görüntüleri 40 dakikaya yakın bir sürede izleyicilerin beğenesine sunuldu. Ve ben ilgiyle o kamera arkası görüntülerini takip ettim. BluTV’nin bu noktalarda da eksik olduğunu düşünüyorum. Çok büyük meseleler olmasa da seyirciyi platforma bağlayacak unsurlardan biridir kamera arkası görüntüleri, teknik ekiple yapılacak söyleşiler. Mesela Masum dizisinin kamera arkası görüntüleri yayınlanmıştı ama dizinin yayınlamasından çok uzun bir süre sonra yayınlandı.

Son olarak ise daha önemli bir konuya değinmek isterim. BluTV üzerinden seyredebileceğimiz sayısız yerli film yer alıyor. Bu filmlerin birçoğu da bağımsız sinema olarak adlandırılan, sinema da pek izlenilmeyen şahane filmlerden oluşuyor. Damat Koğuşu, Sarmaşık, Kar, Zerre, Nefesim Kesilene Kadar, Ana Yurdu, Toz Bezi, Borç, Aydede ve İçerdekiler bunlardan sadece birkaçı fakat bu konuda hala yeterli olmadığını düşünüyorum. Sinemada belli bir kitleye ulaşamamış, her şehirde vizyona girememiş her ‘kaliteli’ Türk filminin BluTV’de yer alması gerektiğini düşünüyorum. Ben ve benim gibi birçok kişi seyretmek istediği filmleri sinemada izleme fırsatı bulamıyor. Bağımsız Türk sinemasını elinde bulunduran BluTV, çok güçlü bir platform olarak karşımıza çıkabilir. Amma velakin ellerinde bulundurdukları yapımların tanıtımını da ustalıkla yapmaları gerekir. Yoksa kısa süre önce ‘En cesur kadın hikayesi’ olarak lanse edilen Çıplak dizisinden aldıkları gibi sert tepkilerle karşılaşabilirler. Terazinin kollarını muazzam bir özveriyle dengede tutabilmek en önemlisidir.

Kategoriler
izlenim

Netflix’i Yıldırma Taktikleri

Netflix dijital platformunda Aşk 101 dizisi yayınlanmadan kısa bir süre önce patlak veren gay karakter dedikodusu büyük bir ivme kazanarak dönüşü olmayan bir yola girdi. Diziyi izlediğimiz zaman Osman’ın gay olduğuyla ilgili hiçbir emareye rastlamamamıza rağmen Mahir Ünal’ın, Cüneyt Özdemir’le yaptığı röportajda “Öyle bir şey oldu geçtiğimiz günlerde Netflix bir dizi istedi, dizinin senaryosu hazırlandı. Dizi bir eşcinsel hikayesiydi ve orada Osman isminde bir eşcinsel üzerinden yerli yapım firmasına bir dizi yapım teklifi verdi. Bu normal bir şey diyebilirsiniz. Ama Almanya’da, Fransa’da Hollanda’da ya da ABD’de, bir eşcinsel kendi özel hayatını yaşar. Ama gazete almaya gittiğinde eğer yanında evlat edindiği ya da kendi çocuğu da olabilir, gazete bayisine gittiğinde bir porno dergisinin poşet içinde satılmamasına tepki gösterir”. Bu açıklamalarının ardından Osman karakterinin eşcinsel olduğunu ve buna hükümetin izin vermediğini ima etti.  Peki sorun dizide eşcinsel karakter bulunması mı yoksa sorun Netflix’in ülke içerisindeki diğer platformların bitişini hazırlaması mıdır?

BluTV şuana kadar sayısız özel yapımla karşımıza çıktı. Bozkır ve Alef dizilerinin kilit noktalarında, düğümün çözüldüğü anlarda karşımıza çıkan iki farklı eşcinsel karakter vardı. Gayet derinlikli ve hiç sırıtmayan bu karakterlere hükümet cephesinden herhangi bir saldırı veya açıklama gelmemesine rağmen -ki gelmemeli de zaten. Diğer tüm bireyler gibi LGBTİ+ bireylerinin de yapımlarda yer alması gerekir- Netflix’in senaryoda yer alan karakterlerine neden bu denli bir saldırıda bulunuluyor? Sorun yapımlarda eşcinselliğin olması mı yoksa Katar menşeli  beIn grubun baskıları mı? Netflix’e baskı yapılırken, BluTV hakkında herhangi bir şey söylenmemesinin nedeni ne olabilir? -tekrar söylüyorum doğrusu hiçbir baskı olmaması zaten-

Netflix Türkiye’de yayın hayatına başlamadan önce Netflix’in bazı yapımları beIn medya tarafından gösterime giriyordu. Hatta bunun en göze çarpanı ise Netflix’in özel yapımlarından biri olan  House Of Cards dizisinin yayın haklarını elinden bulunduran beIn medya yüzünden Netflix, kendi özel yapımını, kendi platformunda Türkiye’deki takipçilerine sunamamıştı. Netflix Türkiye’ de  yayın hayatına başladığından bu yana beIn grubunun abone sayısı, futbolun da kötü gitmesiyle günden güne erimeye başladı. Türkiye ve Katar arasındaki iş anlaşmalarını ve çeşitli arsa satışlarını göz önünde bulundurursak, beIn medya, hükümetten Netflix’e bir çözüm yolu bulmasını istemiş olabilir. Tabi ki bu bir iddia ama tutarlı ve olabileceğini de gözden kaçırmamak gerekir. Netflix olayının bu denli büyümesine beIn cephesinin etkisi olabileceğini ilk yazan kişilerden biri Murat Tolga Şen’di.

Son olarak ise birkaç gün önce Netflix’in onay verdiği bir yerli yapım, sete çıkış gününde iptal edildi. Atiye dışındaki tüm projeler askıya alındı. Set günü iptal edilen Şimdiki Aklım Olsaydı projesinin senaristi Ece Yörenç, yönetmeni  Çağan Irmak, yapımcısı ise Ay yapım. Ana akım medyaya kolaylık iş yapan ve televizyonlarda gördüğümüz vasat altı dizilerde yer alan bu iki isim ve bir kuruma sırtını dayayan Netflix’e elbette ki bir sözümüz var.. Ama işin önemli kısmı bu değil. Sete çıkması gereken gün projenin iptal edilmesi, bir blöf müdür yoksa yavaş yavaş bir geri çekilme midir? Bana göre hem blöf hem de bir geri çekilmedir. Hükümet bu blöfe rest karşılığı vermekten geri durmayacaktır. Zaten kısa süre içerisinde Netflix’in güvenirliğine  darbe vurmuşken, ellerine geçen bu fırsatı sonuna kadar kullanacaklardır.

Peki ne olacak? Netflix, Türkiye’den çekilince beIn medyaya mı abone olacağımızı sanıyorlar? Veyahut televizyona mı sarılacağız? Hayır. Halihazırda olan korsan dizi ve film izleme siteleri rekorlar kıracak. Netflix’ten alınan gelir vergisi sıfırlanacak. Netflix, özel Türk yapımı yapamayacak  ve ülkeye giren cüzi miktardaki dövizden feragat etmiş olacağız. Netflix’in dünyadaki abone sayısı yaklaşık 100 bin düşecek, biz seyirciler korsan sitelerde yasa dışı bahis reklamları izleyeceğiz ve ülkemizde sinemalarda yayınlanan yerli projeler başka ülkelerde izlenilmeyecek. Karşılıklı kazan-kazan- kazan durumu, üç taraflı bir kayba dönüşecek. Dünyaca ünlü futbolcu Neymar, vasat bir film olan 7. Koğuştaki Mucize filmini izleyip, çok ağladığını belirten bir hikaye instagram’dan paylaşamayacak. Netflix Fransa da bir hafta boyunca en çok izlenen film bir Türk yapımı olmayacak. Türkiye’de vizyona giren filmlerin vizyon süresi tamamlandıktan sonra Netflix’e satılamayacak ve izleyiciler korsana teşvik edilecek. Gerçekten de şahane bir plan. Artık Hercai, Sen Anlat Karadeniz ve türevindeki ‘kaliteli’ dizilerimizi gönül rahatlığıyla Güney Amerika ülkelerine satabiliriz. Ne de olsa kadına şiddet temalı bu yapımlar, ülkemizin bir aynası olarak yabancı seyirciyle buluşacak. Onlar da eşlerini ve çocuklarını alıp dizilerde gördüğü ‘şahane’ ülkeye gelmek için can atacaklar. Kadına şiddeti sokaklarda görmek pek bir hoşlarına gider.

Netflix, özgürlüğün bekçisi değil tabi ki. Böyle bir amacı da yok. Başka anlamlar yüklememize gerek de yok. Netflix kapandığında halihazırda elimizde bulunmayan özgürlüğümüzden bir şey kaybetmeyiz.

Kategoriler
seçki

Dizi Pazarı: Most Dangerous Game

Nisan 2020’de yayın hayatına başlayan Quibi platformunun ilk dizilerinden biri olan aksiyon türündeki Most Dangerous Game dizisinin yönetmenliğini Phil Abraham üstleniyor. Ortalama 7 dakika ile karşımıza çıkan ve toplamda 15 bölüm süren bu dizinin başrollerinde; Liam Hemsworth, Christoph Waltz ve Sarah Gadon yer alıyor.

Yatırımcı Dodge Maynard, talihsiz olayları silsilesiyle iflasın eşiğine gelir. İçinde bulunduğu buhrana alışmaya ve çözüm yolları aramaya çalışan bu genç adam beyin kanserine yakalandığını öğrenir. Hastalığın, tedavi edilemeyecek bir düzeyde olduğunu öğrenir ve fazla vakti kalmamıştır. Eşi Val ise hamiledir ve doğuma çok az bir zamanı kalmıştır. Bu çıkmazdan kurtulmaya çalışan Dodge’un önüne zorlu bir teklif konur. Ölümün pençesindeki Dodge, Miles Sellars adında bir şirkete rastlar. Bu şirket, müşterilerine sunduğu ‘avcılık’ oyununa yeni bir ‘av’ aramaktadır. Hem ekonomik hem de sağlık açısından sorunları olan Dodge’a ‘av’ olma konusunda bir teklif yaparlar. Bu av süreci toplamda 24 saat sürmektedir. Tanımadığı ve daha önce hiç görmediği beş kişi, şehrin içinde Dodge’u avlamaya çalışacaktır. İlk saat için 50 bin dolar, geriye kalan her saat için ise bir önceki paranın iki katı teklif edilir. 24 Saatin sonunda sağ kalırsa toplamda 24,5 milyon dolarlık bir para hesabına yatacaktır. Eğer ölürse, öldüğü saatte hak ettiği tüm para eşine kalacaktır. Kendi içinde kuralları olan bu zorlu oyunu, kurallara göre oynamazsa bitmek bilmez bir oyunun içinde sıkışıp kalacak ve sonunda öldürülecektir. Teklifi başta kabul etmeyen Dodge, zor durumda olduğu için mecburen kabul eder, tehlikeli ve zorlu bir oyun başlar. Dodge, 24 saati tamamlayabilecek midir?

Senaryosuyla Açlık Oyunları’nı bizlere hatırlatan bu dizi, esasen ortalama bir Hollywood aksiyon filmi kalitesinde… Başrollerinde yer alan ünlü oyuncularla birlikte vasat bir aksiyon düzeyindeki yapım, Quibi tarafından şu ana kadar yapılan en iyi dizi olarak gösteriliyor. Dizinin ikinci sezonu da kısa bir süre önce onaylandı.

Diziden beklediğim performansı alamadım. Ellerinde iyi bir oyuncu kadrosu ve ilgiyle izlenebilecek bir senaryo olmasına rağmen aksiyon sahnelerinin vasatlığıyla kendi yaratmış olduğu beklentileri aşamıyor. Lakin her bölümün 6-10 dakika sürmesinden dolayı farklı bir deneyim yaşadığımı söylemeden geçemeyeceğim. Toplamda iki saate yakın süren bu yapımı izlemenizi tavsiye ederim. Hem Quibi platformuyla tanışmış olursunuz hem de farklı bir deneyim elde etmiş olursunuz. Belki bir başka yazıda Quibi platformundan söz ederiz.

Keyifli seyirler dilerim.

Kategoriler
seçki

Dizi Pazarı: How to Sell Drugs Online (Fast)

2019 çıkışlı Alman yapımı suç ve gençlik dramasından izler taşıyan ve gerçek bir hikayeden esinlenen bu How to Sell Drugs Online (Fast) dizisinin başrollerinde; Maximilian Mundt, Danilo Kamber ve Lena Klenke yer alıyor.

Moritz ve Lenny çok yakın arkadaşlardır.  Zamanlarının çoğunu ya bilgisayar oyunu oynayarak ya da internet sitesi tasarlayarak geçiren bu iki yakın dost, küçük bir Alman kasabasında Lise eğitimi almaya devam ederler. Çocukluğundan beri amansız bir hastalık Lenny’nin peşini bırakmamıştır. Doktorların birkaç yıl içerisinde öleceğini söyler. Bu hastalığın bir diğer sonucu ise Lenny’nin tekerli sandalyeye bağlı bir şekilde hayatını devam etmek zorunda olmasıdır. Her şeye rağmen sıcakkanlı ve pozitif olan Lenny, ölümü kabullenmiştir. Moritz ise ABD’den yeni dönen çok sevdiği kız arkadaşını özlemle beklerken, kız arkadaşı ABD’de geçirdiği bir senede büyük bir dönüşüme uğramıştır. Moritz, ABD’de geçirdiği süre zarfında uyuşturucuya ilgi duymaya başlayan eski kız arkadaşını geri kazanmak umuduyla internet üzerinden uyuşturucu satmaya karar verir. Kaybedecekleri pek bir şey olmayan bu iki yakın dostu gerilimli bir yaşam bekler.

Yer yer eğlenceli yer yer ise gerilimi arttıran etmenlerin bulunduğu bu yapım, bir oturuşta bitireceğiniz ve sonunda mutlu ayrılacağınız bir yapım olarak karşımıza çıkıyor.

Deep Web’den, güvenlik duvarına oradan da internet sitesine uzanan bu derin yolculuk, izleyiciyi tebessüm ettiren sahnelerin yaşanmasını sağlıyor.

İlk sezonu toplamda 6 bölüm süren ve her bir bölümün yaklaşık 27 dakika olması itibariyle bir oturuşta bitirebileceğiniz bu dizinin ikinci sezonu ise 21 Temmuz’da Netflix’te yayınlanacak.

Keyifli seyirler dilerim.

Kategoriler
söyleşi

Can Evrenol ile Çıplak ve Son Filmleri Üzerine

Baskın: Karabasan, Ev Kadını, Peri: Ağzı Olmayan Kız filmlerinin ve son olarak da Çıplak dizisinin yönetmeni Can Evrenol ile yazarlarımızdan Serkan Şefkatlı, mail yoluyla kısa bir röportaj gerçekleştirdi. Evrenol, son yapımlarından ayrıntılar verirken ve gelecek projelerini de aktardı.

– Öncellikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ediyoruz. Can Evrenol bugünlerde neler ile ilgileniyor? Malum salgından ötürü evlere kapandık. Bu pandemi dönemini nasıl geçirdiniz?

Can Evrenol: Evde, 2 yaşında oğlum ve hamile eşimle birlikte film izleyerek, bulaşık yıkayarak, yerleri temizleyerek, ilk 2 ay hiç evden çıkmadan geçirdik. Çıplak yeni bitmişti. Uzaktan kumanda onun montaj ve ses tasarımı ile ilgilendim. Yeni senaryolarıma vakit ayırmaya çalıştım. Bir de evde kaldığım ilk 40 gün her gece 11’de instagramda bir konukla canlı yayın yaptım. Tam IGTV olayı çıkarken biraz yoruldum bıraktım, yeni yazdığım şeylere odaklanmaya çalışıyorum.

– Şu an gündemde olan ve halihazırda ilk sezonunu noktalayan Çıplak dizisinin ortaya çıkış sürecinden bizlere biraz bahseder misiniz?

Can Evrenol: Merve Göntem ile beraber bir şey yazmak çok istiyorduk. Benim de kenarda, 2 ufak bölüm yazdığım bir hikayem vardı. Gerçek karakterlerden etkilenerek yazdığım, Fleabag ve Bartu Ben’den özendiğim bir şeydi. Merve’nin Kurumuş Yeşil Bitkiler adlı kısa romanındaki ana karakterle benim ilk 2 bölümdeki Eylül duygudaş sayılırdı. Merve’ye bölümleri gösterdim. Çok beğenince bir bölüm o, bir bölüm ben tenis oynar gibi devam edince ortaya, 8 bölümlük bu mini dizi çıktı.

– Dizinin başrolünde, televizyonlarda veyahut dijital medyada görmeye pek alışık olmadığımız bir ana karakterimiz bulunuyor. Müge Bayramoğlu’nu bu rol için nasıl ikna ettiniz? Çünkü gelebilecek ‘olumsuz’ eleştirileri göz önünde bulundurursak bir hayli cesur bir rol.

Can Evrenol: Müge başından beri benim sinema filmlerimi çok sevdiğini ve benimle bir projede yer almak istediğini söylediği için çok şanslıydım. Bizi tanıştıran Baskın’ın başrolü Görkem Kasal oldu. Audition’lardan itibaren Merve Göntem ve Müge ile üçümüz çok iyi arkadaş olduk diyebilirim. Karşılıklı güven ve hatta meydan okuma diyebileceğim bir şevkle devam ettik.

– Dizi yayınlandıktan hemen sonra sosyal medyada bir lince uğradı. ‘Cesur bir kadın hikayesi’ başlığıyla diziyi tanıtmak bir hayli tepki aldı. Bu durum hakkında ne düşünüyorsunuz? Çıplak dizisi cesur bir kadının hayatına mı odaklanıyor yoksa cesur sahneleri olan bir yapım mı?

Can Evrenol: İnternetteki ve özellikle twitter’daki linçler çok saçma olabiliyor. Küçük büyük fark etmiyor. En liberal olduğunu düşünenler bile çok ahlakçı kalabiliyor. Biz Çıplak özelinde aldığımız tepkilerden inanılmaz memnunuz. Sektörün içinden, arkadaşlarımızdan ve hiç tahmin etmediğimiz yerlerden harika mesajlar ve paylaşımlar alıyoruz.  Bahsettiğiniz linç tamamen benim daha önce çektiğim çok iğrenç ve komik 30 saniyelik bir kısa filmimle alakalı birkaç ay önce çıkan şamatanın etkisi. Yoksa ciddiye alınacak bir tarafı olduğunu sanmıyorum gördüğüm kadarıyla.

– Dizide çoğu karakter birbiriyle önceden etkileşim halinde. Bu kadar sınırlı bir çevrede olayların gelişmesi, hikâyenin tesadüflere bağlanmasının önünü açmıyor mu?

Can Evrenol: Bu hikayenin doğası bu. Bir filmin kendini nasıl ele aldığı, kendiyle ne kadar dalga geçip, nasıl bir tavır takındığı o filmin tesadüflerini ve doğasını belirliyor. Bu açıdan biz Merve’yle Çıplak’taki dengeye bayılıyoruz.

– Bildiğimiz kadarıyla siz diziyi çekmeye başladığınızda ve hatta çekimleri tamamladıktan sonra dahi bir platformla anlaşmamıştınız. Geleceği belli olmayan bir yapımı çekmek çok meşakkatli bir iş olmalı. Yapımcıyı nasıl ikna ettiniz? BluTV ne zaman devreye girdi?

Can Evrenol: Bu şartlarda istediğimiz senaryoyu kimseye kabul ettirip, sponsor bulamayacağımızı biliyorduk. Biraz aradık da hatta. Sonra TN Yapım ve Tanay Abbasoğlu’nun öz kaynaklarıyla çok ufacık bir bütçeyle tamamen özgür bir şekilde çekebildik. Çektiğimiz bütün meşakkate değdi. İş tamamen bittikten sonra gösterdiğimiz kişilerden çok güzel tepkiler gelmeye başladı ve BluTv bu noktada dahil oldu. Çok mutlu olduk.

– Diziyi tamamen Iphone 11 ile çektiniz. Bu durumun ne gibi avantaj ve dezavantajları oldu?

Can Evrenol: Bahsettiğim şartlarda başka bir kamerayla çok daha fazla vakit harcamamız gerekecekti. Iphone 11 bize çok daha fazla tekrar alma ve ekibi ufak tutma şansı verdi. Ama bunun dışında teknik olarak da çok gündelik, modern ve kasıtlı çiğ bir estetik yakaladık. Görüntü yönetmenimiz Orkun Göntem harika bir iş çıkardı. Bu kasıtlı çiğlik ve gündelik hayata yakın hava hem performanslara hem atmosfere yansıdı. Bizce bu şekilde iş çok daha seksi oldu.

– Dizinin bir hayli iyi tepkiler aldığını ve ilgiyle izlendiğini gözlemledik. Dizinin ikinci sezonu olacak mı? Eğer ki devam edilecekse ilerisi için bizleri neler bekliyor?

Can Evrenol: Sürpriz :)

– Baskın filmi son yıllarda izlediğimiz korku-gerilim türündeki filmlerden epey bir ayrılıyor. Özellikle atmosferini ve filmin en başındaki diyalog üzerine kurulu olan sahneleri beğenerek izledik. Korku sinemasını, diğer türlerden ayıran en önemli özelliği sizce nedir? Bir yönetmen olarak diğer filmlerinize ve dizilerinize kıyasla ne gibi farklılıklarla karşılaştınız?

Can Evrenol: Korku sineması daha Heavy metal, daha punk rock, hatta daha arabesk oluyor. En büyük farkı bu bence. Yoksa aşağı yukarı aynı tavırda yaklaşıyorum bütün projelerime diyebilirim. Bu iş bir korku filmi diye ona biçimsel olarak farklı yaklaşmıyorum. Tam tersine biçim olarak mümkün olduğunca deneysel olmaya çalışıyorum kendimce.

– Peri: Ağzı Olmayan Kız efektleriyle ve çocuk oyuncu kadrosuyla bir hayli zor bir süreç olmalı. Sizi en çok zorlayan noktası neydi?

Can Evrenol: 18 günde, 3 ayrı şehirde, 4 çocuk kahraman ile ufak dev bir macera çekmek! Her şeyiyle.

– Peri: Ağzı Olmayan Kız filmini sinemada izleyemeyen bir hayli insan bulunuyor. Önümüzdeki süreç için bir dijital platformla anlaştınız mı?

Can Evrenol: Çok yakında. Şimdilik hala açıklayamıyorum.

– Oyuncu yönetimi açısından sizlere bir soru sormak isterim. Birkaç ay önce Ahlat Ağacı’nın kamera arkası görüntüleri sosyal medyanın gündemine düştü. Nuri Bilge Ceylan’ın, Bennu Yıldırımlar’la yaptığı konuşma çok tartışıldı. Sizin tercih ettiğiniz bir yöntem veya verimli olduğunuzu düşündüğünüz bir stratejiniz var mı? Oyuncularla kurduğunuz iletişim oyuncudan oyuncuya büyük değişkenlikler barındırıyor mu? Sizce oyuncu ve yönetmen ilişkisi nasıl olmalı?

Can Evrenol: Bunu oyunculara soralım isterim. Müge Bayramoğlu, Mert Ramazan Demir, Ece Ertez, Bora Cengiz ve Taro Emir ile röportaj yaparsanız okumak çok isterim.

– Biraz da Türk sinemasını konuşalım. Son yıllarda beğendiğiniz veyahut ilgiyle takip ettiğiniz Türk yönetmenler kimler?

Can Evrenol: Tolga Karaçelik, Taylan Biraderler, ve tabi ki Nuri Bilge Ceylan. Sonra Emin Alper, Pelin Esmer, Onur Ünlü, Ramin Matin, ve daha tek filmleri olmasına rağmen beni çok heyecanlandıran Onur Saylak, Senem Tüzen, Michael Önder, Emre Erdoğdu aklıma gelen ilk isimler.

– 2019 yılında gösterime giren Midsommar ve The Lighthouse’un sizin sinema anlayışınıza uygun filmler olarak öne çıktığını düşünüyor musunuz? Hem filmler hakkında hem de filmlerin yönetmenleri Ari Aster ve Robert Eggers hakkındaki görüşlerinizi merak ediyorum. Bu iki genç yönetmeni nasıl buluyorsunuz?

Can Evrenol: Ben bu iki filmin o kadar hayranı olmadım. Get Out, Hereditary, Mandy, Doctor Sleep, Hole In The Ground ve Hagazussa’yı çok sevdim. Invisible Man, Crawl ve Color Out Of Space de çok eğlenceliydi. Korku filmi değil ama müthiş gergin 1917 ve Uncut Gems’i de saymadan geçemeyeceğim.

– Hakan Muhafız dizisinin ilk sezonundaki yönetmenlerden birisiydiniz. Netflix gibi dünyanın en büyük dijital platformuna iş yapmanın ne gibi avantajları var? En çok hangi noktalarda zorlandınız?

Can Evrenol: İlk sezondaki yönetmenlerden biri olmaktan çok daha fazla bir bağım var o işle. Netflix’in ilk Türk yönetmeni olmak, hele ki o zaman çok zor ve ağır bir görevdi. Herkesin aşırı merak stres beklenti ve bilinmezlikle baktığı, birçok açıdan bir ilk olan ve içeride sinemadan fazla bambaşka birçok başka olayın döndüğü bir projeydi. Böyle bir projede ilk 3 ve son 2 bölümle ilk sezonun yarısını (başını ve sonunu) çekip bütün atmosferi oluşturan yönetmen durumundayım. Elimde olmayan sebeplerle istediğim gibi gitmeyen birçok şey oldu. Ama yine de gururla ve müthiş bir keyifle hatırladığım bir projeydi. Özellikle set zamanı… Müthiş oyuncular ve ülkenin en iyilerinden kurulu bir set ekibi. Her yönetmenin hayalindeki bir durumdu. Senaryo ve montajına daha çok dahil olabilmeyi çok isterdim. Paha biçilmez bir tecrübeydi.

– Önümüzdeki süreçte bizleri Can Evrenol imzalı ne gibi projeler bekliyor? Direksiyon kırıp farklı türlere mi odaklanacaksınız yoksa şu ana kadar ortaya koyduğunuz işlere benzer yapımlar mı izleyeceğiz?

Can Evrenol: Şu ana kadar çalıştığım projelerin zaten birbirinden çok farklı yapımlar olduğunu düşünüyorum. Farklı türlerde denemeler yapmak gibi bir lükse ne kadar sahip olursam o kadar değerlendirmek isterim tabii ki. Ama özellikle yine korku filmi yapmak, yazmak veya sadece yönetmek çok istiyorum. Veya Çıplak’a benzer bir şeyler olsun isterim.

– Ayrıntılı ve doyurucu yanıtlarınız için çok teşekkür ederiz…

Kategoriler
seçki

Dizi Pazarı: Silicon Valley

2014 yapımı 6 sezon süren ve toplamda 53 bölümlük bir yapım olan kara komedi türündeki Silicon Valley dizisi HBO kanalında yayınlandı.

Dizi, Silikon Vadisi’nde çalışan, asosyal bilgisayar programcısı Richard ve onun beş arkadaşının öyküsünü bizlere anlatıyor. Bu arkadaş grubu Silikon vadisinde bir ofis kiralayıp, Pied Piper adlı bir şirket kurarlar. Ana merkezde şirketin doğuşunu bizlere sunan bu yapım, yazılımcılar, teknolojinin diğer aktörleri ve ana altı karakterimizin sosyalleşme sürecini kara mizah türünde ele alıyor.

Silicon Valley’i The Big Bang Theory ya da The It Crowd dizilerine benzetebilirsiniz. En azından ana karakterlerin Nerdlük seviyeleri bir hayli benzer. Özellikle The It Crowd dizisini sevenlerin hoşuna gidebilecek bir yapım olduğunu düşünüyorum.

Keyifli seyirler dilerim.

Kategoriler
seçki

Blutv’de Yer Alan İzlemeniz Gereken 10 İyi Film + 23 Ekstra Öneri

Kurulduğu günden bu yana sayısız özel içerik üreten BluTV, ürettiği yerli yapımların yanı sıra birçok değerli yabancı filme de ev sahipliği yapıyor. Genelde popüler olmuş, sinemaseverlerin diline pelesenk olan filmlere seçkilerinde yer verseler de görece Hollywood filmleri kadar bilinmeyen yapımlara da seçkilerde yer veriliyor. Önereceğimiz filmler arasında diğer filmlere oranla daha az bilinen on filme değineceğiz. Geriye kalan 23 film ise sizlere BluTv’de bu filmlerin de var olduğunu hatırlatmak amacıyla eklenmiştir.

10- Lars And The Real Girl

2007 yapımı filmin yönetmen koltuğunda Craig Gillespie yer alıyor.

Babası öldükten sonra içine kapanan Lars, sosyalleşme açısından problemleri olan bir gençtir. Karin ve abisi Gus, Lars’ın durumu için endişelenmeye ve onun da ailenin bir parçası olduğunu hissettirmeye çabalarlar.  Lars’ın bir kız arkadaşı olduğunu öğrenince bu durum hoşlarına gider. Fakat olaylar hiç zannedildiği gibi değildir. Lars’ın sevgilisi  plastik bir kadındır.

Bu uçuk öykü üzerinden ilerleyen bu naif yapım, anlatısını sempatik bir zemine kurarak, öyküsünü bizlere sunuyor.

9- Museo

2018 yapımı filmin yönetmenliğini Alonso Ruizpalacios üstleniyor

Juan ve Benjamín, 30’lu yaşlarına gireli çok olmasına rağmen ne okullarını bitirebilmiş, ne de aile  kendi ayaklarının üzerinde durabilmişlerdir. Hiçbir gelecek kaygısı taşımadan günlerini, Mexico City’nin Salelite bölgesinin banliyösünde, naif bir yaşamın içinde günlerini geçiren ikili, bir Noel gecesi hayatlarını değiştirmeye karar verirler. Büyük değişim ise Meksika tarihinin gördüğü en büyük müze soygununu gerçekleştirmeleriyle başlayacaktır.

8- Captain Fantastic

2016 yapımı filmin yönetmenliğini Matt Ross üstleniyor.

Ben ve Leslie, alışılagelmişin dışında çocuklarını yetiştirmeye karar verirler. Geleneksel eğitim sisteminden farklı ve toplumsal normlardan uzakta, Pasifik’in Kuzeybatısı’nda satın aldıkları bir arazide yerleşir ve çocuklarını orada büyütmeye karar verirler. Fakat Leslie’nin ölümüyle bu düzen bozulur. Ben, çocuklarını şehre götürmeye mecbur kalır. Bir yandan bu yeni düzenin içinde kaybolmamaları için uğraşırken bir yandan da onları, annelerinin olmadığı gerçeğiyle yüzleştirir.

7- Victoria

2015 yapımı Alman filminin yönetmen koltuğunda Sebastian Schipper yer alıyor.

Berlin’e yeni taşınan ve bu kentin kurallarına adapte olmaya çalışan Victoria, Sonne ile tanışır. Bir gece kulübünde çılgın arkadaşlarıyla eğlenen Sonne’yle ve aralarında tuhaf, çarpık bir ilişki başlar. Ancak gece, arkadaş grubunun ödemesi gereken borç nedeniyle bambaşka bir noktaya sürüklenir. Victoria, Sonne ve arkadaşlarına yardım etmeye karar verir ve onlara bu çılgın planda yardımcı olur. Ne var ki çılgın bir macera gibi başlayan bu olay, bir kabusa dönüşecektir. Tamamı bir gecede geçen ve tek plan sekans olan bu film, atmosferiyle etkileyici bir yapım ortaya koyar.

6- Frances Ha

2012 yapımı filmin yönetmen koltuğunda Noah Baumbach yer alıyor.

Frances, bir dans topluluğunda çıraklık yapan 27 yaşındaki genç bir kadındır. Pek de parlak bir kariyere sahip olmayan Frances, akranları gibi birçok farklı işte çalışan ancak hiçbirinde tam anlamıyla dikiş tutturamaz. Frances’i tam anlamıyla anlayan tek kişi ise aynı daireyi paylaştığı Sophie’dir. Ne var ki Sophie’nin hayallerindeki şehre taşınacak olması ilişkilerini sarsacak; Frances’in hayatın gerçekleriyle tanışmasına neden olacaktır.

5- Inside Llewyn Davis

2013 yapımı filmin yönetmenliğini Ethan ve Joel Coen kardeşler üstleniyor

Manhattan’ın eğlenceli ve bir o kadar da zorlu müzik piyasasına tutunmaya çalışan genç Llewyn Davis, sanatını icra edebilmek ve hayatını müzikten kazandığı paralarla geçindirmeye çalışmaktadır. En önemli amacı ise dönemin önemli menajerlerinden Bud Grossman’a müziğini dinletebilmektir.

4- The Killing of a Sacred Deer

2017 yapımı filmin, Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos üstleniyor.

Tanınmış bir cerrah olan Dr. Steven Murphy,  eşi Anna ve iki çocuğuyla beraber sakin ve huzurlu  bir hayat yaşamaktadır. Steven’in gayri resmi bir biçimde sahiplendiği yetim bir genç olan Martin ise bu düzeni bozmak üzeredir. Martin, kendini ailenin hayatına sokmak için  çaba sarf etmeye başladığında ailenin huzuru bozulmaya başlar. Martin’in gerçek amacı ortaya çıktığında ise  Stephen uzun zamandır unutulmuş olan bir suçla karşı karşıya kalır. Murphy ailesinin evindeki mutluluk ve huzur, yerini amansız intikama bırakır.

3- Son Of Saul

2015 yapımı Macaristan filminin yönetmenliğini László Nemes üstleniyor. László Nemes2in ilk filmi olması açısından da bu film ayrı bir öneme sahip.

Saul,  öldürülmeden önce birkaç aylığına krematoryumda çalışması için seçilen ‘komando’lardan biridir. Krematoryumun insanlık dışı, vahşice gündelik işlerini yürütürken, bir gün yakın  bir zamanda yakılacak olan bir çocuğun cesediyle karşılaşır. Çocuğun peşine düşen Saul, kampa yeni gelen insanlar arasında kendi doğduğu bölgeden gelen insanların olduğundan da şüphelenir. Saul, kısa bir süre içerisinde çocuğun vahşice yakılmasını önlemek ve onu geleneklere uygun bir şekilde gömebilmek için tüyler ürperten bir maceraya atılır

2- Annie Hall

1977 yapımı filmin yönetmenliğini Woody Allen üstleniyor.

New York’lu  yazar Alvy Singer gerçek aşkın kovalamak ve onun peşinden gitmek istese de entelektüel anlamda aradığını bulabileceği konusunda oldukça karamsardır. En az kendisi kadar takıntılı bir kişiliğe sahip olan şarkıcı Annie Hall ile tanışması ise ön yargılarını sona erdirir. İkili yoğun olduğu kadar farklı bir ilişki yaşamaya başlarlar.

1- Trois Couleurs (Mavi- Beyaz – Kırmızı)

Renk üçlemesinin ilk filmi Blue 1993 yılında, geriye kalan White ve Red filmleri ise 1994 yılında vizyona girdi. Bu üçlemenin yönetmen koltuğunda ise Krzysztof Kieslowski yer alıyor

Kieslowski’nin kült üçlemesi Üç Renk’in ilk filmi olan Mavi’de; Julie, ünlü bir besteci olan kocasını ve kızını trafik kazasında kaybeder. Hem kocasını hem de çocuğu kaybeden Julie, hayata yeniden tutunabilmenin yollarını arar.

Krzysztof Kieslowski’nin Üç Renk serisinin ikinci filmi olan Beyaz’da bir kadın, evliliklerindeki cinsellik tutkunun var olmamasından ötürü kocasından ayrılınca, adamın yaşamı alt üst olur. Polonyalı bir mülteci olan adam, karısı kendisini boşadığı için ondan intikam almaya karar verir.

Krzysztof Kieslowski’nin Üç Renk üçlemesinin son filmi olan Kırmızı’da; Valentine, emekli ve kendisine  yaşlı bir yargıçla kurduğu bir ilişkinin ardından, kendi hayatının en büyük olayını yaratır. Bir gün ihtiyar adamın, komşularının telefonlarını dinlediği düşüncesine kapıldığını  fark eder. Artık bu ilişkinin sıradan bir ilişkiye dönme ihtimali ortadan kalkar.

23 Ekstra Öneri

1- The Shining

2- 2001: A Space Odyssey

3- Full Metal Jacket

4- Eyes Wide Shut

5- Se7en

6- Raging Bull

7- The Silence of The Lambs

8- Rain Man

9- Dunkirk

10- Godfather Serisi

11- LOTR Serisi

12- Inception

13- Manhattan

14- The Wolf Of Wall Street

15- Interstellar

16- The Prestige

17- Who Am I

18- Legend

19- Mad Max Serisi

20- Space Jam

21- Fargo

22- Argo

23- Harry Potter Serisi

İyi seyirler dilerim.

Kategoriler
izlenim

Il Peccato: Sanatçı Ruhuna Sahip Bir Film

İstanbul Film Festivali’nin Haziran seçkisinin dokuzuncu gününde ünlü ressam ve heykeltıraş Michelangelo’nun hayatının bir bölümüne odaklanan, Il Peccato filmi gösterildi.

Sadece sanat değil, dünya tarihine damga vuran sanatçılar düşünüldüğünde akla gelen iki, üç isimden biri olan Michelangelo’nun, delilik ve dahilik arasındaki ince bir çizgide dolaşmasını bizlere anlatan bu yapım, anlatım biçimiyle, derinliğiyle ve özellikle de sinematografisiyle seyirciyi büyüleyecek özellikte…

16. yüzyılı masalsı bir görsellikle sunmak yerine gerçekçi bir yapının içerisinde takdim etmesi de ayrıca pozitif bir özellik. Sokakların darlığı ve ucubeliği, evlerden sokaklara atılan pislikler, başıboş köpekler ve daha niceleri… Dekor ve sanat yönetimiyle de harika bir iş ortaya koyan bu yapım, anlatısının temeline Michelangelo’ya koyarken, yan karakterleri de ustalıkla anlatmayı başarıyor.

Takıntılı bir kişiliğe ve paranoid/şizofreni tanısı konulabilecek derecede bozuk bir ruhsal duruma sahip olan Michelangelo’nun sadece sanatına odaklanmamak gayet iyi bir tercih. Ortaya koyduğu eserlerin görkemi halen devam ederken, onun yaratıcı kişiliğinin yanı sıra insan ilişkilerine, hayata bakışına ve manevi duygulara verdiği değeri bizlere çok net sunan bu film, uzun süresine rağmen izleyiciyi hiç sıkmayan bir kurguya sahip.

Böylesine bir sanatçının öyküsünü anlatırken birçok yönetmen kolayına kaçıp, sadece iyi yönlerine odaklanabiliyor ama bu yapım Il Peccato’nun tercihi farklı. Michelangelo’nun para sevgisini, çıkarcı ilişkilerini ve özellikle de politikaya olan bakışını çok net görebiliyoruz. Bizlere karakteri sevdirmek yerine olan biteni çıplak bir biçimde sunması, filmi güzel kılan noktaların başında…

Filmde rahatsız eden küçük konular da oldu… Canavar diye adlandırılan o mermerin indirilmesinden önce uzun uzun sahneler izlememize rağmen o indirilme sürecinin çok kısa sürdüğünü düşünüyorum. O sahnelerin daha uzun olmasını isterdim.

Michelangelo’ya hayat veren Alberto Testone harika bir performans sergilemiş. Michelangelo’ya olan benzerliğinin yanı sıra bu derece başarılı bir performans koyması gerçekçiliği benzersiz kılmış.

Andrey Konchalovskiy’nin usta yönetmenliğinde, sanat yönetimi, görüntü yönetimi ve atmosferin etkileyiciliğine kendinizi kaptıracağınız bu filme benim puanım 75/100