Avatar: Ya Onlardan Ya Bizdensin


Konuk Yazar: Cem Süer

avatar-14.jpg

Çocukluğunu 90’lı yıllarda geçiren benim neslim için James Cameron adı çok fazla şey ifade ediyor. Terminator 2’yle kurduğu cyborg’lar ve çocuklar arasındaki bağı kimse bozamaz. Hatta gerçekten makineler dünyayı ele geçirse bile, robotlara hep bir sempatiyle bakacağız.

Gözümüzde hep, John’u kollayan ve ölüme giderken bile baş parmağıyla her şey yolunda işareti yapan babacan T-800 olarak kalacaklar. Abyss ile bize su altı dünyasının gizemlerini keşfettiren yönetmen, Titanic’le de romantiklik taktikleri vermişti. James Cameron’ın çok oturmuş bir tarzı var, filmlerinde bulacağınız çok ufak ama insanı kendine çeken detaylar var. Mesela, kim Terminator 2’deki, yere düşen ve üstüne basılan gülden gelen kırt sesini unutabilir ki? Ya da Aliens’daki, en gergin sahnede kendi kendine gıcırdayan kapılar.

Yönetmenin filmlerinde ayrıca standart olarak, şirketlere ve Amerikan kültürüne de hafiften bir eleştiri bulunur. Titanic’te bile filmin iyi çocuğu fakir, gururlu ve halktan biriyken, kötü karakter zengin, parasıyla her şeyi halletmeye çalışan bir iş adamıydı. Erkeksi kadınlar, maçoluğun zirvesinde ukala askerler, hep bunlar Cameron sinemasında gördüğümüz detaylardır. Büyük bir iddiayla ortaya çıkan, Avatar’da tüm bu ayrıntıları tekrar görebiliyoruz.

Öncellikle sinema tarihini değiştirecek film sıfatı ne yazık ki yapımın başını da yakacak gibi duruyor. Evet gerçekten 3D bazında ve efektlerin detayında köklü değişimler var, ama bunu ancak, grafikerler ve animasyonla uğraşanlar çok daha iyi anlayabilir. Sıradan sinema izleyicisi için, özellikle sinemaya sadece bu tarz sükse yapan filmler için giden kişiler, grafik farkını anlayamayacaktır. Ne yazık ki Avatar, böyle bir iddianın altında ezilecek. İnsanlar, bu sıfat yüzünden olağan üstü beklentilerle yapımı izlemeye gidiyorlar. Özellikle Türk seyircisi gibi zor beğenen bir izleyici türü için sinemaya verdiği paranın değeri çok fazladır. Sonuçta, hayatını değiştiren bir film göremeyen izleyici bu filmi yerden yere vuracak. Yönetmenin zamanında, aynı eleştirilerle yerden yere vurulmuş ama şimdi klasik olmuş filmleriyle karşılaştıracak, senaryosunu eleştirecek hatta bilmediği grafik kalitesine dil uzatacak. Tüm bu negatif yorumlar için insanları suçlayamayız, çünkü doğada bulunan etki ve tepki kuralları gereği bazı seyirciler böyle davranacaktır. Oysa, James Cameron’u zaten seviyoruz, bu tarz iddialarda bulunmadan çok sıradan bir filmle bile karşımıza gelse izleyici olarak yine de bağrımıza basacaktık. Avatar’ın ‘sinema tarihini değiştiren film’ başlığına ihtiyacı yoktu, bu tarz pop corn muhabbetleri iki üç ayda unutulacak filmler için yapılır…

avatar-11.jpg

Bildiğimiz senaryo farklı görsellik

Ben şahsen, Avatar’ı beğenen seyircilerden biriyim. Ancak yapımın beni büyülemiş olması bazı eksi yanlarını da tarafsız şekilde yansıtmayacağım anlamına gelmiyor. Hemen herkes senaryodaki, klişe yanlardan bahsediyor. Aslında bu klişeliğin kendisi, ‘tarih tekerrürden ibarettir’ sözüyle ilgili. Kızılderili eleştirisi ve Pocahontas durumu hemen herkesin dilinde olan bir gerçek. Ancak Na’vi ırkındaki hemen herkesin Afrika kökenli kişiler tarafından konuşulması, bu Kızılderili bağlantısını biraz garip bir noktaya sokuyor. Aslında Cameron’ın vermek istediği mesaj, Hindistan, Afrika, ve Amerika’da bulunan binlerce yıllık evrimde doğal yaşama ayak uydurmuş, teknoloji yerine dünyanın kendisini kullanan toplumlara örnek vermek.

Sadece kızılderililer değil, Afrika’daki ve Hindistan’daki yerli halk da sömürgeleştirilirken, bu tarz eziyetlere maruz kaldı. Aslında yönetmen burada, hafiften tarihsel bir eleştiride bulunuyor. Ama bunu senaryodan çok görsellikle eleştirmeyi seçmiş. Diğer ön planda olan etmen ise, Cameron’ın çok sevdiği kurtarıcı ve Mesih edebiyatı. İnsanlığın modern kurtarıcılara olan özlemi ve ihtiyacı yönetmenin sinemasında çok vurgulanan bir özelliktir.

Avatar’da, John Connor’dan çok Dune’dan esinlenmeler görüyoruz. Frank Herbert’ın ünlü edebi serisinde, Paul Atreides soylu ailesinin yönetimine geçtiği için hiç görmediği çöl gezegeni olan Dune’a gider. Burada Fremen adlı yerli, bilgili ve vahşi bir ırk yaşamaktadır.

Çeşitli olaylar sonucu, Paul Atreides, Fremen’lerin arasına karışır. Kabilenin resinin kızı Chani’ye aşık olur, bu erkeksi kızla evlenir. Onların adetlerini öğrenir, çölde hayatta kalmak için eğitim alır. Sonuçta Fremen’lerin kurtarıcısı Muad’dip haline gelir. Dış dünyadan gelen bu adam, Dune’un yerli halkını örgütleyip onlara özgürlüklerini kazandırır. Arrakis yani Dune aynı Pandora gibi, çok değerli bir hammaddeye sahiptir. Na’vi ırkı, kuş benzeri yaratıklara binip savaşırken, Fremen’ler ise dev solucanları araç haline getirip çatışmalara girerler.

Filmdeki bu olayları gerek tarihin tozlu sayfalarında ya da çeşitli fantastik eserlerde gördük. Avatar’daki müthiş görsellik ve epik yapı bize günlük hayatımızı anlatsa bile, büyülenip kalacağız.

Modern adam doğaya karşı

Filmin adı, bu yaz sinemaya aktarılacak olan Avatar: The Last Airbender adlı çizgi filmle bolca karıştırılıyor. Bu isim benzerliği o kadar sorun oldu ki, Shyamalan kendi filminin adını değiştirip sadece The Last Airbender yaptı. Ancak hala sinemada bilet alırken, acaba bu o çizgi film Avatar mı diye konuşan insanları görüyoruz. Filmin adındaki kelime esprisini anlamak için Avatar’ın anlamına bakmak lazım. Mitolojik olayları ve dini ritüelleri es geçersek, basit dille Avatar, Hinduizm’den gelme bir kelime. Anlamı ise, bir tanrının insan haline büründüğü zaman kullandığı beden… İnternet dilinde de çok kullandığımız bu kavram, filmde Na’vi ırkına benzeyen, gelişmiş, uzaktan kontrol edilen bedenlere hitap edilmiş. Geçtiğimiz yaz Terminator 4’deki performansıyla Christian Bale’i bile arka planda bırakan Sam Worthington (Jack Sully) bu filmin başyıldızı. Onun gözünden Pandora’ya gelip bir daha da oradan gitmek istemiyoruz. Jack Sully aslında sakat bir adam, kaderin cilvesiyle ikiz kardeşi için yapılmış Avatar’ı o kullanmak zorunda. Jack Sully bu hikayede bir insanın özgürlüğü arayışını ve savaşçıların içindeki barış aşkını yansıtıyor. Karakterin içindeki çelişki ve verdiği kararlar, ait olma duygusunu yansıtmış. Bir toplumdan dışlanan Jack özünü çok farklı bir grupta buluyor.

avatar-12.jpg

Worthington’un filmde iki performansı var. Birincisi, pek de etkileyici olmayan maço asker olarak karşımıza çıkıyor. Diğeri ise, sinema tarihinin değişmesinde katkısı bulunan CGI efektlerle süslü Avatar rolünde gösterdiği performans. Daha önce Gollum ve Yoda’yla CGI karakterlerin, aslında sinemanın geleceği olabileceğini görmüştük. Avatar’da bu olay çok daha detaylı hareketlerle devam etmiş. Mesela, Na’vi karakterler, gerçek hayvan gibi konuşurken bir anda kulakları oynuyor, ya da bakışları sertleşiyor. Bu detaylar filmde, o kadar doğal ve sakince sunulmuş ki, ne Gollum’daki gibi olaya şaşırıyoruz ne de Yoda’nın teknolojisine tanık olduğumuz zamanki gibi büyük bir heyecana kapılıyoruz. James Cameron, detaycılığını fazlasıyla doğal yansıtmış, izleyici için bu tarz detaylar çok basit ve sıradan duruyor.
Filmin esas teması olan silah ve teknoloji gücüne güvenen modern adamla, doğa anayla bir olmuş ve tüm bir gezegeni bütünlük içinde gören, en vahşi hayvanları bile bağrına basan Na’vi ırkının çatışmasını, hem diyaloglarla hem de Jack Sully’ın çelişkilerinde görebiliyoruz. Jack başlarda küçümsediği ve hatta yok olmaları için çalıştığı bu ırkta, hem aşkı hem de gerçek doğasını buluyor. İnsan karakterlere göz atacak olursak eğer, aç gözlü bir patron, maçoluğun dibine vurmuş komutan, sadece emir alan beyinsiz askerler, askerlerden hoşlanmayan bilim adamları. Bu üç grubun da amacı farklı: Şirket, gezegende bulunan değerli bir madeni ele geçirmek için Pandora’yı yönetmek istiyor. Askerler ise, vahşi Na’vi ırkını yenip, silahlarının ve egolarının güçlerini herkese göstermek istiyor. Bilim adamları ise, gezegeni ve doğayı korumak tavır koyup yeni şeyler öğrenmek istiyorlar. Tüm bu üç grubun arasında kalmış Jack karakteri ise, sadece bir yere ait olmak için herkesin istediğini belirli oranda kabul ediyor. Sonuçta, filmdeki tüm olayları başlatan senaryo ağı da bu şekilde oluşmuş oluyor.

Üçüncü boyuta hoş geldiniz

Avatar bir yanda gerçek insanların bulunduğu bir savaş filmi öteki yüzünde ise büyüleyici fantastik bir dünyanın bulunduğu bir başyapıt. Jack Sully’in Na’vi ve insanlar arasında gidip geldiği sahnelerde, hem görsel şölene bürünmüş Pandora dünyasını görüyoruz hem de sıradan insanların günlük yaşamlarına tanık oluyoruz. İşte yönetmenin tarzı ve gücü burada ortaya çıkıyor. Çünkü bir süre sonra, o kadar büyüleyici ve ilginç olaylarla karşılaşıyoruz ki, tıpkı Jack gibi bizde insanların sıkıcı dünyasına daha az dönmek istiyoruz. Bir yanda, sürekli kusur arayan, emir veren bağıran çağıran yöneticilerin olduğu sıradan dünya, öteki yanda ise, her şeyle barışık yaşayan, onuru için savaşan ve kendi içlerine kabul ettikleri kişileri kardeş ilan ede Na’vi ırkı. Özel ilgi gereği, bir çok üç boyutlu film ve oyunla haşır neşir oldum. Ancak Avatar kadar başarılı ve içine çeken bir yapım daha önce görmemiştim. Diğer yapımlarda, üç boyutlu görüntünün amacı sadece seyirciyi şaşırtmakken, bu filmde Cameron sizi o dünyada yaşıyormuşsunuz hissini vermiş. Bazı sahneler o kadar gerçekçi yansıtılmış ki, salondaki insanlara baktığımda istemsiz şekilde ellerini kaldırdıklarını gördüm. Avatar sinema tarihini değiştirecek derken, bunu konusu, efektleri ve diğer elementlerle yapmayacağını söylemeyi unutmuşlardı. İşte bu üçüncü boyut özellikle IMAX’te gerçekten farklı bir dünyaya gittiğiniz hissini veriyor. Tarihe yön veren yeni teknik ise, seyirciyi güvenli koltuklarında bırakmak yerine, tehlikenin içine sokup filmin içindeki bir karakter gibi hissettirmesi. James Cameron bu amaç uğruna ne yazık ki, sinema dilindeki birçok etkenden vazgeçmiş gibi duruyor. Öncellikli, Terminator’deki gibi sağlam bir arka plan hikayesi bu filmde ne yazık ki bulunmuyor. Ortada çok pahalı bir madenin muhabbeti geçiyor, bu ürün o kadar değerli ki, insanlar aç gözlülükle koskoca bir ırkı ortadan kaldıracak hale gelmiş. Peki, bu maden dünyada ne iş için kullanılıyor? Dune’da insanları birbirine kırdıran Baharat adlı ürün, uzay gemilerinden yemeğe kadar kullanılan bir hammaddeydi. Ancak burada bu metalin sadece değerli olduğunu anlıyoruz. İkincisi dünyanın, hali sadece repliklerde geçiyor. Yine Terminator’deki gibi ufak sahnelerle dahi olsa, artık hiç bitki örtüsü kalmamış dünyayı görmemiz gerekirdi. Belki bu detay DVD’deki kesilmiş sahnelere saklanmıştır.

avatar-13.jpg

Avatar’da James Cameron’ın hiçbir filminde görmediğimiz kadar fantastik bir yapıyla karşılaşıyoruz. Diğer yapımlarında her sahnesini tek tek planlayan ve detaycılıkla, mantıklı açıklamalar sunan bir yönetmen vardı. Aynı zamanda, açıklayamadığı konular fazla kurcalanmasın diye, Cameron biraz otoriter bir yapıda sergiliyordu. Kyle Reese geçmişe dönmeseydi, John Connor nasıl olacaktı sorusunun cevabını alamadığımız gibi, filmde geçen sert repliklerle olayı kurcalamaya bile çekiniyoruz. Ancak Avatar’da, yönetmen tanrılar ve mistik olaylarla birçok şeyi açıklamış. Bu kötü bir şey mi? Tabii ki değil, ancak James Cameron seven, kadere inanmayan ve bilimi her şeyden önce tutan bazı seyirciler bu olayı hiç sevmeyeceklerdir.  Yine de yönetmeni, biraz kendi tarzının ötesine çıktığı için idam etmek yersiz olacaktır.
Aşk hikayesi, konusun bakarsak bu cephede yeni bir olay yok. Neytiri karakteri, biraz Sarah Connor, biraz da Rose karışımı savaşçı, vahşi ve güzel bir bayan. Sigourney Weaver’ın filmde olması sadece yüzümüzü gülümseten hoş bir sürpriz. Biraz konuk oyuncu tadında, rolünün gerektirdiğinin de üstünde bir performansla, Weaver rolünü oynuyor seyirciye gözünü kırpıyor ve perdeden çıkıp gidiyor. Ancak, Avatar projesini başlatan, Dr. Grace Augustine’in doğa ve Na’vi halkına olan sevgisini unutmak biraz zor. Giovanni Ribisi, sinir bozucu patron olarak sempatik yüzünden beklenmeyen bir oyunculuk sergilemiş.

Repliklere göz atacak olursak, belki bir Terminator, Aliens ve Titanic’deki kadar vurucu değiller. Ancak kesinlikle başarılı ve iğneleyici eleştirilere sahip… Jack’in video günlüklerindeki, paranoyası, arayışı ve gel-gitleri sizi filme daha da bağlayacak. Bu kadar yapay efektlerin ön planda olduğu bir filmden, beklemediğimiz kadar duygusallık görüyoruz. Yine bir Terminator ve Titanic duygusallığı yok ama bu sefer doğanın ön planda olduğu bir hüzünle karşı karşıyayız. Aslında Cameron’ın felsefesini anlamak istemeyenler için, bu hüzün çok yapay ve gereksiz gelecektir. Gerçekten yaşayan bir bitki örtüsü, evlerini kaybetmiş bir topluluk gibi elementler, günümüz tüketim insanı için biraz fazla boş geliyor. Çünkü zaten bu tarz detayları önemsemediğimiz için tüketiyoruz. Müzikler, yine Titanic ve Terminator’deki kadar ön planda değil. Daha çok Disney filmlerinde gördüğümüz, sahneyi tamamlayıcı melodiler kulağımıza çalınıyor. Yönetmenin diğer yapımlarındaki gibi, yıllarca dilimize yapışacak melodiler olmasa da Avatar’ın film müzikleri de başarılı ve gerçekten Soundtrack arşivinize girecek birkaç melodi bu yapımda mevcut.

Uzun lafın kısası, Cameron biraz yumuşak şekilde olsa da, kendi tarzından beklenen her şeyi bu filme dökmüş. Sinema tarihi için sundukları, tüm şu popülerlik tartışmaları bittikten sonra daha profesyonelce eleştirilecektir. Ancak Avatar kesinlikle üç boyutlu izlemeniz gereken bir film. Yapımı çok beğenmiş biri olarak, üzülerek söylüyorum ki, üç boyutlu gözlükleri çıkarttığınız zaman, yapıttın etkileyiciliğinin yüzde 50’si gidecektir. Daha önce CGI efektlerle ve stop motion tekniğiyle neler yapılabileceğini meslektaşlarına kanıtlayan James Cameron, bu sefer üç boyut teknolojisinin doğru kullanıldığında, aile ve komedi filmleri dışına da taşınabileceğini herkese ispatlamaya çalışmış. Avatar, eğer konsept çalışması kadar, detaylı hazırlanmış görsel efektlerine kaptırırsanız sizi neredeyse 3 saat boyunca başka dünyalara götürecek bir film. Ama eğer siz, ben bu dünyada kalırım, repliklere bakarım, senaryoya kafayı takarım tarzı bir düşünce benimserseniz, Cameron’un afyonu ve büyüsü sizi etkileyemeyecektir. Salona girmeden önce, tüm ön yargılarınızı ve etkiye tepki isteklerinizi boş verin, aklınızı boşaltın ve James Cameron’un hayal gücüne bir şans verin.

Son söz olarak başlıkta yazdığım gibi, senaryonun ana teması aslında filminde kaderini belirlemiş. Ya onlardansın filmi eleştirirsin, ya da bizdensin bu işten zevk alırsın…


One response to “Avatar: Ya Onlardan Ya Bizdensin”

Leave a Reply