Caché: Görüntü Diliyle Yazmak

“O, düşüncenin anlatımını sinemanın temel sorunu olarak görür. Sinemanın, tıpkı resim ve romanda olduğu gibi her türlü düşüncenin anlatılabileceği bir sanat olması mümkündür. Sinema dilinin yaratılması, Eisenstein’dan bu yana...

“O, düşüncenin anlatımını sinemanın temel sorunu olarak görür. Sinemanın, tıpkı resim ve romanda olduğu gibi her türlü düşüncenin anlatılabileceği bir sanat olması mümkündür.

Sinema dilinin yaratılması, Eisenstein’dan bu yana sözlü sinemanın uygulayıcılarına ve senaryocularına kadar herkesi uğraştırmıştır ama artık sinemada değişik yollarla yaratılmaya çalışılan düşüncelerin görüntünün içinde zaten var olduğu anlaşılmıştır. Böyle bir dile sahip olan sinema, edebiyatın büyük yapıtlarında olduğu gibi düşünceyi tam ve derin bir biçimde yansıtabilir.” (Dünya Sinemasında Akımlar – Esen E. Coşkun)

Yukarıda “O” diye bahsedilen kişi, fikirleriyle Yeni Dalga Sineması’nın oluşmasında Andre Bazin ile birlikte en etkili isimlerinden biri olan Alexandre Astruc’dur. Astruc 1948 yılında bir dergide yayınlanan makalesinde Camera-Stylo (kalem-kamera) fikriyle sinemanın da diğer sanat dalları gibi düşüncenin doğrudan ifade edilebileceği bir sanat dalı olabileceğini söyler.

Biz de bu minvalden hareketle Michael Haneke’nin, 2005 yapımı Caché (Hidden) adlı filminde kalem niyetine kullandığı kamerası ile yazdıklarını okumaya cüret edeceğiz.

1

Açılış jeneriğinde görüntü bir sayfa gibi kullanılıyor ve Georges (Daniel Auteuil) ve Anne (Juliette Binoche) çiftinin evlerinin olduğu sokağın sabit görüntüsünün üstüne film ekibinin tamamı tek bir karede satır satır yazılıyor. (Film ilerledikçe Haneke’nin niyetini en baştan ortaya koyduğunu anlıyorsunuz.)

2

Bir sonraki sahnede az önce izlediğimizin çiftimize kim ya da kimler tarafından gönderildiği belli olmayan bir video kaset olduğunu öğreniyoruz. Görüntülerde evlerinin ön cephesini de kapsayacak şekilde sadece sokak olmasına rağmen çiftimiz durumdan son derece rahatsızlık duyuyor. Neden bu kadar rahatsız oluyorlar; yoksa o standardize konformist hayatlarının altında yatan, saklı olan ve kendilerine bile itiraf edemedikleri bir şeyler mi var, nedir? Ya da korktukları şey gayet seyrinde giden hayatlarına kaset aracılığıyla dışarıdan bakmanın ortaya çıkardığı yabancılaşma duygusu mudur?

3

Bu düşünceler eşliğinde filmi izlerken Georges ve Anne’i daha yakından tanıyoruz. Georges bir televizyon kanalında edebiyat üzerine sohbetler yapıyor, Anne ise bir yayınevinde çalışıyor; dolayısıyla ikisi de kitaplarla haşır neşir içindeler ve doğal olarak evlerini de sıradan bir kütüphaneyi kıskandıracak ölçüde kitaplarla doldurmuşlar. Fakat kitaplarla verdikleri içli dışlı görüntü bizi aynı anda onlar hakkında başka bir düşünceye de sevk ediyor. Şöyle ki: Tamam, eyvallah! ikisi de entelektüel kişilikler ancak üzerilerinde dolaşan karabulutlar bir üst-yapı kimliği edinmeye yarayan özelliklerini nasıl da kırılgan hale getirebiliyor, işlevsizleştirebiliyor.

4

Başka bir video daha geliyor. Bu kez yanına da basitçe çizilmiş bir resim iliştirilmiş. Resimde  ağzının kenarından kan akan bir çocuk yüzü var. (Tehdit boyutlanıyor, işin içine şiddet giriyor.) Artık burnuna kadar tedirgin olan Georges, eşiyle beraber polise gider, şikayetini iletir; fakat açık bir tehdit olmadan polisin bir şey yapamayacağını öğrenir ve iyice öfkelenir. O öfkeyle karakoldan çıkarken zenci bir bisikletliyle az kalsın çarpışma noktasına gelir ve aralarında söz dalaşı başlar. Georges tüm öfkesini zenciye yansıtır. İşte filmin kısa ama bence en kilit sahnesi burasıdır. Hani bazen paragrafın içinde ana fikir bir cümleyle verilir ya burası da o mahiyettedir. Çünkü bisikletli zenci, hayatına rahatsızlık getiren yabancı kaynağın gösterenidir. Bu, Avrupa ülkelerinin sorunlarının temelinde göçmenleri görmesi gibidir.

5

Georges, yeni gelen kasetin yönlendirmesiyle kasetlerin geldiği kaynakla arasında geçmişten bir bağ olabileceğini düşünür ve bu sebepten annesini ziyarete gider. Kısa bir hal hatırdan sonra konu ailesinin bir süreliğine besleme olarak baktığı ve kendisinin de çocukluk arkadaşı Cezayirli Majid’den açılır. (Majid’in anne ve babası Georges’in ailesinin hizmetinde çalışırken Cezayir’e yapılanlara karşı Fransa’yı protesto etmek için gittikleri gösteride 200 Cezayirli ile birlikte polis tarafından katledilmiştir.) Georges kabusunda Majid’i tavuk keserken görür. Majid’in ağzına kan sıçramış, tavuğun da kafası kopmuştur. O ürkütücü haliyle Majid’i üzerine doğru gelirken görür. Majid, Georges’in bilinçaltı korkusudur, vahşi ötekidir, varoluşunu tehdit eden bir başka varoluştur… Aynı şeyleri Fransa’nın Cezayir’i ya da daha genelde Batı’nın Doğu’yu algılayışı için de söyleyebiliriz.

6

Georges, kasetteki izleri takip ederek Majid’in evine ulaşır. Majid, kasetleri kendisinin göndermediğini söyler. Ayrıca aralarındaki sorunu da öğrenmiş oluruz. Georges, Majid’in evlatlık edinilmesini istemediği için onun hakkında ailesine bir yalan uydurmuştur. Ailesi de bunun üzerine Majid’i potansiyel tehlike olarak algılamaya başlar ve evlatlık edinmekten vazgeçip gönderirler. Bu yüzden de Majid hem iyi bir eğitim alamamanın hem de dışlanmış olmanın verdiği yarayla hayatının mahvolduğunu Georges’e söyler. (Georges o sırada 6 yaşındaymış.) Ailesinin Majid’e bakışının kolaylıkla değişebilmesi ciddi ciddi düşünceye sevk eden türdendir.

7

Fransız çiftimizin oğlu Pierrot bir akşam eve gelmez ve çiftimiz perişan olur. Oğullarını Majid’in kaçırdığından şüphelenirler; çünkü kasetler gelmeye devam etmektedir ve son gelen kasetin içeriği, konuşmaları sonrasında Majid’in ağlamasıdır. Majid ve oğlu gözaltına alınır. Sabah çocuk ortaya çıkar. Habersizce gitmiş olmasının nedeni ise annesinin, aile dostları Pierre ile ilişkisi olduğunu düşünmesidir. İronik bir durum ortaya çıkar: Kötü adamlar olarak görülen Majid ve oğlu, 11 Eylül’den sonra kendi iç sorunlarının dahi sorumluluğunu yabancıların üstüne atan ülkelerin gösterdikleri türden bir muameleye maruz kalmışlardır.

8

Majid konuşmak istediğini söyleyerek Georges’i evine davet eder. Georges gelir gelmez ona hediyesi olduğunu söyler ve o anda çıkardığı falçatayla kendi boğazını keser. İzlediğimiz, Michael Haneke’nin önceki filmlerinde de benzerlerini gördüğümüz için alışık olmamız gereken bir sahne olması icap ettiği halde öyle değildir; Haneke yine karakterinin ruhsal durumunu şok edici bir çarpıcılıkla dışa vurmayı sağlamıştır. Aynı zamanda izlediğimiz bizi yine bireyden hareketle sosyo-politik düşüncelere de yönlendirir. Aklımıza bombalı intihar eylemleri gelir. Haklı olduğuna sonuna kadar inanan eylemci anlaşılamamanın verdiği çaresizlikle son bir iletişim yolu olarak kendi bedenini yok eder ve vicdanlarda yaşamayı tercih eder.

9

İlginçtir, Georges intihardan sonra sinemaya gider. Çıkışta, sinemada oynayan popüler filmlerin afişleriyle birlikte kadrajlanır. Bu yolla Haneke izleyiciye kendi sinema anlayışını duyumsatır. O kadar trajik bir olaya şahit olan birinin (üstelik kendi sorumluluğu da var) olaydan hemen sonra sinemaya sığınmasını bir kaçış, unutuş yolu olarak göstererek Haneke, aynı zamanda sorgulayıcı olmayan sinemaya da eleştirisini getirmiş olur.

10

Daha sonra Georges eve gider. Evde aile dostları vardır. Karısından bir yolunu bulup onları göndermesini ister. Karısı onları gönderip de yanına geldiğinde ona ilk sorusu onlara ne söyleyip de gönderdiği olur. İncelikli düşünceye bakın hele! O durumda bile nazikliği elden bırakmıyor, Fransız kalmak deyimi boşuna çıkmamış anlaşılan.

11

Majid öldü, oğlunun da korkulacak biri olmadığı anlaşıldı; peki o zaman bu kasetler nereden geldi? Georges’in vicdanından mı, sağduyulu insanlardan mı yoksa doğrudan Haneke’nin sihirli ellerinden mi? Aslında nerden geldiği mühim değil; mühim olan saklı olanın adını koyabilmek.

Velhasıl Michael Haneke, Cache ile Batı’nın Öteki (Üçüncü Dünya, Doğu vs.) olarak tanımladığı insanlara bakışını göstererek ve o bakışın etimolojisini yaparak aynı konudaki sayfalarca makalenin, kitabın yapamadığını yapabilmiştir.

kategori:
izlenim