Badem Gözlüler ile Krizi Fırsata Çevirmek

Şu sıralar altıncısı düzenlenmekte olan İstanbul Japon Filmleri Haftası’nın açılış törenini, Japonya Başkonsolosu da şereflendirdi. Açılış töreni dediysem öyle ahım şahım bir şey beklemeyin. Çok da büyük olmayan sinema...

Şu sıralar altıncısı düzenlenmekte olan İstanbul Japon Filmleri Haftası’nın açılış törenini, Japonya Başkonsolosu da şereflendirdi. Açılış töreni dediysem öyle ahım şahım bir şey beklemeyin. Çok da büyük olmayan sinema salonunun sahnesine bir kürsü kuruldu. Açılış gecesindeki izleyicilerin önemli bir kısmı da türkiyeli japonlardı. Memleket hasretiyle kavrulup japonca sesleri özlemiş olabileceklerini düşünüyorum. Konsolos gelmeden önce kültür ateşesi, festival ve bizzat kendinin seçtiği filmler hakkında bilgi verdi. Ciddiyetle ve tiz sesiyle japonca konuşmaya başladığında içimden gülmek geldiğini itiraf etmeliyim. Bunun yerine, genel olarak tüm japonların bende uyandırdığı saygıdan ötürü gülümsemekle yetindim. Tüm konuşma boyunca kendimi, yalnızca beyazperdeden izlemekle yetindiğim derinlikli kültürün tam ortasında buluverdim. İstatik kağıtlarını arsızca dolduran ölümler sebebiyle insan olmayı sık sık unuttuğumuz bugünlerde, japonların nev-î şahsına münhâsır tavırlarıyla, saygıdeğer bir varlık olduğumu tekrardan hissettim. İşte, Japon Festivali tam orada başladı benim için. Ateşeden sonra kürsüye Başkonsolos çıktı. Tabi ki konuşmasına teşekkürlerle başladı. Gelen seyircilere, sponsorlara, belediyeye vb. şahıs ve kurumlara 5 (yazıyla beş) dakika boyunca teşekkür etti. Onat Kutlar Sinemasını Cinema Paradiso’ya benzetti. İki halkın yakınlığından, festivalin amacının Japonya’yı ve japon sinemasını tanıtmak olduğundan bahsettikten sonra kürsüden indi. Kürsü de, sahneden sürüklenerek zorla indirildi. Biraz sürtünme kuvvetini kullanarak direnmeye çalıştı, ama nafile. O an, her şeyin tutkuyla, el yordamıyla yapıldığı amatör festival ruhunu ve seçmece izleyicilerini özlediğimi anladım. Işıklar söndü ve film başladı.

Badem gözlüm, beni unut.
Bu gemi bir kara tabut,
lumbarından giren ölür.
Üstümüzden geçti bulut.

Açılış filmi Japonya’da büyük başarı elde ettiğinden şu sıralar üçüncüsü çekilen Umizaru; türkçeye “Çevik Dalgıçlar” olarak çevirilmiş. Japon acil durum kurtarma dalgıçlarının eğitim serüvenini konu alan Umizaru’nun gerçek mânası ise, denizde çok rahat edebildiklerinden bu dalgıçlara takılan “Deniz Maymunu” lakabı imiş. Güçlü bir çizgi kültürü olan badem gözlüler, bu filmi de bir çizgi-romandan uyarlamışlar. Çocukluğumuza damga vuran (ve bir nevi dünyanın yuvarlak olduğunu çocuklara kanıtlayan) Tsubasa’yı, Naruto’yu nasıl unutabiliriz?

“Umizaru” daha ilk sahnesinden kendini çizgisini belli etti. Dramatik bir müzik eşliğinde, ne olduğunu sonradan anlamlandıracağımız ama azıcık Hollywood filmi izleyenler için ne olduğunu tahmin etmenin zor olmadığı bir sahneden süzülerek, öykünün içine “balıklama” daldık. Tamam, sanatsal bir film zaten beklemiyordum. Hatta en başta, “yaşasın biraz da çerezlik filmler izleyeyim” diye düşünmedim değil ama hiç değilse oyunu kuralına göre oynasaydınız. Mesela, bu türden popüler kültür (kötü anlamda kullanmıyorum) filmlerinde çok sağlam bir senaryo çatısı vardır. Bu işin bir formülü varsa eğer (ki vardır), o formülde en önemli husus bu matematiksel şablondur. Ne zaman, ne olacağı bellidir. Bu nedenle de bu tür filmler hızlı ritimli ve çok akıcıdır. Ne yazık ki Umizaru’da bunu göremiyoruz. Dalgıçların eğitim ve aşk hikayeleriyle filmi iki parçaya ayırırsak, bu iki hikaye birbiriyle paslaşamıyor. Akademi sahnelerinde akıcı bir hikayeyi takip ederken, o denizi tüketip birden aşk hikayesine geçiyoruz. Haliyle, aşk hikayesinin ritmi daha durağan. Paralel ve dengeli anlatım gerçekleşememiş. Bu yüzden, filmi tekrar bir bütün olarak düşündüğümüzde ritminin bozuk olduğunu ve perde ile seyirci arasındaki sinemaya özgü o sihirli etkileşimi sık sık kopardığını hissediyoruz. Ritim konusu önemli. Bir filmin ritminin yavaş veya hızlı oluşu akışkanlığını belirlemez. Örneğin burun kıvrılan “Tatil Kitabı”, Umizaru’dan çok daha akışkan bir filmdir. Çünkü, Tatil Kitabı’nın ritmi tutarlıdır. Daha en başından, olayların oluş sıklığına bakarak bünyemiz kendini filme uyarlar (biyolojik saatimiz gibi) ve sürprizlerle karşılaşmaz. Aniden 5 yıl sonrasına gitmeyiz mesela. Ancak Umizaru, kendi içerisinde çelişkili ritimler göstererek bu akışkanlığı sağlayamıyor. Algımızı bozuyor.

Diğer rahatsız edici husus ise klişeler. Yani, neredeyse sinema tarihinin bütün klişe çukurlarına düşülmüş desem abartmış olur muyum acaba? Aşklardaki o tereddütlü haller, gitgeller, sevgiliye sık sık arka dönmece, ama tam gidecekken durup tekrar yüzünü dönmece, becerilemeyen bir tünelde öpüşme sahnesi (öpmüyor çünkü!), erkeklere özgü çekişmeler (“yeter ki yoluma çıkma dostum”- “just don’t get in my way”den çeviri) ama sonra en hakikisinden “buddy” olmacalar, geçmişle hesaplaşan bir bilge adam, kaçınılmaz mutlu son vs. vs. Daha unuttuğum neler vardır neler. Öyle ki, filmde “şimdi bu olacak” deyip de tutturamadığım bir şey olmadı!

En çok da her azıcık geniş sahnede mikrofonun kabak gibi kadrajın içinde olmasını yadırgadım. İnanılmaz. Tamam, Tarkovski’nin “Stalker”ında da buldum ben o mikrofonu ama yalnızca bir sahnedeydi yahu. Burada ise neredeyse filmin yıldızı mikrofon, görünmeyen yıldızı ise o mikrofonu tutan şahıs. Birkaç sahnede tripod ve kamera bile gördüğüme yemin edebilirim. Son olarak, filmin iki saati bulan süresini, bu tür filmler için (özellikle böyle bir senaryo için) çok uzun bulduğumu belirterek Umizaru’nun eleştirisini tamamlıyorum. “Ha bitti, bitecek” derken ilgimi yitirdim. 1,5 saat kafidir. Hollywood’u ciddiye almak gerek.

Kısacası yıllardır izlediğim en kötü filmdi. Ancak, Umizaru’nun açılış filmi olarak seçilmesinde naif bir düşünce yattığı fikrindeyim. O düşünce de, popüler kültürün birleştirici özelliği. Kültür Ateşesi bu filmi seçerek, Japon kültürüne hemencecik bir yakınlık hissetmemizi istemiş olabilir. Programa baktığımızda bunu anlıyoruz. İlk filmi bu kadar kötü bulmam ayağınızı festivalden çevirmesin. Akira Kurosawa’nın “Ikuru”su (kopyası biraz eskiymiş), Mikio Naruse’den “Yüzen Bulutlar” (Ukigumo), Takeshi Kitano’dan “Bir Deniz Manzarası”, “Kamikaze” ve “Hula Kızları” çok ümitli olduğum ve tavsiye edebileceğim filmler. Animeciler de unutulmamış. “Cowboy Bebop” ve “Coo İle Geçen Yaz” gösteriliyor.

Sıkı durun. Üstelik hepsi bedava! %50 elektronik eşya indiriminde mağazaları talan eden halkımızın, %100 sinema indiriminde neden hiç birşey yapmadığını anlamıyorum.
Festival filmleri Levent Kültür Merkezi’nde pazar gününe kadar görülebilir. Kaynağından, özenle (ilk film bir kazaydı) seçilmiş bedava japon filmleri, badem gözlülerle yan yana izlenebilir. Krizi fırsata çevirmek diye ben buna derim. Hamdolsun!

kategori:
seçki