Kategoriler
seçki

Her Güne 1 Yerli 1 Yabancı Film: Anons, Mandariinid

Her Güne Bir Yerli Bir Yabancı Film Önerisi’ serimiz bir kara komedi ve bir de savaş dramı; Anons ve Mandariind ile sürüyor.

Yerli Film Önerisi: Anons

Anons, Yönetmenliği Mahmut Fazıl Coşkun tarafından, senaristliği ise Fazıl Coşkun ile birlikte Ercan Kesal‘ın gerçekleştirdiği 2018 çıkışlı bir film. Başrollerde Murat Kılıç (Binbaşı Kemal), Şencan Güleryüz (Binbaşı Rıfat), Ali Seçkiner Alıcı (Albay Reha) ve Tarhan Karagöz (Teğmen Şinasi) yer alıyor. Film, Kara komedi türünün iyi bir örneği niteliğinde…

Dünya prömiyerini 75. Venedik Film Festivali’nde yapan Anons filminin konusu; 1963 yılında Ankara’da başlaması planlanan bir darbenin hazırlık çalışmaları yapılmaktadır. Binbaşı Kemal, Binbaşı Rıfat, Teğmen Şinasi ve Albay Reha darbenin İstanbul ayağında görevlidirler. Darbenin başarıya ulaşması için en önemli faktör olarak etkili bir bildiri yayınlamanın doğru olduğunu düşünür ve bunu gerçekleştirmek için kolları sıvarlar. Bu bildiri sayesinde halkı yanlarına çekeceklerini düşünen dört asker, darbe gecesi Ankara’daki radyolarda okunacak darbe bildirisinin bir benzerini İstanbul’da okumayı planlarlar. Lakin olaylar hiçte umdukları gibi olmaz.

Filmi seyrederken bolca güleceksiniz ve çoğunlukla kendinizi, karakterlere acınası gözlerle ekrana bakarken bulabilirsiniz. Filmdeki gergin atmosfer o kadar iyi bir şekilde aktarılmış ki filmin bazı anlarında, sizler de karakterlerin düştüğü durumlardan, kendinize düşen gerilim payını elde edeceksiniz. Görüntü açısından filmi çok karanlık bulabilirsiniz ama kısa sürede o karanlık atmosfere de uyum sağlayabiliyorsunuz. Bir Türk filmi değil de sanki bir İskandinav filmi seyrediyormuş gibi güzel bir görüntü yönetmenliği ile karşılaşacağınızın da garantisini verebilirim.

Hikayenin akıcılığı ve oyunculukların başarılı bir şekilde ortaya konulması ile birlikte, bizim için gönül rahatlığıyla 2018 yılının en iyi Türk filmlerinden biri oldu.

Filmdeki radyo müdürü üzerinden; Bir türlü kurtulamadığımız, hak etmedikleri mevkilere gelen, işinde yetkin olmayan kişilerin belli bir noktaya gelip, o noktada bile beceriksizliklerini sürdürmelerine de güzel bir atıfta bulunulmuş. Güzel vakit geçirmenizi sağlayacak bu filmi yürekten öneriyoruz.

Yabancı Film Önerisi: Mandariind

2013 yapımı Gürcü yönetmen Zaza Urushadze’nin yazıp ve yönettiği ÇeçenGürcü savaşını konu edinen dram/savaş türündeki bu film, 87. Akademi Ödülleri (2015 Oscar)’nde Estonya’nın Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde aday gösterildi. Lakin ödülü dünkü önerimiz olan Ida kazandı.

Filmin başrollerinde; Lembit Ulfsak (Ivo), Elmo Nüganen (Margus), Giorgi Nakashidze (Ahmed) ve Misha Mesxi (Niko) yer alıyor. Filmin konusu; savaşın patlak vermesi ile birlikte bölgede yaşayan pek çok Estonyalı kaçmış, geride ise çok az insan kalmıştır. Bir mandalina bahçesini adam etmeye çalışan (birbirine komşu) Ivo ve Margus da bunlardan ikisidir. Ancak savaş kapılarına kadar gelir ve birbiriyle çatışan iki taraftan kurtulan Ahmed (Çeçen) ve Niko (Gürcü) Ivo’nun evinde kalmaya başlar.

Ahmed ve Niko birbirlerine öfkelidirler. Yaralı bir şekilde yatakta yatmak zorunda kalmasalar, birbirlerinin boğazını sıkmaya dünden razı olduklarını her halleriyle izleyiciye gösterirler.

Film, bize savaşın ne kadar kötü bir şey olduğunu, aslında savaşmasalar arkadaş dahi olabilecek bireylerin, birbirini nasıl da öldürmeye meraklı olduğunu anlatıyor.

Film, iki karakter üzerinden bize savaşların anlamsızlığından söz ederken, filmin sonu ile birlikte aklımıza sadece bir cümleyi yerleştirir; ‘Ne fark eder ki?’. Bu cümle, esasen içinde bir sitem de barındırır. Filmin herhangi bir taraf tutmuyor olması da etkileyiciliğine pekiştiriyor. Film bittikten sonra filmin sonunda çalan soundtrack’ı dinlediğinizi görür gibiyim.

Keyifli seyirler diler, bir sonraki öneri listemizde buluşmak dileğiyle.

 

Kategoriler
izlenim

Westworld 3. Sezon 4. Bölüm İncelemesi ve Teorileri

Westworld’ün üçüncü sezonda giderek yükselen temposunun dördüncü bölümde zirve yaptığını gördük. Bölüm gerçekten harikaydı. Westworld’ün en iyi bölümleri arasında ilk üçe girdi benim için. Neredeyse tüm karakterleri gördüğümüz bu bölümün önemli sahnelerini sizlerle paylaşırken iki de teorimi aktaracağım.

Bölüm William (Man In Black)’ın halüsinasyon gördüğü, geçmişte yaptığı kötülüklerle yüzleştiği sahne ile başlıyor.  Güzel çekilmiş, William’ın hissiyatını doğrudan aktaran bu sahnenin devamında; kendi gerçekliğini sorgulayan William’ın yanına Charlotte geliyor ve Serac’ın asıl planının ‘Sektör 16’daki proje olduğundan bize bahsediyor. Daha önce Park’ta Sektör 16’yı duymamıştık ama ilk sezondaki tabletlerde “Sector 16 Zone 4” olarak “The Valley Beyond” yani Cradle’ın işaret edildiğini görmüştük. Serac’ın asıl planının, bu projenin bilgilerini çalmak olduğunu net olarak öğreniyoruz. Kendisini, dünyanın geleceğini yazan adam olarak tanıtan Serac, kendisiyle aynı fikirde olan birinin varlığından söz ediyor ve bu fikrin ‘Sektör 16’olduğunu biz seyircilere aktarıyor.

Dizinin ilerleyen bölümlerinde geçmiş bir zamanda yaşanan, ilk sezonda da bir benzerini gördüğümüz Bernard ve Dolores konuşmalarına şahitlik ediyoruz. Bu konuşmayı, ilk sezondan ayıran en önemli özellik ise; Dolores’in, Bernard’ı eğitmesi diyebiliriz.

Günümüzde geçen zaman dilimine döndüğümüzde; Bernard ve Stubbs’ı, Dolores’in henüz kesin öğrenemediğimiz planlarını engellemek için bir takım çalışmalar içinde görüyoruz. Bernard, Dolores’in gerçek kimliğini ortaya çıkartarak, tüm planını suya düşürmeyi amaçlıyor.

Serac, Dolores’in kendisi ile birlikte 5 kişiyi daha yeniden yarattığı eve, Maeve’i getiriyor. Bu yeniden yaratmanın yaklaşık olarak üç ay önce olduğundan söz ediyor. Buradan da anlıyoruz ki, Dolores ve Bernard’ın son konuşması üç ay önceki bir zaman diliminde geçiyor.

‘İnsanlar cennet ve cehennem fikrini yarattı. Kafası çalışmayan insanlara istediklerini yaptırabilmek için’.

Caleb ve Dolores’in kimlik onayının kan/DNA ile alındığı bankadan Liam’a ait yüklü miktarda parayı hesaplarına geçiriyorlar. Paranın ne için kullanılacağını gelecek bölümlerde görme şansı yakalayacağız sanırım.

Maeve, Serac için çalışmaya başlar. Serac’tan aldığı bilgiyle ölülerin kan/DNA’lerini kullanarak sahte kimlik yaratan ‘Cenazeci’ adlı bir kadının peşine düşer. Dolores’in yeni kimliğini öğrenen Maevei ‘Cenazeci’den aldığı bilgiyle Dolores’e yardım edenlerin Yakuza olduğunu öğrenir. Onların karargahına girer. İkinci sezonda SamuraiWorld’den tanıdığımız Musashi ile karşılaşır. Musashi’yi Dolores yeniden yaratıp, Yakuza’nın başına getirmiştir. Bu sahneden itibaren Dolores’in 4 “pearl”e kendisini yüklediğini anlatan, zirve noktası geliyor.

Musashi ile beraber dışarıdaki dünyada gördüğümüz, Bernard ve Maeve haricindeki 4 host’un Dolores’in kopyaları olduğunu mükemmel bir sahne örgüsüyle izliyoruz.

Charlotte ve William’ın konuşmasının sonunda Charlotte, kendisinin aslında Charlotte Hale olmadığını, bir host olduğunu ve içindeki boncuğun sahibinin de Dolores olduğunu William’a söyler. William, bu gerçekle yüzleştiği an kendini kaybeder. Charllote görünümlü Dolores, William’ı bir akıl hastanesine kapatarak Delos’un kontrolünü tamamen ele geçirir.

Musashi görünümlü Dolores, Maeve’e geçmişte yaşananlar için sitem eder ve öldürür. İlerleyen bölümlerde Maeve’in yeniden diriltileceğini tahmin etmek pek de zor değil.

Son sahnede William kendi doğasının gerçekliğini sorgular. Kim olduğunu, gerçek olup olmadığını sorgulaması ve Dolores’i hayal etmesi ile bölüm biter.

Dizinin yüksek tempolu bu bölümünü çok beğendim. Yukarıda ufak ufak sahneleri size hatırlattığım bu yazıda aklıma gelen iki teoriden size söz edeceğim.

1- Man In Black olarak tanıdığımız William, ilk bölümden bu yana; insanlığın karanlık yüzünü temsil ediyordu. İlk bölümlerde beyaz şapkayı seçmesinden sonra zamanla siyah şapkaya dönüşmesini izlemiştik. 3. Sezon 4. Bölümün sonunda William’ı tekrar beyaz bir önlüğün içinde görüyoruz. William’ı beyazlar içinde gördüğümüz sahne bana; Man In Black’in, Man In White’a dönüşeceğinin sinyalini verdi. Bence William’ın hikayesi henüz bitmedi. Nasıl ki Dolores’in uyanmasına kendisi neden olduysa, gördüğü halüsinasyonlar sayesinde William’ın iyi birine dönüşeceğini ve insanlık adına mücadeleye gireceğini düşünüyorum.

2- Serac, Maeve ile Singapur’da oldukları sahnede, Maeve, keşke Singapur yerine Paris’e gelseydik dedi. Serac ise Paris’in artık var olmadığını söyledi. Flashbackle geçmişi bize gösterdikleri anda; Paris’in nükleer bomba ile yok olduğunu ima ederken, kardeşinin öldüğünü söylüyor. Lakin burada senaristlerin bir göz yanıltmasıyla bizlere gerçeği anlatmadıklarını düşünmekteyim. Serac’ın kardeşi sanki Paris’te yaşanan nükleer olaydan ölmüş gibi bizlere gösterdiler lakin ben buna katılmıyorum. Flashback sahnesinde, iki kardeşin üstündeki kıyafetlere baktığımız zaman, 2. Sezonda Ford’un çocukluğunun üzerinde bulunan kıyafetlere çok benzediğini görebiliriz. Tabi ki fazla kaynağımız yok ama ben Serac ve Ford’un kardeş olduğunu düşünüyorum. Birbirlerine de fazlasıyla benziyorlar. Biri gerçek dünyada, diğeri Westworld’de tanrıcılık oynuyor. Ford’un ölümünden sonra Serac, Delos şirketinden intikam alabilmek için, şirketin hisselerini satın almaya çalışıyor olabilir.

Westworld gerçek manada beyin yoran, binlerce teori yazabileceğiniz, izleyenleri her hafta düşünmeye sevk eden bir dizi. Haftaya, yeni inceleme yazısında görüşmek üzere.

Kategoriler
seçki

Dizi Pazarı : The Night Of

Selamlar sevgili bakiniz.com okurları. Bugün ki yeni yazı serimizin adı ‘Dizi Pazarı’. Bu seride, siz değerli okurlarımıza dizi önerilerinde bulunacağım. Bu serinin her pazar yayınlanacağını belirterek yazıma geçiyorum.

The Night Of’un temel bilgileriyle başlayalım… Dizi 2016 yılında HBO tarafından 8 bölümlük bir mini dizi olarak yayınlandı. Başrollerinde Riz Ahmed (Nasir ‘Naz’ Khan) ve John Turturro (John Stone) yer aldı.

Oscar ödüllü senarist Steven Zaillianın yaratıcısı olduğu dizinin konusu ABD’nin son dönemde iyice kendisi gösteren ırk ve din ayrımcılığının üzerinden ilerliyor:

Nasir Khan isimli Müslüman Amerikalı bir genç, bir gece babasının ticari taksisini habersiz bir biçimde alıp ev partisine gitmeye karar verir. Nasir’in gecesi planlandığı gibi gitmez. Genç ve güzel bir kadın aracına biner, onunla vakit geçirmek hoşuna gidince partiye gitmekten vazgeçer. Uyuşturucu ve alkol dolu bir gecenin sabahında uyandığında kadın öldürülmüştür. Hem de dehşet verici bir şekilde. Bütün kanıtlar Nasir’i işaret eder. Nasir, polisler tarafından karakolda bekletilirken, avukatlık işleri yolunda gitmeyen John Stone ile karşılaşır. John, temsil edecek müvekkil (müşteri) bulmak için her gece karakola gelip sokak serserilerinin, hayat kadınlarının ve sarhoşların savunmasını üstlenir. Nasir’in olduğu gece karakola giden John, temsil edebileceği kimseyi bulamaz. Tam karakoldan çıkıp eve gitmeye karar verir ki Nasir’i görür ve dikkatini çeker.

 

 

Dizi sıradan bir “katil kim” hikâyesiyle seyirciyi baş başa bırakmak yerine, yaşamın acımasızlığını, adaletsizliğini ve gerçekliğini seyirciye bambaşka bir bakış açısı ile anlatır. Son ana kadar gizemini koruyan bu hikâye, dizi süresi boyunca katilin kim olduğundan ziyade hayatın başka noktalarını irdelemenize yardımcı olur. Detaycı bakış açısı, harika oyunculukları, karanlık hikayesi ve sinematografisiyle adından söz ettirdi.

Dizi bir yandan ‘masum’ olduğuna inanmak istediğimiz Nasir’in akıbetinin ne olacağını bizlere anlatırken, bir yandan da ABD’deki hukuk sisteminin işleyişine dair ipuçları veriyor. ABD’de öteki diye tanımlanan bireylere karşı olan önyargıları da güzel bir şekilde aktarır.

HBO kanalında yayınlanan bu dizi, 5 dalda Emmy ödülü kazanırken 3 dalda Altın Küre adaylığı elde etti.

Kategoriler
seçki

Her Güne Bir Yerli Bir Yabancı Film: Tepenin Ardı, Ida

Selamlar sevgili bakiniz.com okurları. ‘Her Güne Bir Yerli Bir Yabancı Film Önerisi’ serimizin ikinci yazısına  hoş geldiniz. Umarım ilk yazımızı beğenmişsinizdir.

Yerli Film Önerisi: Tepenin Ardı

 2012 yapımı Emin Alper’in ilk uzun metrajlı sinema filmi özelliğini taşıyan Tepenin Ardı filminin oyuncu kadrosunda; Berk Hakman (Zafer), Mehmet Özgür (Mehmet), Tamer Levent (Faik) ve Reha Özcan (Nusret) yer alıyor.

Psikolojik sorunlardan ötürü askerlikten uzaklaşmak zorunda kalan Zafer, babası ve kardeşi ile birlikte dedesinin yanına köye gidip hava değişikliği sayesinde psikolojik sorunlarını kısa süreliğine de olsa unutmak ve dinlenmek istemektedir. Orman emeklisi olan dedesi Faik, Meryem ve Meryem’in çocuğu ile birlikte inzivaya çekilmiş, arada sırada avlanır. Faik’in tepenin ardındaki yörükler ile problemler yaşaması ve bu problemin nedeni olarak ise yörüklerin beslediği hayvanların, kendi bahçesine girip, bahçedeki otları yemesinden kaynaklandığını öne sürer. Birtakım gelişmelerin yaşanmasının ardından yörükler ile yaşadıkları gerilim tırmanmaya başlar ve dönüşü olmayan bir sürece girilir.

Filmin senarist ve yönetmenliğini üstlenen Emin Alper, gerilim seviyesini çok iyi ayarlayarak seyirciyi her zaman olayların pamuk ipliğine bağlı olduğunu çok iyi bir biçimde bizlere anlatır.

Emin Alper, sembolik anlatımıyla savaşların ortaya çıkış sürecine yepyeni bir soluk getirerek filmin bitimi ile birlikte, seyircileri kendi iç hesaplaşmalarıyla baş başa bırakır.

62. Berlin Film Festivalinde dünya prömiyerini yapan Tepenin Ardı, festivallerde toplamda 16 ödül alarak göğsümüzü kabarttı.

Yabancı Film Önerisi: Ida

 2013 yapımı Polonya yapımı bu filmin yönetmenliğini, Cold War filminin de yönetmenliğini yapan Paweł Pawlikowski üstlendi. Başrollerinde Agata Trzebuchowska (Ida), ve Agata Kulesza (Wanda Cruz) yer aldı.

 Annesi ve babasını daha çocukken kaybeden Ida, manastırda büyümüş ve artık bir rahibe adayıdır. Rahibe olmaya karar vermeden önce uzun süredir görüşemediği teyzesi ile görüşmeye karar verir. Teyzesi ile görüşmesinde kendisinden saklanan gerçeklerle yüzleşir ve Ida, hayatında geriye dönülemez bir yol ayrımı ile karşı karşıya kalır. Ida, manastıra dönüp rahibe mi olacak yoksa bambaşka bir hayata yelken mi açacak?

İkinci dünya savaşının kalıntılarından kurtulamamış, 1960’ların Polonya’sından bize esintiler sunan bu filmin tamamı siyah beyaz ve sabit kamera ile çekilmiş. Bir yol hikayesini anlatan bu film sinematografi ve sadelik açısından da göz kamaştırıyor.

Kendi yaşamanızı sorgulamanıza yol açacak bu film, 87. Akademi Ödüllerinde (2015 Oscar) Yabancı Dilde En İyi Film ödülünü de kazandı.

Keyifli seyirler dilerim.

Kategoriler
izlenim

Objektiflikten Uzak: 5 Maddede “La Casa De Papel Neden İyi Bir Dizi Değil”

Selamlar sevgili Bakiniz.com okurları. Yeni yazı dizimise hoş geldiniz. “Objektiflikten Uzak”  altındaki yazılarda, tamamen öznel bir bakış açısına sahip bir şekilde, yapımları bazen yerip, yerin dibine sokacağız, bazen de övüp, arşa çıkaracağız.

Bu yazı serimizin ilk konuğu olarak ise 3 Nisan tarihinde, 4. Sezonu ile geri dönen İspanyol dizisi “La Casa De Papel” yer alıyor.

Netflix’e yüklendiği anda bir infial yaratacak kadar çok izlenen, sosyal medyada günlerce üzerine konuşulacak kadar beğenilen “La Casa De Papel”in neden iyi bir yapım olmadığına değineceğiz.

Bu yazıda, diziyi henüz seyretmeyen bireylere Spoiler olabilecek öğelerin yer aldığını da belirterek yazımıza geçebiliriz.

1- Karakterlerin İki Boyutlu Olması

La Casa De Papel’de, yaratılmış karakterlerin motivasyonu, geçmiş ile ilişkileri, tam olarak bu soygun işinde neden yer aldıklarına dair pek bir bilgiye sahip değiliz. Bu bilgi eksikliği, bizim karakterlerle daha sıkı bağ kurmamıza engel olmasının yanı sıra beraberinde karakterlerin olası dönüşümünü tam olarak benimseyememize yol açıyor.

2- Klişeler Üzerine Kurulu Olması

Dizi, diğer soygun filmlerine kıyasla bizlere yeni bir bakış açısı sunmamasıyla birlikte yeni bir anlatım dilinden de uzak bir biçimde karşımıza çıkıyor. Örneğin; Rehine temalı filmlerde görmeye alışık olduğumuz stockholm sendromu’na bu dizide yine yer veriliyor.

3- Mantık Sınırlarını Zorlayan Sahnelerin Fazlalığı

Dizideki soygun planının temelde sağlam olmamasından ötürü bazı kötü sahneler ile karşılaşabiliyoruz. Örnek verecek olursak; Tokyo karakterinin birtakım olaylar sonucu darphanenin dışında kalması ve bir süre sonra tekrardan darphaneye girmeye çalıştığı sahne, gözlerimizden kan akıtacak derecede kötü yazılmış ve kötü çekilmiş. O sahneyi gözünüzün önüne getirdiğinizde birçok polisin, keskin nişancının arasından bu kadar rahat bir şekilde darphaneye motosikletle girdiği sahne, gerçek manada akıl sınırlarını zorluyor.

4- Arabuluculuk Mesleğinin Kötü Bir Biçimde İşlenmesi

Dizinin bir soygun dizisi olmasının en büyük ve haklı nedeni, soygunun kısmen başarıya ulaşmasıdır. Lakin bu soygunun başarıya ulaşmasının en büyük sebeplerinden birinin arabuluculuk mesleğinin gerektirdiği hemen hiçbir adımın izlenmemesi. Elbette ki arabuluculuk meselesi, Profesör’ün, Raquel’i manipüle ettiği gerçeğini göz önünde bulundurmadan ele almayacağım ama buna rağmen sağlıklı bir iletişimin kurulamamasından ötürü soygunun başarıya ulaştığı gerçeğini de göz ardı etmemek gerekir.

5- Dizinin İki Sezonun Ardından Tekrardan Yayın Hayatına Dönmesi

Dizinin bir soygun dizisi olarak başlamasıyla birlikte soygunun kısmen başarıya ulaşmasının ardından bitmesi gerekirdi. Lakin böyle olmadı ve dünyanın en onurlu soyguncuları ile karşı karşıya olduğumuzu fark ettik.

Bir dakikalığına sizi olayları düşünmeye davet ediyorum. Bu soygunu yapmalarının tek nedeni para olmasına rağmen, soyguncuların akıl almaz derecede erdemli davranmaları umarım gözlerden kaçmamıştır.

Soyguncuların, Rio’yu düştüğü durumdan kurtarmak için tekrardan bir araya gelmeleri aslında ne kadar vefalı olduklarını gözler önüne serse de, ortaya gerçeklikten uzak bir görüntünün çıktığını da söylemeden edemeyeceğim.

Bu yazıda, La Casa De Papel’in aslında neden iyi bir dizi olmadığına değindik. Daha fazla madde alt alta sıralayıp görüşümüzü perçinleyebilirdik lakin bu maddelerinde yeterli olduğu kanaatindeyiz.

Yukarıda yazdığımız yazıya katılmadığınız noktalar, veyahut ta farklı bir argüman ile yapısal bir eleştiride bulunmak istiyorsanız yorumlarda sizleri bekliyoruz. Keyifli okumalar.

Kategoriler
seçki

Her Güne Bir Yerli Bir Yabancı Film: Taksim Hold’em, The Insult

Merhaba sevgili Bakiniz.com okurları. Bugünden itibaren film, dizi ve farklı konular ile ilgili yazılar ile karşınıza çıkacağım. Yazı serileri oluşturmak amacındayım. İlk olarak Her Güne Özel Bir Yerli, Bir Yabancı Film Önerisi başlıklı yazılarımla arz-ı endam edeceğim. Meramımı anlattığıma göre ilk yazıma geçebiliriz.

Yerli Film Önerisi: Taksim Hold’em

Başrollerinde Kenan Ece, Damla Sönmez ve Berk Hakman’ın bulunduğu, yönetmen Michael Önder’in 2017 yapımı bu filmi, yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olması açısından da ayrı bir öneme sahip.

Michael Önder’in yazıp yönettiği, yüzde doksan tek mekanda geçen bu filmin konusuna gelecek olursak; Gezi direnişinin yaşandığı dönemde, tek isteği arkadaşlarıyla evlerinde poker oynamak olan Alper’in, arkadaşlarını poker masasının etrafında tutma çabasını anlatıyor. Sokaktaki olaylardan bağımsız bir şekilde oyununu oynamak isteyen Alper, oyuna başlamasına engel olacak olaylarla karşılaşır ve Alper’in bu olayları bertaraf etme çabasına odaklanılıyor.

Dünya prömiyerini 30. Tokyo Uluslararası Film Festivali‘nde yapan bu film dönemin gezi direnişine, karakterlerin yaşanılan olaylara farklı bakış açıları sunmasıyla sizi bir taraf tutmaya zorlamıyor ve kendinizi her karaktere hak vermeye çalışırken bulabiliyorsunuz.

Filmdeki merak duygusu en başından beri biz seyircileri filme karşı diri tutarken, kaliteli diyaloglar ve doğal oyunculuklar filme kısa sürede ısınmamızı sağlıyor. Ara ara komik olayların veya diyalogların yaşanmasıyla yüzde bir tebessüm yaratan bu film, politik altyapısı ile de seyircinin gönlünü fethediyor.

Michael Önder’in bu filmini siz sevgili bakiniz.com okurlarına gönül rahatlığı ile önerirken, yönetmenin yeni filmini sabırsızlıkla bekliyoruz.

Yabancı Film Önerisi: The Insult (Hakaret)

Lübnanlı yönetmen Ziyad Duveyri’nin 2017 yapımı Türkçeye Hakaret diye çevrilen bu filminin başrollerinde; Adel Karam ve Kamel El Basha yer alıyor.

Film, farklı iki dine mensup Yasser ve Kamel’in ufak bir tesisat problemi yüzünden birbirleriyle sorun yaşamasını ve sorunun nasıl büyük bir iç savaşa yol açabilecek düzeye dönüşmesini konu ediniyor.

Filmdeki sakinlik ve doğallık seyirciyi mest ederken, atılan her adım, söylenilen her söz o kadar hayati bir önem taşıyor ki bazı sahneleri seyrederken nefesinizi tutacaksınız.

Filmin başarılı bir senaryoya sahip olması sayesinde, filmin ilk dakikalarında haklı bulduğunuz veya nefret ettiğiniz karakterler ile filmin son dakikalarında haklı bulduğunuz veya nefret ettiğiniz karakterler aynı kişiler olmayabilir.

The Insult, 90. Akademi (2018 Oscar) ödüllerinde, Yabancı Dilde En İyi Film Kategorisinde Son beşe kalmış lakin büyük ödülü Şili yapımı olan A Fantastic Woman’a kaptırdı.

Bugün ki önerilerimiz Taksim Hold’em ve The Insult iyi seyirler dilerim.