Bir Film Olarak Mustafa


Mustafa hakkında o kadar çok konuşuldu ki; yazsak mı yazmasak mı diye de kendi aramızda tartıştık ama madem bu kadar çok tartışıldığı için izledik, bir iki söz etme hakkımızın olduğunu düşündük. Nitekim Mustafa’yı izlerken, “filmin” başından sonuna kadar “ne zaman film başlayacak” sorusuyla salonda oturduk. Film hakkında tartışmaların ne kadar sığ bir düzeyde gerçekleştiğini görmemek mümkün değil. Can Dündar’ın yazıp yönettiğini filmin başında bize ilettiği Mustafa hakkında konuşulan ve yazılanların bir çoğu, amerikanlaşmaya yüz tutmuş ülke siyasetinin liberal-ulusalcı çekişmesinden ibaretti. Gerçek bir film eleştirisinin süzgecinden geçmiş doğru düzgün bir şeyle karşılaşmamıştık. Nitekim Mustafa’yı bir film olarak değerlendirmek gerçekten zor.

Oysa ki; filmi izleyebilmek adına sinema salonlarına gidip, bilet parası ödenmesi gerekiyor. Sinema salonunda da bir film görme isteği kadar doğal bir şey olamaz. Ancak Can Dündar’ın daha önce hazırladığı televizyon belgesellerinden ne nitelik olarak, ne içerik olarak hiçbir farklılığı bulunmayan Mustafa, sanki tabu deviren bir belgesel gibi pazarlandı.

Can Dündar’ın buğulu üst sesiyle izlediğimiz kim bilir kaçıncı çalışma bu. Fikriye adlı karakteri de, Atatürk’ün zeybek dansına düşkünlüğünü de Can Dündar belgeselleriyle görüp öğrenmiştik. Bu Can Dündar belgeselinde biraz daha defterler notlar karıştırılmış ama sanki Can Dündar’dan öğrendiğimiz bir çok şeyin üzerine oturuyor Mustafa.

Gözümüzün önünden fotoğraflar ve yüzünü arada sırada gördüğümüz, sıklıkla ters ışıkla gölgeye çevrilmiş, sırtından gördüğümüz bir Atatürk var. Madem çok tabu deviren bir film yapıyorsunuz, çocukluğundan ölümüne kadar yüzünü sesini gösterebildiğiniz bir kast çalışması yapmayı başarabilseydiniz. Yok. Önemli olan popüler olmak adına sezon başına filmi yetiştirip, bir an önce “Atatürk de bir insan mıydı, yoksa tartışılmayacak bir yarı tanrı mıydı” tartışmalarını başlatmakmış meğer. Bu tuzağa da düştük. Nitelikli tartışma yapma edep ve adabına sahip olmayan bir toplumda yaşıyoruz. Bu tespiti yapmak için şimdi örnekler sıralamaya gerek yok.

Anlam vermekte zorlandığım konu şu: Can Dündar neden her şeyi kendi yapmak istemiş ki? Git araştırmanı yap, sıkı bir dokümantasyon çalışması olsun, adına senarist denen bir takım insanlar var, bu kişilere senaryo yazdır. Danışman olarak da tepesinde dikil. Sonra bu senaryoyu git bir yönetmene ver. Kare kare birlikte çalışın. Ama neden her şey olmak istiyorsun?

Can Dündar o kadar canlı yayına çıktı, o kadar röportaj verdi. Bir muhabir, bir sunucu, bir gazeteci de çıkıp bunu sormadı Dündar’a. Yapmayın etmeyin! Atatürk rakı masasında mı memleketi kurtardı, kadınlara düşkün müydü? Neden bu soruların muhatabı Can Dündar oluyor ki? Can Dündar söylemese bu tip görüşler kitaplarda, Atatürk hakkında yazılan yorumlarda hiç yok muydu?

Ama Can Dündar da çıkıp diyemiyor ki; “Bu benim yaptığım bir film, ister rakı masasında devlet kurdururum, ister Kocatepe’deki çadırında kurdururum.” Diyemez. Çünkü yönetmenlik yapmamış. Bu bir belgesel, o nedenle yorum hakkı kısıtlıdır denilebilirdi. O zaman da ne kadar belgesel olduğunu tartışırdık. Hiç olmadı. Sıra İsmet’e, Adnan’a, Celâl’e de gelir. Bu kadar güzel pazarlandıktan sonra, kötü de yapsanız, tartışmalı birkaç şeyle gişeye ulaşırsınız.

Bravo Can Dündar diyoruz. Filmi için değil. Gündemin tepesine rahatlıkla oturabildiği için. Ha biz yukarıda sözünü ettiğimiz kısır ideolojik tartışmanın bir yerinde olduğumuz için mi bunları söylüyoruz? Hayır. Samimiyetle ideolojik atmosferin bu iki akımla doldurulabileceğine inanmıyoruz.


Leave a Reply