Bread and Roses: Kadrajın Yeri


Mutlaka bir yerlerde karşılaşmışsınızdır tersane işçilerinin ölüm haberleriyle ya da okumuşsunuzdur gazete küpürlerinden maden ocaklarına sıkışmış hayatları. Peki hiç selam verdiniz mi iş yerinizde gittiğinizde taşeron olarak çalışan temizlik görevlilerine? Üstünden çok da zaman geçmedi; geniş çaplı sendika grevlerini hatırlıyor musunuz? Peki ya sendikalı olmak istedikleri için işlerinden olan taşeron belediye çalışanlarının haberlerini okumuş muydunuz? Üzerinde üniforma taşıyan mavi yakalılar görünmez midir sizler için? Belki de siz de beyaz yakalılara sendikalı olma hakkı verilmeyen bir şirkette çalışıyorsunuzdur…

İngiliz yönetmen Ken Loach her zaman yaptığı gibi kadrajından yansıyan sıradan hayatlara işçilerin gözünden bakmaya devam ediyor. Tıpkı 2000 yılı yapımlı Altın Palmiye için yarışan “Bread and Roses” filminde olduğu gibi.

Bread and Roses ismini 1900lü yılların başında başgösteren ve öncülüğünü kadınların yaptığı bir emek hareketinden alıyor. Ağır çalışma şartlarına ve bunun karşılığında aldıkları düşük maaşlara isyan eden tekstil işçileri öncelikle ekmek istiyorlar. Emeklerinin karşılığı sadece bu olmamalı, bu yüzden onlar gül de istiyorlar. Aslında onların istedikleri tek şey insanca bir yaşama sahip olmak ve saygı görmek.

Loach da filmlerinden alışık olduğumuz evrensel diliyle bu öyküyü 1900’lü yılların başından alıp ta sonuna koyuyor ve bizlere çoğu kadın olan göçmen taşeron temizlik işçilerinin emek mücadelesinden kısa bir kesit sunuyor. Loach’ın derdi filmde kimseyi yargılamak ya da övmek değil. Bread and Roses da kimse tamamen haklı veya tamamen haksız değil. Herkes birbirinin arkasından iş çevirebiliyor, herkes yeri geldiği zaman, kendi çıkarları için arkadaşlarına sırt dönebiliyor. Aslında, Loach gerçeğin dışında bir şeyi anlatmıyor. Hayatın içinde ne yaşanıyorsa tüm duruluğu ve kendine has görüntüleriyle önümüze koyuyor.

Amerika’da kaşıyacak konu çok ya İngiliz yönetmen de filmini, Meksika sınırından kaçak olarak Amerika’ya girmeye çalışan göçmenleri göstererek açıyor. Bu göçmenler için Amerikan rüyası başlaya dursun, yönetmen kamerasını Los Angeles’ın ihtişamlı bir iş merkezine çeviriyor. Her gün gördüğümüz plazaların yüksek ihtişamları ve o plazalarda çalışan havalı beyaz yakalıları değil; o plazaları ayakta tutanların, ayakta durma mücadelelerini anlatıyor.

Aslında sendikacı Sam tüm olan biteni özetliyor bizlere, 1970’lerde temizlik işçilerinin sahip olduğu hakları, filmin geçtiği zamanla karşılaştırırken. Maaşlar gittikçe düşerken, çalışma koşulları daha da ağırlaşıyor. İşte bu anda bir kıvılcım yakılıyor filmde ve biz de dışarıdan örgütlü olmanın, birlik olabilmenin neleri başarabileceğine dair mütevazi bir zafer izliyoruz.

Filmde kimse ne haklı ne de haklı değil demiştim. Arkadaşlarını sırtından bıçaklayan Rosa çarpıyor bunu yüzümüze; kendi hayat mücadelesinde nasıl yenik düştüğünü Maya’ya haykırırken. Ya da Ruben’i kim suçlayabilir, üniversiteyi bitirme hayallerini çöpe atma riskini göze alamıyor diye. Peki ya Maya; kimin gözünde adi bir hırsızdı, Ruben’e olan borcunu ödemeye çalışırken. Sistemin acımasızlığı insanlara bazı bedeller ödetiyor ve bu bedellerin ağırlığı karşısında kimse tamamen temiz kalmayı başaramıyor. Zaten, Loach da bu konunun fazla üzerinde durmuyor, sadece çarpıcı gerçekliği suratımıza çarpıyor ve yorumu bizlere bırakıyor. Film de, hikayesine yer verilmeden, Loach’ın eleştiri oklarına mazhar olan tek kişi temizlik işçilerinin Hispanik kökenli şefleri oluyor. Geçmişini ya da kimliğini tamamen bir kenara koymuş olan şef safını tamamiyle patrondan, şiarınıysa haksızlıktan yana çeviriyor. Oysa basit bir metni anlayamayacak kadar İngilizce’den uzak oluşu, çoktan unuttuğu köklerini bir sekansta bize ele veriyor.

Filmde Adrian Brody’i izlemek ayrı bir keyif. Belki rolünün renkliliği belki de bu renkli rolün başarıyla üstesinden gelmiş olması filme kattığı rengin ana sebebi. İşi sonuna kadar götüren sendikacı rolünü sırtlanan Amerikalı aktör, Hispaniklerin içerisinde bir beyaz, bir tuzu kuru olarak kalmıyor. Onlarla beraber dayak yiyor, hor görülüyor, hapse düşüyor ve sonunda da zafer kazanıyor…

Ken Loach sinemasında ne varsa bu filmde de bir kesiti var. Sıradan, basit, yaşam mücadelesi veren insanların öyküsü. Üniformalarını giydiklerinde görünmez olan, polisin karşısında kendisini Emiliano Zapata olarak tanıtabilecek kadar ince bir espri zevkine sahip olan ve sadece hakkı olanı isteyen insanlar bunlar.

Amerika’da göçmen de olsalar, tamamen görünmez de olsalar, birlikte hareket etmeyi başarabildiklerinde kendilerini görünür kılabilen insanlara dair bir bread and roses. Bu arada, filmin uluslararası festivallerde 10 adaylık ve 5 ödülü olduğunu, imdb puanının ise 7.0 olduğuna da notlarımıza ekleyelim.


Leave a Reply