Contagion: Soderbergh’ten Gribal Kıyamet

Contagion: Soderbergh’ten Gribal Kıyamet

Soderbergh’in son filmi; Contagion (dilimize çevirisi Salgın), tam bir yıldızlar geçidi olarak beyaz perdeye geçtiğimiz ay girmişti. Bu geç gelen ve hiçbir nesnel eleştiri içermeyen yazı, aynı zamanda spoiler içerebilir.

Soderbergh’i bilen bilir. Ben de az biraz bilirim. Nedense hep bağımsız bir yönetmenmiş gibi bir imajı vardır, ama çektiği filmlerin, çalıştığı yıldızların ya da harcadığı bütçelerin, bağımsız sinema ile pek de ilgisi yoktur. Ülkemizde de daha çok Ocean’s Eleven ve devamı ile tanınmaktadır.


Soderbergh tıpkı 2000 yapımı Traffic filminde olduğu gibi bir tür yarı belgesel ile aksiyonsuz gerilim yaratabildiği bir konuya eğilmiş bu filminde. Tedavi edilemeyen bir virüsün yayılması ve paniğe kapılan insanların virüsten önce davranıp kendi kendilerini yok etmeye çalışmaları.

Film, salgının 2.günü ile başlayıp, normalde Holywood’un başrol oyuncularından olan Gwyneth Paltrow’u 10. dakikada öldürerek şahsen benden tam not alıyor. Amerikan hayat tarzı simgesi gibi yaşayan bu aktiristimizden kurtulduktan sonra, filmimiz koşmadan hareket kazanmaya başlıyor ve daha önce hiç karşılaşılmamış bir virüsle insanları karantina bölgelerine hapsetmeye başlıyor. Muhtemelen kaçırdığım için tam olarak anlamadığım Matt Damon (Gwyneth Paltrow’un kocası rolünde) bu virüse bağışık durumda ve karısının hemen akabinde üvey oğlunu da yitirerek elinde kalan son akrabası kızına sarılarak yaşama tutunmaya çalışıyor. Buraya kadar her şey bir sinema filminde bu küçük güzel banliyö ailesinin trajedisini merkeze alan bir hikayeymiş gibi ilerlese de, o iş öyle olmuyor, ve merkezsiz bir şekilde bir çok küçük insan hikayesi anlatılmaya başlanıyor.

Kate Winslet, salgın ortaya çıkar çıkmaz CDC (Salgın Önleme amacını taşıyan bir US devlet kurumu) aracılığı ile salgının ilk tanımlandığı bölgeye gönderilen doktoru canlandırıyor. Bir ara yolu Matt Damon karantinadayken kendisi ile de kesişiyor ama hepsi bu kadarla kalıyor.


Marion Cotillard, tıpkı meslektaşı Kate Winslet gibi bir doktoru canlandırmakta ve salgının sıfır noktası olarak tanımlanmış olan Doğu Asya’ya WHO (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından yollanmış bulunmakta. Kendisini de başka bir insanlık dramının içine düşerken izliyoruz bu kalabalık ülkede.

Tüm bunlar yavaş yavaş kamuoyuna açıklanırken doğal olarak Amerika merkezli panik havası tüm dünyayı sarar. Sonuçta bir asırdan fazla zamandır bu ülke ciddi bir salgın yaşamamıştır, dünyanın kalanının aksine. Buradaki panik, internet kullanıcılar, komplocu bloggerlar, borsa spekülatörleri vb daha bir sürü insanlık için faydasız meslek gurubu tarafından alevlendirilir. Özgür ses olarak kendini iyice kamuoyuna maletmeyi başaran bloggerlardan biri (Jude Law), tıpkı günümüzde olduğu gibi, aklına gelen her delice teoriyi biraz gerçek sosu ve ile yayınladıkça hayran kitlesi artar (filmin sonlarına doğru 12 milyon takipçi sayısına ulaştığı belirtilir).

Bir yandan, marketlerin, eczanelerin sürekli yağmalandığı, ordunun sokaklarda güvenliği sağlamaya çalışırken, bir yanda da besin dağıtımını üstlendiği bu ortamda, CDC ve WHO doktorları, virüsün doğasını çözmeye ve bir aşı üretmeye çalışmaktadırlar. Arada bir Holywood yapımı olduğunu belli edecek kadar kahramanlık gösterisi yapılsa da, toplamda bir Holywood filmine yetmeyecek sayıda kendini feda hareketini bu doktorlardan görürüz ama tüylerimizi diken diken edecek dozda olmadıkları için rahatsız etmezler.

Filmimiz biraz, kıyamet zamanlarında modern insanın tepkilerini, neler yapıp neler yapamayacağını resmetmeye çalışıyor. Her ne kadar çok büyük oranda gösterilmese de, yağma, talan, hırsızlık, nedensiz cinayetler, filmin içine küçük küçük, çok bağırıp çağırmadan öyle güzelce yerleştirilmiş ki; tek tek insanların dramı yerine toplumsal cinnete dikkatiniz çekilmekte, ve bu kadar yavaş akan ve birden fazla içi içe geçmiş öykünün anlatıldığı (kağıt üstünde bakıldığında, gayet sıkıcı bir temposuyla) bu filmi koltuğunuzda çok da yayılamadan, gerilerek izlemek durumunda kalıyorsunuz. Tüm bunları yaparken filmin başı ile sonunun birbirine bağlanma şekli de ayrıca kayda değer.

Büyük beklentilere kapılmadan, ama yarısında da çıkmayacağınızı bilerek gidilesi izlenesi bir iş çıkarmış Soderbergh.


Leave a Reply