Clockwork Orange


clockwork-orange-kapak.jpg

1971 yapım Otomatik Portakal Kubrick’in belki de en katmanlı filmidir. Kamuda rahatsızlık ve dolayımlı olarak tartışma yaratacak malzemenin kokusunu çok iyi alan Kubrick Usta Burgess’in 1961de yazmış olduğu romanda neyi yapamadığını, hangi adımı atamadığını hemen tespit edip işe koyulmuş.

Benim için sinema tarihinin en kıymetli filmlerinden biri olan Clockwork Orange pekçok farklı açıdan ele alınabilir; alınmıştır da. Film sürecinde seyirciye bildiğini düşündüğü nice kavramı yeniden sorgulatan ve finaliyle kafaları allak bullak eden bir film çok nadir çıkar. Çekildiği yıldan beri hakkında yarattığı tartışmalar, davalar ve huzursuzluğun sebebi aslında içerdiği şiddet sahneleri değildi. Fakat romanın yazarı olan Burgess bile Kubrick’i eleştirmekten ve huzursuzluğunu dile getirmekten geri durmamıştı. Herkes bu film karşısında korkmuştu -ki bu korku halen geçerliliğini korur; korumalıdır.

Romanda olmayıp da Kubrick’in filminde olan ve  Burgess’i bile rahatsız eden nosyonlar nelerdi?

Başta Alex olmak üzere,  droogları (romanda ve filmde kullanılan Nadsat dilinde kanka gibi bir kavram) romanda yeniyetme ergen iken, filmde yaşları daha yetişkin olarak değiştirilmiştir. Ve romanda bulunan, Alex’in ergenliği atlatıp yaptıklarından pişman olduğu son bölüm filmde bulunmamaktadır. Bu iki küçük rötuşla eserin tüm karakterini ve söylemini altüst etmiştir Kubrick. Belki Burgess itirazlarında haklıydı. 10 yıl önce yazdığı roman Kubrick’in anlattığını anlatmıyordu.

Otomatik Portakal genellikle iki ana parçaya ayrılarak incelenir ki çok da haksız bir yöntem sayılmaz. Tez konusu olmuş, hakkında kitaplar yazılmış bir filmin incelemesini yapmaktan ziyade Kubrick’in altını çizdiği ve insanları rahatsız eden olgulardan ilgimi çekenler üzerinde duracağım. Öncelikle filmin gösterildiği dönem ya da dönemeci hatırlamakta fayda var. Amerika’nın başında Nixon; Soğuk Savaş ve Vietnam Savaşı devam etmekte; komünizm dalgası… tüm bunlar yetmez gibi bir de hippiler ortalıkta cirit atıyor. Hippiler. Modern toplumun ıslah edilmez göçebeleri.

Yakın bir geleceği tahayyül eden (bazıları 1983 olduğunu iddia ediyor) Otomatik Portakal’da hiçbir hippi görmüyoruz. Alex hele katiyen hippi değil. Existentialismin (varoluşçuluk) kitaplardan yavaş yavaş çıkıp toplumda yer edinmeye çalıştığı dönemde yaratılan bu filmin baş karakteri Alex de bir Yabancı aslında. Alex’in gözüne kaçan şey güneş değil de, Beethoven. Otomatik Portakal’da nedenlerden ziyade sonuçlarla ilgilenen Kubrick, nedenleri seyirciye bırakıyor. Kubrick’in bizi misal Alex’le tanıştırırken ısrarla altını çizdiği nokta Alex’in kişisel bir problemi olmadığı. İdeal bir ailenin tek çocuğu; ailesi ondan bir beklenti içinde değil. Maddi durumu yerinde; çaldıklarını sadece çekmecesine koyuyor. Hiçbir cinsel problemi yok; istediğinde partner bulmakta hiçbir sıkıntı yaşamıyor. Kısacası Alex’in şiddete meyyali dertten değil. Alex şiddeti seviyor. Neden? Çünküsü üzerine bir şey söylemiyor görünse de, film muhtemel nedenleri bir bir çürütüyor. Geriye kalan ihtimalleri neden olarak almalı mıyız? Bence evet.

Şimdilerde Heroes dizisiyle karşımıza çıkan Malcolm McDowell’ın harika performansıyla seyrettiğimiz Alex tüm bunların üstüne bir de Beethoven dinliyor. Defalarca altı çizilen 9. Senfoni denilebilir ki idealize edilmiş, modern ve huzurlu toplumların marşıdır. E, Alex de çok seviyor toplumu demek ki… ona böyle fırsatlar yarattığı için. Amerikan rüyasının marşı sayılabilecek Singing in the Rain şarkısı da diğer ilham kaynağı zaten. Bu adamın derdi yok, çok memnun hayatından ve toplumun mevcut düzeninden.

Gelelim Alex ile drooglarının şiddet uyguladıkları kişilere. Kubrick burada da ırkçı, sınıfsal, dini, saplantılı tüm ihtimalleri eliyor. Yeri geliyor bir meczubu, yeri geliyor bir entellektüeli, yeri geliyor kendini doğu mistisizmine veren birini, yeri geliyor başka bir çeteyi ve hatta kendi çetesine dalıyor Alex. Seyircinin buradan da bir sonuç çıkarmasını engelliyor Kubrick. Daha da ilginç olanı ise tüm bu ‘kötülük’leri yapan Alex’le seyircinin arasına bir mesafe koymaması. Hatta izleyicinin sempati ve empatiye kapılmasına bile izin verdiği iddia edilebilir.

Alex’le kurduğumuz bu tanışıklığın ardından droogların Alex’ten kurtulmak istemesi sonucu Alex yakalanıyor. Ve rehabilite ediliyor. Rehabilitasyona kadar Kubrick’in nereye gelmek istediği konusunda fikir sahibi olmadan huzursuz şekilde filmi takip eden seyirci bir şeylerden şüphelenmeye başlıyor. Empati kurduğu karakter işte şimdi acı çekiyor. Bu işkence sahnelerinde günah çıkarır gibi üzerimizden bir yük kalkıyor. Adeta biz yaptıklarımızın cezasını bulmuşuz gibi. Fakat sadece bir an. Yine hiçbir masraftan kaçınmadan detaylı bir şekilde aktarılan rehabilitasyon süreci bir noktadan sonra rahatsız edici oluyor. Burada seyircisine şiddetin farklı bir biçimini tanıştıran Kubrick yaşasaydı da, her köşebaşının kameralarla donatılmış olduğunu görseydi böbürlenir miydi acaba? Ya da televizyondaki haberlerin çivisinin çıkışını yakalamış mıdır belki?

Rehabilite oluşunun ardından film 2001: Uzay Macerası’ndaki gibi bir başa dönüş yaşıyor. Alex’le tanışırken izlediğimiz örgüyü bu sefer geri sarıyoruz. Bir yandan yeni Alex’le tanışıyor, diğer yandan filmin başında tanışma fırsatı yakalayamadığımız toplumla da tanışıyoruz. Tüm bu yeniden tanışmalar arasından bana en çarpıcı gelenleri Alex’in ailesi ve droogları. Ailesi Alex yerine başka bir evlat edinmiş. Takdir edersiniz ki aile müessesesinin olmazsa olmazı Alex değil, evlattır. Ailesi o yokken ideal yaşantılarına devam etmiş kısacası. Drooglar ise aslan gibi polis olmuşlar. Toplumu drooglardan koruyan polisler hani. Devriye gezen polisler hani. Çeteler birbirine girdiğinde devreye giren polisler hani. İronik olmasının yanında çarpıcı bir gerçeği de gösteren bu evriliş Alex dışı herkeste saklı.

Otomatik Portakal’daki dünya şiddet dolu. Alex gibi bazıları içindeki şiddeti devşirmek yerine Korova’nın sütüyle iyice azdırıyor. Ancak başka insanlara şiddet uygulayarak insanca yaşayabiliyor.

Bizim de maruz kaldığımız dünya şiddet dolu. Sadece Kubrick içindeki şiddeti bastırmak yerine, bu şiddeti birileriyle paylaşarak insanca yaşamanın yollarını arıyor. Bir doktor hassasiyeti ve mesafesiyle insanlığa yaklaşan Kubrick’in şerefine. Ne Kubrick biter, ne Otomatik Portakal.

,

Leave a Reply