Carnage: Beden ve Dil İkilemi Olarak İletişim


Beden ve dilin birbirinden ayrı kavramlar olarak değerlendirildiği bu çağda hepimiz bedenin geçmişinin dilden daha eski olduğunun bilincindeyiz. Bunun dışında farkında olduğumuz bir diğer noktaysa bedenin doğayla dilinse kültürle ilişkilendirilmesi. Bu sebeple kültür ve onunla ilişkilendirilen uygarlığın bu kadar altının çizildiği ve önemsendiği bir çağda şüphesiz ki dil bedene üstün bir yere yerleştiriliyor. Oysa dilin bu denli önemli olduğunu düşünmemize rağmen artık bu düşüncenin (diğer bütün uygarlık kavramları gibi) güvenilebilirliğinin sorgulandığı bir çağdayız. Unutmamamız gereken bir ayrıntı aslında dilin de kelime anlamları arasında bedende yer alan ve değişik sesler çıkarmaya yarayan bir uzuv oluşu da var. Bu anlamda bizim bedenden ayrı ve hatta bazen onunla karşıtlık içerisinde gördüğümüz “dil” uzuv olan dil değil. Bizim bugün dilden kastettiğimiz şey Saussure’ün de bahsettiği gibi bir göstergeler sistemi: harflerin belli seslere ve seslerin birleşmesinin de belli anlamlara denk geldiği bir tablo. Bu anlamda dil bir iletişim kaynağı olarak “üretilmişliği” yani “yapaylığı” vurgulayan bir kavram. Bu sebeple de bu “üretilmiş” olma hali esasında dili sınırlı bir iletişim aracına dönüştürüyor. Dil sayesinde iletişim “dil ile ifade edilebilenler” ve “dil ile ifade edilemeyenler” olarak ikiye ayrılıyor.

Bu noktada olaya biraz da psikanaliz dahil oluyor ve Freud’un bahsetmiş olduğu bastırılmışlıklar tam anlamıyla burada kendine yer buluyor. Dil’in ifade edemediğini bastıran beden zamanla bunu biriktirerek bir noktadan sonra dışavurmaya başlıyor. Bu bastırılmışlığın bir yerden sonra kontrol edilemez bir noktaya ulaşması da ortaya çıkacak olan sonucu çok da “sağlıklı” bir düzleme taşımıyor ve şiddeti içeren bir eylemselliğe evriliyor. Freud’un cinselliğin bu kadar altını çizmesinin motivasyonu da burada yatıyor aslında. Çünkü dil ile uygarlaşan insan, bedenine sırtını dönüyor ve sürekli bir biçimde kendini sadece dil ile ifade etmek isterken içgüdü, dürtü vb. kavramlarla özdeşleştirdiği bedenini sürekli kenara itmeye ve gözardı etmeye başlıyor. Bu da bir yerden sonra bedenin kendini eylemsel olarak ifade etme isteğine yani dolaylı yoldan şiddete yol açıyor.(¹)

Bir İkilem Olarak Yetişkinlik ve Çocukluk

Bu tarz bir yaklaşımla incelenebilecek olan Carnage aslında tam da bu konuyla ilgilenen bir film. İki çocuğun arasındaki bir sıkıntının ebeveynlerinin arasında nasıl bir dönüşüme uğradığını inceleyen film detaylı bir bakışla birkaç önemli noktanın altını çiziyor. Bir çetenin (“sosyal” olarak oluşturulmuş bir grup) lideri olan Ethan, çeteye katılan ve “muhbir” (dil ile ispiyonlayan) olmakla suçlanan Zachary ile tartışmaya (dil yoluyla gerçekleştirilen bir çatışma) başlar.(²) Bu olaya sinirlenen Zachary elinde bulunan odun parçasıyla Ethan’ın suratına vurur (bedensel/fiziksel şiddet). Filmin açılış sekansında seyrettiğimiz bu sahne şüphesiz ki önemlidir. Polanski film boyunca (sonu dışarıda tutulursa) çocukları daha göstermez ve bizim olayla ilişkili olarak bilincimiz sadece ebeveynlerin insiyatifinde gerçekleşir. Zaten bu kavga sahnesinden hemen sonra Longstreet (Ethan’ın ailesi) ve Cowan(Zachary’nin ailesi) ailelerinin bu olayla ilgili bir uzlaşmaya ulaşıp bir bildiri hazırladığı bir sahneye gireriz. Bilgisayarda olayın nasıl ve ne zaman gerçekleştiğini “objektif” bir şekilde ifade etmeye çalışan bu aileler aslında “dil”in o kadar da objektif olmadığını öğrenmek için zamana ihtiyaç duyar.

İki çocuğun önce dil yoluyla anlaşmaya çalışıp ardından uzlaşamayınca bunun aileleri arasındaki ilişki üzerinden anlatılması film adına (hatta oyunun adına) önemli bir detay. Zira çocukların kavgasının bir benzeri (süreç takip edildiğinde) ebeveynleri tarafından tekrarlanıyor ve bu da bize aslında “dil”in kavramsal olarak bizi kısıtladığı noktanın yaşla değil de “dil”in içinde/dışında olma haliyle alakalı olduğunu gösteriyor.(³)

Bir Araç olarak Dil ve Sınırları

Filmin başlangıç sahnesinin ardından ailelerin birbirleriyle olan ilişkilerinde önce kendilerini tanıtarak başlaması film için önemli bir ayrıntı. Zira “dil”in, bizim algıladığımız tanımı dahilinde, en önemli fonksiyonları arasında bireyin kendini medeniyetin sınırları dahilinde tanımlayabilmesi yer alıyor. Bu açıdan “dil”in fonksiyonel olarak görevini yerine getirdiği bu sahne aksamadan devam edebiliyor. Ama diyaloglarda alttan alta gizli olan gerginlikse kendini mutlak bir şekilde sezdiriyor. Gerginliğin en büyük odak noktasıysa iki ailenin de ifade etmekten kaçındığı ve saklı tutmaya çalıştığı gizli nefret. Zira Penelope oğlu Ethan’ın dövülmesi sebebiyle karşıdaki ailenin bu konuyla ilgili vicdani bir ağırlık hissetmesini istiyor ama bunu onların ifadelerinde göremediği için onları sinirlendirmeye çalışıyor. Diğer taraftan oğlunun yaptıkları sebebiyle üzgün bir anne portresi çizmeye çalışan Nancy’se ciddi anlamda başarısız çünkü bu konuda gerçekten “yapmacık”. Oğlunun birini dövmüş olmasından yana zerre sıkkıntısı olmayan Alan’sa zaten olayı hiçbir şekilde umursamıyor. Başlangıçta Penelope’nin kontrolü altında hareket eden Michael’ınsa aslında meseleyle olan ilişkisi neredeyse yok çünkü meseleyi esasında umursamıyor. Bu açıdan dil ile ifade ettikleri hiçbir şey konusunda sıkıntı çekmeyen bu ailelerin bedenler yoluyla gerildikleri bir gerçek. “Yapmacık” bir ifade (yüz-beden) takınan Nancy ve bu tavra karşı nevrotik bir hal alan Penelope derken film alttan alta gergin olan ilişkiler zincirini örüyor.

Konunun dönüp dolaşıp çocukların arasındaki kavgaya döndüğü sahnelerde aileler hemen geriliyor ve ifade mekanizmaları çatlıyor. Başlangıçta birbirleriyle kurdukları dostane ilişki neredeyse “bu vesileyle de olsa tanışmış olduk” gibi bir yere bağlanacakken sürekli olarak hatırladıkları bu bedensel şiddet eylemiyle sekteye uğruyor. Tam her şeyi tatlıya bağlayıp birer uygarlık timsali olduklarına kendilerini ikna etmeyi çalışırlarken, iki aile de bir şekilde hep bu olaya dönüyor çünkü dil bastırılmış (şiddet eylemi) olanı yok etmiyor sadece erteliyor. Zira filmin devam edebilirliğini de bu erteleme hali oluşturuyor. Erteledikleri süreçteyse sarf ettikleri kelimeler ve kullandıkları mimikler esasında bu erteleme sürecinin sonundaki anı daha zorlayıcı bir deneyim olmaktan öteye taşımıyor.

Bir Metafor Olarak Yeme-İçme

Filmin ilk olarak meyveli kek ve kahveyle, finalde de içkiyle devam eden bir yeme-içme “serüvenini” de içinde barındırması bir rastlantı değil. Kahve ve kekin genel olarak sohbetle alakalı iki beslenme öğesi olduğunu düşünürsek bu açıdan iki çiftin de ilk baştaki amaçlarına paralel bir nitelik taşıyorlar. Diğer taraftan Nancy’nin kek sahnesinden sonra kusması da metaforu destekler bir nitelik taşıyor. Zira ilk başta çok övgüler yağdırılarak yenilen kek ve beraberinde içilen kahve oldukça güzel bir ikili gibi duruyor (keza ilk başta iki aile de ciddi anlamda iyi anlaşıyormuş gibi gözüküyor.). Ama Nancy’nin kusması sonucunda bütün bu yiyeceklerin dönüştüğü şey kusmuk oluyor. Bu anlamda bu dört karakterin arasındaki samimiyetsiz ilişkinin de nereye evrileceğinin ipuçlarını veriyor bu sekans. Diğer taraftan alttan alta hep varolan gerilimse viski sekansıyla birlikte ayan beyan gözlemlenebilir bir hale geliyor. Karakterlerin içki içmesi ve baskı altına aldıkları bedenlerinin kontrolünü yitirmesi filmin bu anlamda dilden bedene geçişinin ciddi bir kanıtı oluyor.

Penelope Nancy’nin çantasını havaya, Nancy de Alan’ın telefonunu vazoya atıyor. Michael’ı viskiyi almaya çalışan Penelope’yi engellerken görüyoruz. Bunun dışında Michael’in duyarlılıklarına çatması sebebiyle Penelope, Michael’a “saldır”ıyor. Bütün bu eylem sürecindeyse kontrol dilden bedene geçiyor ve dil artık işlevsiz bir şekilde Nancy’nin ideal erkek imajından tutun da Alan ve Michael’in John Wayne’den bahsetmelerine oradan da Penelope’nin sarhoş olabilse mutlu olacağına dair konuşmasına kadar buluşma nedenleriyle alakalı olmayan bir sürece giriyor. “Dil”in bu tarz işlevsizleşmeye maruz kaldığı bu durumda bütün karakterler aslında sadece bu kavga olayıyla alakalı olmayan bütün bastırılmışlıklarını dışavurmaya başlıyor. Zaten bir yerden sonra birbirlerine karşı olan düşüncelerini de dışavurmaları bunun salt bir şekilde çocukların kavga etmesiyle alakalı olmadığını gösteriyor. Bu anlamda çocukların “küçük” çaptaki kavgası ebeveynleri için bütün bir geçmişlerine ve bedenlerine karşı yaşadıkları yabancılaşma üzerine bir kendinden geçme haline meylediyor.

Dil’in Çizgilerinde İkiyüzlülük

Bunun dışında karakterlerin detaylarına bakıldığındaysa vurgulanan en önemli ayrıntılardan biri hepsinin fazlasıyla iki-yüzlü olduğu gerçeği. Alan’ın bütün film boyunca yaptığı telefon görüşmelerinde; adına çalıştığı şirketin ürettiği bir ilacın fiziksel anlamdaki beklenmedik yan etkileri (beden) ve çözüm olarak onun bu yan etkileri inkar etmeyi sunması(bir gerçekliğin dil yoluyla reddedilmesi) önemli bir detay. Bunun dışında Nancy’nin makyaj çantası ve abartılı makyajı dışındaki yapmacık üzüntüsü ve kurmuş olduğu çok yapay cümleler (“Gerçekten çok üzüldük.” “Biz bu durumda olsaydık aynı sakinlikle hareket edebilir miydik bilmiyorum.” vs.) onun buradaki amacının sadece sembolik bir af dilemeden fazlası olmadığı gösteriyor. Diğer taraftan Penelope’nin bu fazlasıyla koruyucu anne rolünü benimsemesi ve bir yerden sonra histerik bir çizgiye kayması onun da kendiyle ilgili sıkıntıları olduğunu gösteriyor. Michael’sa aslında hiçbir şeyi umursamıyor ve bir şekilde bu olayın sadece sona ermesini istiyor. Bu anlamda bütün karakterler gösterdiklerinden çok daha fazlasını barındırıyor içerisinde ve zamanla bunları dışavuruyor.

Kısaca Carnage önce “dil”le çocuklarının arasındaki sıkıntıyı çözmeye çalışan iki çiftin zamanla “dil”in yetersizliği sebebiyle bedenlerinin hakim olduğu bir sürece geçişini anlatıyor. Bu süreçte bastırdıkları her şey yavaş yavaş su yüzüne çıkarken; aslında çocuklarının yaşadıklarının bir tekrarını yaşıyorlar. Bu tekrarlılık halinin farkıysa; ebeveynlerin sonunun nereye bağlandığını belirsizliğe bırakılması ama çocukların arkadaş olduğu bir sahnenin gösterilmesi. Bu tür bir yaklaşımsa belli ki film açısından önemli. Zira ebeveynlerin bastırılmışlıkları ve kültürel zorunlulukları daha uzun bir sürecin ve daha güçlü bir kabulün ürünü. Bu anlamda çocukların aksine onların uzlaşabilmesi görece zor bir noktada duruyor. Çocukların da bir gün ebeveynlerine dönüşebileceği bu döngüyse filmin merkezine koyduğu mesele olarak filmden bize kalan nokta oluyor.

———————————————–

1- “Şiddetin kökenleri” gibi derin bir konuyla ilgili sunmuş olduğum bu fikir elbette ki bir kolu olabilecek nitelikte. Bunun dışında başka nedenlerin ve gerekçelerin de varolamayacağını iddia etmiyorum.

2- Bu parantez-içi açıklamalardaki başlıca amacım filmdeki bu kavramların sözlük anlamları ve filmde denk geldikleri üzerinden beden ve dil ilişkisi içinde nerede durdukları. Bu şekilde filmi anlama sürecinin daha da hızlanabileceğini düşünüyorum.

3- “Dil”in ideolojik olarak baskın olanın kontrolü altında olduğunu ve bu iki ailenin de orta sınıfa mensup olduğunu (filmde giyim tarzlarından tutun da mesleklerine kadar vurgulanan bir öğe) düşünürsek bu karakterlerin dilin dışında olma olasılıklarıyla ilgili önemli bir ayrıntıyı elde etmiş oluruz. Orta sınıfın ideolojik okumalarda yerleştirildiği nokta genel olarak varolan dil düzenini korumak olarak çizilir. Üst sınıfa ait olmamaları ama alt sınıftan da “üst” bir noktada bulunmaları onlar için dil-içi bir denge tutturma zorunluluğunu oluşturur. Bu açıdan “dil”in sınırlarının dışına çıkmaları ait oldukları “medeniyet” için “aykırı” bir durumdur.


Leave a Reply