Beş Viran Şehir


bes-sehir-onur-unlu.jpg

Not: Yazıda filmin öyküsünün ilerleyen kısımlarından da bahsedilmektedir. Hatta hikayenin başı sonu alenen anlatılmaktadır. Bu konuda hassas olanların filmi izleyene dek yazıdan uzak durmaları önerilir.

Onur Ünlü, sürprizi bol bir adam. Ters köşe cevaplarla ilerleyen röportajları, sonunu kestiremediğimiz bir çok cümleye ev sahipliği yapan şiirleri ve bir sonraki sahnede ne olacağını bilemediğimiz filmleriyle uzun süredir hatrı sayılır bir kitleyi peşinden sürüklüyor.

46. Antalya Altın Portakal film festivalinde en iyi senaryo ödülü Onur Ünlü imzalı Beş Şehir’e gidince, ilk beklenti –nedense- yönetmenin bu kez ağırbaşlı bir işe imza attığı yönündeydi. Filmi izlediğimizde bu beklentinin kayaya çarptığını söyleyemeyiz. Ancak Beş Şehir için ağırbaşlı demek yerine ağıröykülü demek daha doğru olacak sanırım.

Film bir “kesişen hayatlar” filmi. Farklı dertleri olan beş insanın öyküsünü anlatıyor. İsminin Beş Şehir olmasının bundan başka esprisi yok (Ahmet Hamdi Tampınar’ın aynı adlı eseri gibi beş ayrı şehir beklemeyin yani, her insan bir şehir işte). Bu beş öykünün kesişmesi de hayatların birbirine değip bilardo topları gibi yön değiştirmesi şeklinde olmuyor. Sadece, aynı yere dökülen nehirleri anlatıyor film.

Aydın, Osman, Şevket ve Kedi, Tevfik Öğretmen, Dilek

Filmin ilk öyküsü için ekran karardığında, kocaman Aydın yazısını görüyoruz. Bu noktada çoğu seyirci filmin ismine aldanarak Aydın şehrine gidildiğini zannettiyse de kısa bir süre sonra bu güzel feykin farkına varıyor ve Aydın ismindeki polis memurunun İstanbul’daki hikayesine giriyoruz. Tansu Biçer’in ödüllü oyunculuğuyla canlanan Aydın, dört dörtlük bir kaybeden portresi; mezkur konudaki tüm klişeleri tekmeler nitelikte. Bir kaybeden, ama mazlum değil. Eylem yapan masum bir öğrenciyi ölümüne coplayabiliyor. Bir çaresiz aşık ama elinde fotoğrafla ağlayan cinsten değil. Sevdiği kızın tekinsizce peşine takılıp onu rahatsız ediyor. Çok yalnız, ama nezih değil. Yerlerde sürünen sosyal yetileri onu kabalığın tanımı haline getirmiş. Onur Ünlü’nün karakterde yarattığı bu denge, benzerini hiç görmesek bile Aydın’ın kanlı canlı birisi olabileceğine bizi ikna ediyor. Bölümün sonunda başına gelen iş kafamızı karıştırsa da, tek başına bir kısa film olarak bile büyük değer taşıyacak olan Aydın bölümü bizi filme karşı umutla dolduruyor.

Aydın’ın hemen ardından Osman’a geçiyoruz. İsminin haşmetine bakmadan bir ilkokul öğrencisini anlatan Osman, Aydın ile paralel sayılabilecek bir hikayeye sahip. Osman da birini seviyor (okulun folklör ekibinde de yer alan şirin bir kız), o da kavuşamıyor, o da sürekli takip ediyor. Aydın’dan neredeyse tek farkı birinin polis, diğerinin ise daha tek haneli yaşlarda, kanserli bir çocuk olması. Kanserli, aşkına karşılık bulamamış çocuk. Normal sinema grameri bizim bu çocukla özdeşleşip acımamız gerektiğini yazar. Ancak Osman sevdiği kızla beraber folklör oynama uğruna kızın arkadaşının (yani kendi yaşındaki bir çocuğun) ölümünden çıkar sağlayınca yine duygularımızı nereye koyacağımızı bilemiyoruz. Bu hikayenin de benzer bir sonla nihayete ermesi, bu kez de farklı tonlardaki çaresiz aşıkları izleyeceğimiz bir beşleme beklentisine sürüklüyor seyirciyi.

Bu noktada gelen Şevket ve Kedi hikayesi ise filmin kırılma noktası. Yine karşılık bulmamış aşk ve takip etme temaları var aslında. Ama bu kez işin içine biraz şairane, biraz entelektüel diyalog, bir adet kedi ve –maalesef- bir adet silah giriyor. Oyuncak yapıp satarak hayatına devam eden Şevket, tatlıcıda part-time çalışan ressam adayı Dilek’e vurulduğunda en büyük destekçisi ve sırdaşı mahallesindeki kedi oluyor. Kedinin de katkısıyla Dilek’e kendini açan Şevket, kızın kendisine inanmaması neticesinde silahına sarılıyor ve bir aşığın sınanmaması gerektiğini vurguluyor. İçlerindeki güzel diyaloglar (çay) ve atıflar (Yunus Emre) ile aşka dair en dolu söylemi içerecek olan Şevket ve kedi bölümü, -yönetmen istememiş olsa bile- olaya bir şekilde “tabanca delikanlılığını” ve deli yürekliği dahil ederek filmin zayıf karnına dönüşüyor. Sevgisi sınandığı için, içinde tek kurşun olan bir silahı rus ruleti misali bir kendine bir sevdiğine sıkan şair karakterle bir sorununuz yoksa bu konuda benimle zıt düşebilirsiniz aslında.

Filmin dördüncü öyküsü Tevfik Öğretmen ise akıllara durgunluk veren bir üçüncü sayfa hikayesi. Yine başlı başına başarılı bir film olabilecek bu (gerçek) kesit, aynı zamanda filmin hikayelerini de birer birer kesiştirmeye başlıyor. Nasıl kesiştikleri pek önemli değil, önemli olan bu cenahta da şiddetin ve ölümlerin eksik olmaması. Kardeşi ve eşi tarafından akıl almaz bir kumpasa getirilen Tevfik Öğretmen (her zamanki muhteşemliğiyle Bülent Emin Yarar) bir yandan yol açtığı ölümün vicdan azabıyla yaşamaya çalışırken bir yandan diğer bir ölüm kapısını çalıyor; biricik kızı Dilek.

Dilek ikincisi dışında bütün hikayelerde bir şekilde olan bir karakter. Aydın’ın takıldığı kızın arkadaşı, Şevket’in karşılıksız aşkı, Tevfik Öğretmen’in kızı. Onun derdi ise sağlığıyla. Kısıtlı bir ömrü kaldığını öğreniyor doktordan. Son günlerini ailesinin yanında geçirmek için babasının yanına geliyor. Beş hikaye. Beşi de elim sonuçlanıyor görünürde. Tüm karakterlerin kötü bir sona mahkum olduğu ilk film değil bu. Bu tip öykülerde genellikle olaylar bir şeylerden sakınmamızı öğütleyen bir önerme etrafında gelişir. En yakın ve popüler örnek olarak Requiem For A Dream’i gösterelim. Tüm karakterlerin hayatı kararıyor filmde malûm. Ve filmimizin önermesi “Bağımlılık insanı viran eder, mahveder”. Beş Şehir’de insanların viran olması için özel sebepler, yapılmaması gerekeni yapmalar yok. Tıpkı bir Todd Solondz filminde olduğu gibi, hayat viran ediyor insanları, yani “oluyor böyle şeyler”.

Buraya kadar olan film gerçekten karamsar ve olanları bir nedene bağlamayacak kadar şiirsel ilerliyor. Ancak yönetmen son hikayede ani bir dönüşle filmin seyrini değiştiriyor. İlk hikayede öldü sanılan Aydın ve ikinci hikayede öldü sanılan Osman’ı beşinci hikayede sağ salim görüyoruz. Film ilkine göre çok daha karamsar bir hal alıyor haliyle. Suçlarını, noksanlıklarını, büyük yıkıntılarını gördüğümüz karakterlerin yaşıyor olması, ölmüş olmalarına göre on kat daha karamsar geliyor. Onur Ünlü’den tüm kaybedenlerin, çoğu ölüme doğru yürüyen tüm bu insanların hayatın içinde ne kadar normal, ne kadar yaşam dolu gözüktüklerini belgeleyen, gülümsetirken üşüten bir film bekliyorum. Ancak bu noktada film farklı ilerliyor. Öldü sandığımız ama sonradan hayata devam eden karakterlerin, tekrar –bu sefer net olarak- birer birer öldüklerini görüyoruz. Yönetmen bir bakıma bu karakterleri tekrar –ve ritüel bir biçimde- ölmeleri için diriltmiş oluyor. Bu sahne yönetmene filme başlamak için esin veren sahne bile olmuş olabilir, ancak seyirci olarak bu finale ne şaşırıyoruz ne de üzülüyoruz. Zaten çoğu “ölmüş” olan karakterlerin paralel kurgu ve müzik – ki güzel müzik- eşliğinde ölmesi filmin etki gücüne katkı yapmıyor, bilakis filmi (kafamızda kurduğumuz alternatif sonlara göre) daha az akılda kalıcı hale getiriyor.

Bütün bunlardan sonra Onur Ünlü sineması için şu ahkamı kesebiliriz artık: unutulmayan sahnelere sahip unutulması muhtemel filmler çekiyor yönetmen. Müthiş parçalardan, o parçaların toplamı kadar etkili olmayan –ama yine de seyre değer- işler yapıyor. Çok iyi yıldızlara sahip, ama takım olmayı tam başaramamış ekipler gibi, kupaları alsalar da insan daha iyi olabileceğini hissetmeden edemiyor. Türk sinema tarihindeki en hatrı sayılır sahneleri içeren bu filmlerin bütün olarak bu kadara hararetli anılmamasının sebebi de bu eklektiklik olabilir. Tabii şiirleriyle ünlenmiş bir yönetmenin bu anlatımı bile isteye tercih etmiş olabileceğini de unutmayalım.

Bu kadar uzun laftan sonra tüm inişleri ve çıkışlarıyla Onur Ünlü projelerinin hâlâ heyecan verici olduklarını söylemek lâzım. Bugüne kadar salondan biraz ekşi çıktığım tek filminde (Çocuk’u izlemedim) bile en az beş sahnede vecd ile yutkunduysam, kendisinin peşinden daha pek çok şehire gidilebilir.


Leave a Reply