Kategoriler
izlenim

Baskın: Sıradan Bir Cehennem Değil, Türk Cehennemi!

Baskın’ı Türkiye’deki ilk gösteriminden önce Toronto’da izleyen Engin Eryiğit, izlenimlerini aktarıyor.

Yaşadığımız acılar, ülkenin artık hızına yetişemediğimiz ve “yürek dayanmaz” dedirten gündemi, can ve geçim derdine düşmüş olmamız gibi nedenlerle, sinemanın ne kadar muhteşem bir kavram olduğunu sıklıkla unutuyoruz. Haksız da değiliz zira durakta otobüs beklerken ezilip ölmek gibi dertlerimiz var bugünlerde. 11 Eylül Cuma gecesi dünya prömiyerini ve Uluslararası Toronto Film Festivali’nin Geceyarısı Çılgınlığı bölümünün açılışını yapacak Can Evrenol’un fantastik fenomeni Baskın’ı izlemek üzere 23:40 sularında “43 Gerrard Street East”teki Ryerson Theatre’a ulaştığımızda, yüzlerce sinemaseverin oluşturduğu ve birkaç sokak dolaşıp Üniversite binasına kadar uzanan bir kuyrukla karşılaştık. Salon 1.237 seyirci kapasiteliydi. Fakat o kuyrukta daha fazla insan olduğuna eminim. Zaten kapı açıldığında tüm koltukların anında dolması ve film başlarken pek çok kişinin hâlâ ayakta ve telaşla sığınacak bir nokta arıyor olması da bunun göstergesiydi.

Sinema büyülü bir şey. Toronto’da bırakın BASKIN gibi merakla beklenen bir filmi, alelâde filmlerde bile sokaklarca dolaşan, ip gibi uzandığı için yoldan geçenleri hiç etkilemeyen kuyruklar vardı. (Üstelik biletli seyirci kuyruğuyla, filmlerin başlamasına 10 dakika kala satışa çıkan “Rush” biletlerine son bir hamle yapmak isteyenlerin kuyruğu da asla birbirine karışmıyordu.) Daha da güzeli, TIFF film kuyruklarında bir bina veya dükkan girişine, caddeyi kesen bir sokağa denk gelindiğinde insanlar orayı boş bırakıyor, müsait bir yerden kuyruğa tekrar devam ediliyordu. Bu esnada kimse araya dalıp kaynak yapmıyordu.

Biz o BASKIN gecesinde kuyruğun sonunu bulmak için bir süre yürüdük, fakat pes edip kuyruğun sonunun bize gelmesini beklemeye karar verdik. Zaten bu esnada kapı açılmış ve sıra akmaya başlamıştı. Salona girdiğimizde, köşeden de olsa bir yer bulup oturduk.

TIFF’in Midnight Madness bölümü programcısı Colin Geddes, “Birazdan kendinizi cehennemde bulacaksınız. Üstelik öyle sıradan bir cehennem değil, Türk cehennemi!” sözleriyle bu mükemmel çılgınlığın startını verdi. Yönetmen Can Evrenol ve filmin başrol oyuncusu Görkem Kasal, kısa bir selamlama sonrası, film bitiminde bizlerle tekrar görüşmek üzere sahneden ayrıldı.

97 dakika sonra Colin Geddes yeniden sahneye geldiğinde, girişi şu sözlerle yaptı: “Sorabileceğim pek çok şey var ama şu an herkesin aklından geçen şu soruyla başlamak istiyorum: What the fuck?!?!”

Gerçekten de o an salondaki bin küsur izleyicinin kafasında, çeşitli versiyonlarıyla bu düşünce dolaşmaktaydı: Ne yaptın sen Can Evrenol! Normalde Midnight Madness filmlerini her bıçak darbesinde, her yumrukta çığlıklar, kahkahalar atarak, interaktivitenin dibine vurarak izleyen seyirci suspus olmuştu. Ve bu sessizlik, filme dudak bükmelerinden kaynaklanmıyordu. Aksine, herkes büyülenmiş gibiydi. Aslında “tribünler” filme coşkulu başlamıştı. Fakat özellikle “Baba”nın yıldızlaştığı son yarım saat, yani Osmanlı döneminden kalma terkedilmiş karakolda olup bitenler, insanları adeta hipnotize etmişti.

baskin-can-evrenol-3

Can Evrenol, Görkem Kasal ve filmin yapımcılarından Müge Büyüktalaş, Colin Geddes’le beraber sahnedeydi. Dörtlünün sohbetinde “Baba”nın profesyonel bir oyuncu olmadığını da öğrendik. İlk uzun metraj filmiyle harikulade bir şova imza atan genç yönetmen Can Evrenol ve diğer konuklar, alkışlarla Ryerson Theatre’dan uğurlandı.

BASKIN, çaylak polis Arda’nın (Görkem Kasal) çocukluğuna indiğimiz ve kâbuslarına temel oluşturan, seyirciyi filmin içine çekmede hayli başarılı olan bir sahneyle başlıyor. Ardından, beş polisin gece devriyesinde yemek yedikleri ve polislerden birinin garsona sataşıp kavga çıkardığı bir lokantaya geçiyoruz. Özellikle bu sahnedeki yerel ve orijinal küfürleri altyazıdan değil kendi dilinde anlayabilmek, bizleri zevkten dört köşe yapıyor. Normalde dünya sinemasından hastası olduğumuz filmlerdeki güzelim küfürlerin “çeviride kayboluşuna” maruz kalan bizler değil miyiz? Şimdi onlar düşünsün!

Ardından polisler ekip otosunda “dere boyu kavaklar” eşliğinde ilerlerken, telsize gelen vukuat anonsuna “Tamam Aylin, olay yerine yakınız. Bas Ali bas!” tepkisini veriyorlar. Ve korku sineması tarihine sayısız göndermeyle, selam çakarak ilerleyen asıl maceramız başlıyor. Bu noktada artık seyirci falan değiliz. Kendimizi ekip otosunun içinde buluyoruz. Gerçek hayatta sanırım orada olmak istemezsiniz. Ama BASKIN esnasında bu, müthiş bir deneyime dönüşüyor. Son 30-40 dakika ise, tüm korkularımızın zirve yaptığı bir sinema şöleni…

Tabii ki bir sinema başyapıtı değil BASKIN. Fakat ilk filminde bunları yapmış bir yönetmeni eleştirmek, “şuralar olmamış” demek şahsen haddime düşmez. Türkiye, hiç de iddialı olmadığı bir türde, korku sinemasında (ya da yönetmenin anılmayı tercih ettiği kategori olan fantastik sinemada) yılın en sarsıcı filmlerinden birini dünyaya armağan etti. Bunun keyfini doyasıya yaşamak benim için fazlasıyla yeterli. Zira kabaca bir benzetmeyle bu durum, Nobel Fizik Ödülü’nün bu topraklara gelmesi; Türkiye’nin tüm komşu ülkeler tarafından sevilip sayılması; Roskilde veya Woodstock’ın headliner’ının bizden bir grup olması; Beşiktaş’ımızın “yıldızlar topluluğu” Bayern Münih’e boruyu döşemesi; milli takımın Rugby Dünya Kupası’nı ya da Buz Hokeyi Dünya Şampiyonası’nı kazanması gibi bir duruma eşdeğer!

BASKIN hakkında illa ki dişe dokunur bir analiz yapmam gerekirse, naçizane şunları söylemek isterim: Standart korku filmleri, şiddet görüntülerini bolca cesetle harmanlayan filmlerdir. Bir gruptaki insanları birbiriyle ilişkilendirir; sonra mümkün olduğunca kanlı biçimde, sırayla öldürür. İyi ve iz bırakan “korku”lar ise sosyolojik mesajlar da barındırır. George A. Romero’nun Dawn of the Dead’inde ekibin bir alışveriş merkezinde tıkılıp kalması tesadüf değildir. Tüketim kültürünün bizi birer zombiye dönüştürdüğüne ve bir şeyler yapmazsak bunun çok daha kötüye gideceğine işaret eder. Evrenol’un filmi, yıllar sonra bile “Türkiye’de dönemin polis şiddetinin kaynağını kurcalama” yönüyle de hatırlanacak. Hastalanan polisi kendine getirme sahnesinde polisin “Korkma”yı sadece melodiyle anımsayabildiği anekdot ise, bordo klavyelilere hoş bir gönderme olarak hafızalarımızda yer edindi.

*BASKIN, Toronto’nun Geceyarısı Çılgınlığı bölümünde gösterilen ilk Türk filmi olduktan sonra Teksas’taki Fantastic Fest’te En İyi Yönetmen ödülüne de layık görüldü. 9 Ekim Cuma akşamı 21:30’da bileti olan şanslı sinemaseverler, Filmekimi kapsamında BASKIN’ın Türkiye prömiyerine tanıklık edecek. Sonrasında film, (diliyoruz ki bir değişiklik olmayacak ve) 13 Kasım’da Türkiye sinemalarında vizyona girecek.

Bir cevap yazın