Crazy Heart: Kaybedenlerin Kayboluşu

Crazy Heart: Kaybedenlerin Kayboluşu

Yönetmenini hatırlayamadığım, kim oynuyordu çıkaramadığım ama tanıdığım bir film Crazy Heart. Sanki yıllar önce seyretmiştim fakat bir türlü adı gelmiyor. A Love Song for Bobby Long geliyor aklıma… benzer bir koku fakat o değil. Sonra dolaylı yollardan The Wrestler mı acaba diyorum; hayır o da değil. Crazy Heart’ın baş karakteri Bad Blake yeni bestesini yaparken yatakta, Jean’e aşağıdaki repliklerde açıklıyor  yolumun yanlış olduğunu ve aslında Crazy Heart’ın önceden seyrettiğim filmlere benzemediğini.

You know that song? (Çaldığım şarkıyı biliyor musun?)
Can’t remember who did it. (Kimin olduğunu çıkaramadım.)
That’s the way it is with good ones. You’re sure you’ve heard it before. (İyi şarkılarda böyledir işte, daha önceden duyduğunu sanırsın.)
You wrote that? (Bunu sen mi yazdın?)
Yes mam. Just now. (Evet hanımefendi. Tam şu anda.)

Maalesef koca Istanbul’da sadece bir tek salonda oynamakta olan Crazy Heart, eski ve yaşlı bir country şarkıcısı olan, 56 yaşındaki Bad Blake’in öyküsünü anlatıyor. Asıl ismini bizlere filmin ilerleyen safhalarında, o en eski haline dönüştüğünde bahşeden Bad Blake, zamanının en meşhur country şarkıcısıyken belli ki daha farklı bir insanmış. Fakat şimdilerde 4 evlilik eskitmiş, alkolik, sürekli kemeri açık gezen şişko bir eski yıldız. Bowling salonlarında ve küçük kulüplerde sahne alan ve kendisiyle yatabilecek her kadınla beraber olan biri. Müziğe dair bildiklerini öğreterek yetiştirdiği Tommy bir country yıldızı. Dört yaşından beri görmediği oğlu yirmi bir yaşında olmalı fakat başka bir fikri yok hayatıyla ilgili.

Hayatının kötü gittiğine dair bir düşünceye dahi mazhar olmayan Bad Blake’in dünyasında bir şeylerin değişebileceğine dair seyirci olarak bizim de bir inancımız olmuyor başlarda. Bu loser dünyayı olduğu gibi kabullenebilmemizde en büyük başarı kuşkusuz Jeff Bridges’a ait. Öyle büyülü bir hava yakalamış ki, biz de hiçbir şüphe duymadan kaderimize boyun eğiyor ve Bad Blake’le birlikte yenilmişlik duygusuna kendimizi koyuveriyoruz. Bad’in kaldığı pis otel odaları hayattan farklı gibi gelmiyor bize de.

Bad Blake’in birkaç yıldır beste yapamıyor oluşunda modern dünyayı suçluyoruz. Bir country yıldızı olan Tommy’nin Bad Blake’le bir albüm çıkarmayan vefasız bir kendini beğenmiş olduğundan  şüphe duymuyoruz. Bad Blake’in kendisine hayran olan kişileri rahatlıkla suistimal etmesine müstahak gözüyle bakıyoruz. Ta ki röportaj yapmak için filme giren Jean’le tanışana kadar. Maggie Gyllenhaal’un canlandırdığı Jean bir taşra naifliğiyle hikayeye dahil olur ve bazı şeyler çark etmeye başlar. O sürekli düzelttiği saçları, makus talihini değiştirme inancıyla bakan hüzünlü ama umutlu gözleri ve gençliğiyle Bad Blake’in değil’iyle tanışırız biz de. Bad neyle karşı karşıya kaldığını başta kavrayamasa da, hayatın özünden içme arzusuyla Jean’i etkilemeye çalışır. Jean adeta bir hayat iksiri gözüyle baktığı bu röportajı uzatır. İkinci buluşmalarında durumu kavrar ve çok tanıdık görünen bir iltifat eder. O iltifat hem Bad’in hayatını hem de filmi özetleyen yalın ve özgün bir tespittir. Neden bahsetmek istediğini ilk buluşmada bilemeyen Bad, bu sefer bilir neden bahsetmek istediğini.

– I wanna talk about how bad you make this room look. I never knew what a dump it was until you came in here. (Bu otel odasını ne kadar kötü gösterdiğinden bahsetmek istiyorum. Sen gelene kadar buranın bir çöplük olduğunu hiç farkında değildim.)

Bad’le Jean arasında başlayan fakat Bad’in güven telkin etmediği bu aşktan çok bahsetmeye gerek yok. Bu satırları okuyarak takip edilesi bir hikaye değil, onun yerine filmi seyretmek daha akıl kârı görünüyor. Fakat Jean’le beraber değişen Bad Blake’in filmi nasıl değiştirdiği daha ilgi çekici. Bad’in gözünden anlatılan filmde Bad değiştikçe filmin hayata bakışı ya da hayatı gösteriş şekli de değişir. Hayat “aslında” o kadar da gaddar ve çirkin değildir. Kaybettiklerimiz kadar kazandıklarımız da vardır. Kıymeti bilinmesi gereken küçük şeyler görünür olmaya başlar. Fakat burada önemli olan nokta kabullenmek gerekenlerin altlarının çiziliş biçimleri. Götünün yerini bil ve orada mutluluğu ara mesajının aleni şekilde verildiği film, seyircide bir hayat meşrulaştırması yaratmayı kendisine iş bellemiş. Mesela filmin ilerleyen safhalarında bizzat tanıştığımız, Bad Blake’in yetiştirdiği Tommy kesinlikle başta anlatıldığı gibi küstah, ukala ve vefasız değildir. Bad kendini değiştirip alkolden kurtulduğunda dahi, mutlu son’a hizmet eden tek başarısı Tommy’ye harika besteler vermek olur. Jean’i elinde tutamaz, sadece ona yeni hayatında manevi destek olabilir. Bad Blake -sonradan öğrendiğimiz eski ismiyle Otis- bir ayağı çukurda bir adamcağızdır ve geçmişinin kıymetini bilmeli, şükretmeli ve kendini koyvermemelidir. Ancak gençlere önayak olabilir ve mutluluğu ancak böyle yakalayabilir.

Tüm bu anlatılanların amacı Crazy Heart’ı kötü bir film olduğunu göstermek değil elbette. Film duru bir ifade biçimi yakalamayı başarmış, harika performanslarla akıp giden bomba gibi bir film. Fakat film bittiğinde seyircide bıraktığı hüzünlü mutluluğun, en kaba tabiriyle çok amerikan olduğunu belirtmek lazım. Sistemi yeniden üreten film bilinçli olarak ya da olmayarak hayatımızdaki dışsal kötülükleri olumluyor. Katılırız ya da katılmayız fakat hayatın bizlere sunduğu gerçeklerle barışmak ve bu şartlar altında kendimizi daha iyi var etme düşüncesi tehlikeli bir politik olumlama.

Film biterken Otis (Bad Blake) mutlu mudur, huzurlu mudur? Bana sorarsanız tam da şimdi bir loser olmuştur. Hayat karşısında asıl şimdi yenilmiştir. Alkolü bırakarak yenilmiştir, Tommy’ye güzel bestelerini vererek yenilmiştir, Jean’in başkasıyla olmasını kabullenerek yenilmiştir… Artık tanrılara başkaldıran bir Odysseus değildir o. Tanrılarla savaşılmaz diyerek götünün yerini bilen, elde ettikleriyle avunan ve mutluluğu arayan sıradan bir insan olmuştur. Çılgın Kalp ölmüş, yerini yorulmuş bir kalbe bırakmıştır.


Leave a Reply