Kategoriler
seçki

David Fincher Sözlüğü

Turgay Kaplan ve Sinan Doğrul birlikte kaleme aldı: David Fincher’ın filmlerindeki kilit kavramları ve Fincher’ın varsayımsal bakış açısını ortaya koyan bir David Fincher Sözlüğü

Bu sözlüğe dair ilk fikir, Bakınız yazarları David Fincher hakkında bir dosya hazırlama önerisini ortaya attıklarında doğdu. Yönetmenler hakkında hazırlanan dosyalarda yönetmenin sinema anlayışını ortaya koymak için her filminin ayrı birer yazıda değerlendirilmesinin okurun zihninde ele alınan yönetmene dair belirli bir sinema anlayışını tam olarak oluşturamadığını düşündük. Bu bakımdan bu yazı bilinen yönetmen dosyalarına bir alternatif oluşturma iddiası da taşıyor. Başka bir derdimiz de yönetmenler ve onların filmleri için geliştirilebilecek farklı bakışlar oluşturabilmek.

Aşağıda sıralanan maddeler hem benim hem de Sinan Doğrul’un, David Fincher sineması denildiğinde aklımıza gelen temel kavramlar, temalar ve sinemasal terimlerin bizce yorumlanmasından ibarettir. Elbette bu çalışma, üzerine çok daha farklı maddelerin de eklenebileceği bir taslak niteliğinde ve geliştirilmeye oldukça müsait. Bu yazıdan sonra yönetmenleri, filmlerinde anlattıkları karakterler, mekânlar, sorunsallar vb. üzerinden sadece örneklerde verilen yönleriyle ele alan yazılar yazılabileceği, bunun da yönetmenleri değerlendirmek bakımından daha özgün, yaratıcı ve açıklayıcı olacağı görüşündeyiz.

brad-pitt-david-fincher

Aile:
Modern hayatın hem yaşam alanı hem de bu hayatın açmazları nedeniyle en çok tehdide maruz kalan unsuru. David Fincher’ın tüm filmlerinde ister yakın isterse uzak anlamıyla olsun aile diyebileceğimiz bir kurum muhakkak vardır ve bu kurumlar, varlıklarını tehdit eden dış- iç etkenlerle birlikte teşhir edilir. Alien 3, Fight Club ve The Social Network’de aile modelleri, bir nedenden dolayı bir arada olan ya da bir amaç için bir araya gelmiş insanlar topluluğu-cemiyetler şeklinde boy gösterir. Oyunun dışında kalmış insanların kendi oyun alanlarını yaratma ve koruma çabasıdır onları bir araya getiren ve bir arada tutan. Yönetmenin diğer filmlerinde ise aile, modern hayatın getirisi çekirdek yapısıyla ve çağımızın daha da kökleştirdiği sorunlarla karşımıza çıkar. Fincher’ın odağında aile olan tek filmi Panic Room’da Jodie Foster’ın canlandırdığı kadın kahramanımız eşi tarafından yeni terk edilmiştir; küçük kızıyla beraber malikâne denilebilecek kocaman bir daireye taşınırlar. Evde, filme de adını veren maksimum korumalı ileri teknoloji ürünü bir oda vardır. Bir tarafta, terk edilmişliğin verdiği yalnızlık duygusuyla ilk geceyi atlatmaya çalışan anne ve kızı; diğer tarafta da o odada gizlenmiş milyon dolarlık hisse senetlerini almaya gelen hırsızlar vardır. Olası tehditlere karşı üretilmiş oda, tehdidi davet eden unsur olur. Temel bir David Fincher filmi durumu.

Alfred Hitchcock:
David fincher verdiği birçok röportajda en çok etkilendiği yönetmenler arasında Hitchkok’u mutlaka anmıştır. Fincher sineması her ne kadar bire bir gerilim türüne ait ürünler vermiyor olsa da içinde bu türe ait oldukça önemli nüveler barındırır. Hatta denilebilir ki yönetmenimizin karanlık üslubunu besleyen ve destekleyen en önemli ögelerin başında gerilim vardır. Fincher’ın aşkı anlatan hikâyelerinde bile bir yanıyla seyirciyi inceden inceye rahatsız eden ve yolunda gitmediği çok belli olan eden ince bir gerilimle örülü olmuştur. Benjamin Button bu durumun en tipik örneklerinden biridir. David Fincher’ın gerilim türüne en dâhil edilesi filmi olan Panic Room’da ise yönetmen gerilim ögelerini başarıyla kullanır. Kapalı bir odada hırsızların bütün kapılarını kilitlediği bir eve kısılmış anne kızın hikayesini anlatan Panic Room neredeyse filmin sonuna kadar hırsızların peşinde oldukları şeyin gizliliği, kapalı kalan ile kapalı tutanın yer değiştirmesi ve herkesin bu çıkmazın nereye varacağını tahmin edemeden beklemesi gibi durumlarla örülürken örneğin hırsızların, anne kızı odadan çıkarmak için panik odasını gazla doldurdukları sahnede gerilimin en dikkat çeken sahnelerini göstermeyi başaran bir yapım olmuştur.

Alternatif:
David Fincher’ın yaptığı işlere genel bir bakış attığımda daha çok popüler kültürden beslendiğini görüyorum. Tabi ki böyle olması asla bir problem değil; fakat bu konuda bir ayrımı belirtmek gerekir: David Fincher’ın, sineması aracılığıyla popüler kültüre, genel toplumsal yapıya alternatifler oluşturmak derdinde olduğunu düşünmüyorum. Onun daha çok bu kültüre ve insanlara başka hangi açılardan bakabilirim düşüncesinden hareketle sinema için alternatifler sunduğu kanısındayım.

Anarşizm:
Anarşizmin, doğuşundaki salt ideolojik-toplumcu tanımına birebir uygun günümüzdeki fraksiyonlarını arasak pek bir şey bulabileceğimizi zannetmiyorum. İçi çöplükle doldurulan birçok kavram gibi anarşizm de bundan nasibini almıştır. Daha yakın geçmişte bile bir insana sırf duruşundan, tipinden dolayı ‘’sen anarşist misin lan’’ denilebiliyordu.

Sık sık belirttiğim üzere günümüz dünyasından ilham alan David Fincher, anarşizme de günümüzdeki karşılıklarıyla sinemasında yer veriyor. Aile üyelerinden birinin asi tavırları, çalışanların hizmet ettikleri sektörlere karşı hak arayışları, yasaları çiğneyen bir grup mahkum, okulun prensiplerini çiğneyen zeki bir öğrenci…Tüm bunları anarşizmin lokalize ve mikromize edilmiş tanımı içinde görmek gerekir.

Sanıldığının aksine Fight Club anarşist bir film değil içinde anarşizmi barındıran bir filmdir. Filmin finalindeki sermaye dünyasının yıkımı, kahramanımızın iç dünyasındaki evrimi temsil eder niteliktedir. Zaten filmin anti-kahramanı Tyler Durden’ın aşağıdaki repliği çıkarımımı destekler içeriktedir.

“Bizim neslimiz Büyük Depresyon’u ya da Büyük Savaş’ı yaşamadı. Bizim savaşımız ruhsal bir savaş. Bizim depresyonumuz kendi hayatlarımız.”Tyler_Durden_2

Anti kahraman:
Kahraman, kahraman olarak nitelendirildiği andan itibaren geçmişi temsil eder. Daha doğrusu yaşayan bir kahraman olamaz. Çünkü kahramanlar değişen değerlerden ve şartlardan yalıtıldıkları için o sıfata haizdirler. İzleyici olarak biz de gaz almaya müsait bir yapıdaysak beyazperdede gördüğümüz kahramanlardan etkilenir hatta bizi biz yapacak olan sorunlarımızı erteleyebilmek için onlarla özdeşim kurarız. Anti kahramanlarla ise özdeşim kurabilmek çok daha zordur. Onlar bütün çıplaklıklarıyla, zaaflarıyla, iyi-kötü yanlarıyla arz-ı endam ederler. Bilinçli ya da bilinçsiz-amaçlarına giden yolda kendilerine has yöntemleri ve değerleri vardır. Ve bu yolun sonu kendileri için bile her türlü sürprize açıktır. Kahramanlar toplum için anti kahramanlar ise kendileri için vardır. Fincher’ın kişileri arasında peşinde olduğu seri katilin oyununa gelip trajik bir sona mahkum olan dedektifi, iş hayatındaki bütün başarısına rağmen bilinçaltı korkularıyla baş edemeyen bir işadamını, tüm ‘’kötü huylar’’ıyla birlikte bir yıkım sürecini başlatan Tyler Durden’ı, günahlarıyla sevaplarıyla Facebook’un kurucusunu… görürüz ve bu başkişileri rahatlıkla anti kahraman sınıfına dahil edebiliriz.

Amerika:
Zirveye tırmanabilmiş bir işadamının buna rağmen düştüğü bunalımı, toplumu, kurumları sorgulayan oldukça zeki seri katilleri, bir ‘’Amerikan Rüyası’’nın gerçekleşme sürecini, dış tehditlere karşı oldukça ürkek olan Amerikan ailesini, her bireyinin, istedikten sonra kendi ‘’Amerikan Rüyası’’nı gerçekleştirebileceğine inandırılmış bir toplumun gerçekleşmeyen rüyaları nedeniyle biriken öfkesini… Kısacası David Fincher filmlerinde Amerika’yı ve ona özgü özellikleri rahatlıkla görebiliriz.

Aşk:
Aşk, David Fincher’ın daha en başından beri pek yüz verdiği bir mevzu olageldi. Ya da şöyle diyelim aşk, David Fincher için bilinen anormalliklerinin de dışında başlı başına imkânsızlıklar ve tuhaflıklar taşıdı. Fight Club’da adsız kahramanla Marla Singer arasındaki ilişki, eğer bu bir aşksa, başından sonuna akıllara ziyan bir durumdaydı. Kendilerine varış noktası olarak hayatın dibini seçmiş, ruhunu ikiye bölmüş bir adamla kiminle seviştiğinin bile farkında olmayan kadın arasındaki bu ilişki aslında filmin düğüm noktasıydı.
Yönetmenin içinden “aşk” geçiyor denilebilecek en belirgin filmi ise Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesiydi. Gelin görün ki bu aşk da diğer tüm aşklar gibi imkânsızdı. Filmde zamanda ters yönlere doğru ilerleyen, biri yaşlanırken diğeri durmadan gençleşen iki insanın eninde sonunda hüzünlü hikâyesiydi Benjamin Tuhaf Hikâyesi. Hatta bence, bu aşkın hikâyenin merkezine yerleştirildiği düşünülürse, filmin adı “Benjamin Button’un Tuhaf İlişkisi” bile olabilirdi. Bu filmdeki aşk da baştan sona saf bir David Fincher yorumu taşıyordu.

Cinayet:
Bu başlık altında Seven ve Zodiac filmlerini değerlendirebiliriz. Seven ‘da seri katil, cinayetlerine gerekçe olarak toplumsal yozlaşmayı gösterir ve sistematik cinayetleri aracılığıyla topluma unutamayacağı bir mesaj göndermeyi amaçlar. Seri katilin cinayetlerini toplumla kurduğu bir tür iletişim olarak ta okuyabiliriz. Zodiac, cinayetlerine 69 yılında başlar. 68 Kuşağı’nın yaydığı özgürlük, serbestlik, şeffaflık dalgası hala gençler üzerinde etkisini sürdürmekte olduğundan genç çiftler istedikleri yerde gönüllerince gönül eğlendirebilmektedirler. Zodiac, genç çiftleri hedef alır. Cinayetlerinin sebebi toplumdaki bahsettiğimiz değişim midir, orası net olarak anlaşılmaz. Ancak net olan bir şey varsa o da Zodiac’ın, karanlıkların lanetlendiği, her şeyin gittikçe şeffaflaştığına inanıldığı bir çağda polis ve gazetecilerle oyun oynayıp kendisini çözülemeyen bir bulmacaya, bir kara deliğe dönüştürerek -tıpkı Seven’ın katili gibi- topluma bir mesaj gönderme isteğidir.

Bu iki filmi de toplumcu polisiye diyeyim mi? Diyeyim.David-Finchers-Gone-Girl

Doksanlar:
Sinemada türlerin mikslendiği dönemdir 90’lar. David Fincher, ilk sinema filmini ve en önemli filmlerini bu yıllarda çekmiştir. Dolayısıyla onun sinemasında 90’ların etkisini göz ardı etmek imkansızdır; ancak bundan daha çok onun yaptığı işlerle dönemin sinemasındaki belirleyici rolünü görmek gerekir. 90’lar sinemasının ana özelliklerinden olan ‘’türlerin haşredilmesi’’ne özellikle de Fight Club’ta tanık oluruz. Belki de bu yüzden o yılların ruhunu en iyi yansıtan film olarak ta tanımlanır. Fight Club aslında aşk filmi midir? Olabildiğince toplumsal gerçekçi görünüp olabildiğine bireyci midir aslında; ya da kişilik bölünmesinin nedenlerini dönemin şartlarıyla harmanlayıp psikanalitik yöntemin yolundan giderek anlatan bir film midir? Bunların hepsi ve daha da fazlası vardır filmde.90’lar, 80’lerin zirve yaptırdığı tüketim toplumunun küçük burjuva bireyciliğinin ve değerlerinin sorgulandığı bir dönemdir. Uykudan uyanıp ‘’hop burada neler oluyor’’ sorusunun sorulmaya başladığı dönemdir. Bret Easton Ellis’in romanından uyarlanan konusu 80’lerde geçen American Psycho filminde birey sistemin kurbanı olur; Fight Club’ta ise birey uyanışın temsilcisidir.

Gerçeklik:
David Fincher’ın ilk filmlerinin temel yapılarının -tıpkı Alfred Hitchcock sinemasında olduğu gibi- hedeflenen sonuca ulaşabilmek için şansa, tesadüfe yer bırakmayacak biçimde oluşturulduğunu görürüz. Söz gelimi ‘’The Game’’de oynanan oyun hiçbir aksaklığa uğramadan görevini tamamlamıştır. Son filmlerinde ise daha gündelik hayata ve belgesele yakın bir gerçekçiliğe yöneldiğini görüyoruz. Bu yönelimi, günümüzdeki yoğun bilgi bombardımanı sonucu oluşan bilgi kirliliğinin içinden daha az zararla çıkma gayreti olarak ta okuyabiliriz. Gerçekçilik deyince yönetmenin en başından beri kişi betimlemelerindeki başarısını da özellikle vurgulamak gerekir. En bariz örnek olarak; Tyler Durden karekterini, izleyiciye-tabi ki Brad Pitt faktörünü unutmadan- nerdeyse son ana kadar gerçekmiş gibi yutturabilmesini verebiliriz.

Görsel Efekt:
Sinema macerası Industrial Light & Magic’te görsel efekt uzmanlığıyla başlayan Fincher, sinemasında görsel efektlerden her daim sonuna kadar faydalanmasını bildi ve bu efektleri tüm olanaklarıyla sonuna kadar kullandı. Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi’nde Brad Pitt’in yüzünü yaşının getirdiği fizisel özellikleri taşıyan başka aktörlerin yüzüne yapıştırmaktan tutun da evlerin içinde bir uzay gemisi gibi dolaşan kamera hareketlerine kadar farklı biçimlerde ve amaçlarda görsel efektler kullandı fakat bu olanağı hiçbir zaman abartmadı ve kendi hikâyesinin sahiciliğini bozacak biçimde kullanmadı.

Hollywood:
David Fincher ilk filmi olan Alien 3 ile sinema kariyerinin direğinden dönmüş bir yönetmendir. Birçok yönüyle Alien serisinin en mütevazı filmi olarak kabul edilen yapımın bu iddiasızlığının nedeni ise yönetmenle yapım şirketi arasındaki gerilimdi. Her şeyin kendi istediği gibi olmasına çabalayan yönetmen yapım şirketinin sıkı defansıyla karşılaşınca oldukça bunalmış sonuçta ortaya ne yönetmenin ne de yapım şirketinin istediği gibi film çıkmıştı. Daha sonra bazı filmlerde de bu yapım şirketi yönetmen kavgası içine girdiyse de yönetmen kendi yeteneğini ispatladıkça bu sorunu da zamanla aştı. Bugün yönetmenin bir dediğini iki etmeyen Hollywood’un yapım şirketleri ile David Fincher’ın arası her zaman biraz limoni olageldi. Dahası yönetmenin sert üslubu ve bu üslubun zaman zaman provakatif yönü, bizzat sistemi usturuplu bir biçimde eleştirmesi (bu eleştirel duruş Fight Club’ta neredeyse bir manifestoya dönüşmüştür.) ve bu yüzden göze batması da Hollywood’da David Fincher’a karşı mesafeli bir yaklaşım geliştirilmesine neden oldu. Ama eninde sonunda Hollywood’un bağrından kopan yönetmen hiçbir zaman onunla tam olarak başka bir sinema duruşu içinde olmadı.review_girl-with-dragon-tattoo-e1324540193454

Kadın:
David Fincherin başrolünde sadece kadın kahramanların bulunduğu tek film Panic Room oldu. Kocasından yeni boşanmış, Meg Altman kızıyla birlikte kendilerine yeni bir hayatın başlangıcı için tuttukları evde kaldıkları ilk gecede hırsızların baskınına uğrarlar. Evde bulunan panik odasına sığınan ana kızı oldukça uzun bir gece beklemektedir, biçiminde özetlenebilecek film, yönetmenin beklenilen ilgiyi yeterince göremeyen işleri arasında yer aldı. Ne ki yine de kanaatimce yönetmen büyük şehir, kişisel güvenlik, dağılan aile, yalnız kadın ve koruyucu erkek ya da baba temalarını çarpıcı biçimde ele almayı başarmıştır. David Fincherin bu filmdeki kadını oldukça güçlü, cesur, karşı koymayı bilen, dirayetli iken söz gelimi Fight Club’taki Marla Singer, filmin adsız kahramanının ruh ayracı gibi bir işlev üstlenir. Bir çeşit farkındalık hali oluşturur. Her ne kadar sahiplenen aklı başında bir karakter olmasa da Marla, Fight Club’ın gizli ve en önemli kahramanıdır da. Benjamin Button’ın tuhaf hikâyesinde sevgilisiyle çaresiz ve bir o kadar tutkulu bir aşk yaşayan Daisy’nin kaderiyse, en sonunda bir bebeğe dönüşen sevgilisinin ölümünü sevgilisi kucağındayken seyretmekten başka bir olamaz. Yönetmenin kendisine en beter sonu hazırladığı kadın kahramanı ise Se7en da dedektif Mills’in eşi Tracy olur. David Fincher’ın filmlerinde kadınlar genelde kendilerine biçilen trajediyle boğuşan kadınlar olmuştur.

Kara Film:
Yönetmenin birçok filmi kara filmin bilinen tüm özelliklerini taşır. Hem hikâyeleri hem bu hikâyelerin anlatımında tutturulan kıvam olarak oldukça koyudur. David Fincher aynı zamanda bu tarzın doksanlarda yeniden doğmasını sağlayan birkaç yönetmenden biri oldu. Bununla beraber bu tarzı en iyi kullanan yönetmelerin de başında geldi. Onun bütün kahramanları her ne kadar hep perdenin önünde en çok gördüğümüz kişiler olsa da aslında kahramanlıklarıyla değil kurban oluşlarıyla bilindiler. Bu kimseler hep dışarıdan ve genelde görünmeyen, son anda beliren ya da başından sonuna kadar herkesin gözlerinin önünde olmasına rağmen kimsenin fark etmediği tehditlerin mağdurlarıydılar.

Karanlık:
Bir filmin atmosferini oluşturan en önemli öğelerden biri olan renkler üzerinde eğer düzenleme yapılmışsa bu genelde filmin hikayesini, kahramanlarının halet-i ruhiyelerini daha belirgin kılmak içindir; buna bir tür dışavurum da diyebiliriz.

Konumuz olan yönetmenin çok sevdiği karanlık atmosferin filmlerinde neleri temsil ettiğini dışavurumculuktan feyz alarak en karanlık filmlerinden birer örnekle görelim.

Korkunç suçlar işlemiş mahkumların, içlerindeki cezalandırılma korkusunu(Alien3),dedektifin gözünü kör eden öfkesini(Seven),işadamın hapsolduğu bilinçaltı korkularını(The Game),köhnemiş sistemi(Fight Club),yalnızlık duygusunu ve çaresizliği (Panic Room).

Katil:
Eğer David Fincher bir cinayet filmi çekiyorsa filmin kahramanı muhtemelen katilin kendisi olacaktır. Fincher’in katilleri tüm sapkınlıkları, aşırı gelişmiş egoları ve caniliklerinin yanında kusursuza yakın bir otokontrole de sahiptirler. Yönetmenin cinayet filmlerindeki katiller sadece (özellikle de John Do) insan öldürmekten zevk alan ve bu işi sadece kendi sapkın arzularını tatmin etmek için gerçekleştiren kimseler değildirler. Her birinin politik denilebilecek birer söylemleri de vardır. Zaten onun cinayet filmlerini dikkate değer kılan en önemli özellikleri de budur. David Fincher için katil diğer insanlardan ayrılan insan öldürme işiyle daha en başta dikkati çekmeyi başardığında modern dünyaya dair birçok farklı eleştiriyi de dillendirme görevini de üstlenir. Katilin “ideal” bir model olmaması ise onun her türlü yergisini çok daha ibret verici yapar ve tartışmaya açık kılar. Daha en başından itibaren bütün ipler onların elindedir ama kimse bunun farkında değildir. David Fincher’in katilleri anonim denilebilecek derecede “silik” kimselerdir… Kalabalığın içinde şöyle bir görünüp sonra birden kaybolurlar. Ayrıntılara taparlar, şifrelerden hoşlanırlar. Ama eğer kendileri istemiyorsa onları yakalamak pek de mümkün değildir. Se7en’daki John Do sinema tarihine geçecek kadar başarılı bir katil portresidir. Filmin sadece finalinde görünen, kendisi hakkında dişe dokunur bir bilgi verilmeyen John Do üzerinden bu çağın insan ilişkileri, şiddet, şiddetin giderek anonimleşen yapısı ve toplumsal duyarsızlık üzerine de birçok şey söylemeyi başarmıştır yönetmen.

Kötümser:
Sinema tarzı olarak kara filme yakın duran David Fincher hayata bakışıyla da kötümser bir yönetmendir, denilebilir. Ama bu kötümserlik aynı zamanda sorgulayan fark ettirmeye çalışan başka bir deyişle altının doldurulmaya gayret edildiği bir kötümserliktir. David Fincher’ın en iyimser hikâyesi olarak söylenebilecek ve yegâne “aşk” filmi sayılabilecek Benjamin Button’ın Tuhaf Hikâyesi’nde bile işler hiç de yolunda değildi ve “ters” giden bir şeyler vardı. Katilini bir türlü yakalayamayan dedektifler, bölünmüş kişilikleriyle şehrin kalabalığında kaybolmuş insanlar, hayatta istediği her şeyi kazanmış olmasına rağmen içlerindeki boşluğu kapatamayan ve geçmişiyle bir türlü ödeşemeyen zengin iş adamları, evindeki hırsızlardan kurtulmak için bir odada kısılıp kalmış kadınlar hep sorunlu hayatlarında ciddi açmazlar bulunan kimselerdi.

Modernizm:
Bence bu dosyanın en başat maddesi, David Fincher’ın temel besini. Modernizm bize konforlu bir hayat vaat eder; postu ise bunun bir kandırmaca olduğunu söyleyerek onu deşifre eder ve böylece ikisi arasında çatışma ortaya çıkar. Bu konu diğer başlıklar içine ister istemez sızdığından burada sadece ‘’Seven’’ın seri katili John Doe’nun sözünü (mealen) aktarmayı yeterli görüyorum.

“Tecavüz var” diye bağır kimse gelmez; ama “yangın” diye bağırırsan herkes gelir.

fincc

Oscar:
En iyi yönetmen Oscar’ını önce Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi ile Danny Boyle’a sonra Social Network ile Tom Hooper’a kaptıran yönetmen heykelciğe henüz ulaşabilmiş değil. Akademi, birçok sinema yazarının başyapıt olarak değerlendirdiği Fight Club’ı görmezden gelmiş Fincher’ı bu filmiyle en iyi yönetmen adaylığına dahi göstermemişti.

Reklam:
Gerek sinemaya başlamadan önce gerekse sinema filmleri çekmeye başladıktan sonra reklam filmleri üzerine çalışagelen bir yönetmen olmuştur David Fincher. Reklam filmleri yönetmenin sinema dilini geliştirdiği bir mecra da olmuştur. Sözgelimi yönetmenin en belirgin sinemasal yönü olan karanlık görsel algısının ilk geliştiği yer de reklam filmleriydi. Bu tarzı Amerikan Kanser Derneği için çektiği bir dizi reklamda kullandı. Mevzu bahis reklam filmleri için tanıştığı ve katıldığı kanserle mücadele gruplarının toplantıları sonraki yıllarda Fight Club’ta kullanacağı malzemeler arasına da girecekti.

Senaryo:
Zodiac, The Curious Case Of Benjamin Button ve Fight Club filmlerinin hikayeleri farklı yazarların kitaplarından uyarlamalar; diğer filmlerin hikayeleri ise Hollywood senaristlerine ait. Fincher’ın senaryo konusunda takıntılı olduğu belli bir senaristi ya da yazarı olmadığı görülüyor. Kıyıda köşede kalmış konuları tercih etmediği de açık.(Gerçi söz konusu olan Hollywood olunca tüm bunların onun tercihi olup olmadığı konusunda emin olamıyorum.)Emin olduğum şey: Her filminde elindeki hikayeye uygun bir sinema dili yaratması ya da bazen bu konudaki çabası.

Şiddet:
Malum, şiddet her yerde. Artık her gün haber bültenlerinde gördüğümüz şiddet olaylarının sinemada görsel karşılığını bulması belgeselden öteye bir kıymet taşımıyor.Marifet artık şiddetin yuvalandığı yeni mecraları göstermek ve daha da önemlisi yol haritasını çıkarmakta yatıyor. David Fincher Sineması’nda şiddetin izlediği yolların haritasını çıkarmak bu dosyanın hacmini aşacağından biz sadece yuvalarına bakalım.

Kendilerini dine vakfetmiş ve bir daha suça bulaşmak istemeyen mahkumların izole hayatlarında, çevrelerindekileri kıskandıracak denli mutlu ve güzel genç çiftin evinde, bir seri katilin kendisini adeta bir bulmacaya dönüştürmesiyle bu bulmacayı çözmeye çalışan insanların zihninde, kimse giremez denilen, insan hayatını korumak için yapılmış odanın hemen dışında, sıradanlığa mahkum edilmiş çoğunluğun öfkesinde…

“David Fincher Sözlüğü” için bir yanıt

Bir cevap yazın