Death and the Maiden: Bir Zamanlar Totaliterizmle Yönetilen Bir Ülkede

Death and the Maiden: Bir Zamanlar Totaliterizmle Yönetilen Bir Ülkede

Roman Polanski’nin Ariel Dorfman’ın çokça sahnelenen “Death and the Maiden/Ölüm ve Bakire” adlı oyunundan uyarladığı aynı adlı filminde daha önce defalarca kez yaptığını yapar: Merkeze güçlü bir kadın yerleştirir ve tek mekanda, az karakter/oyuncuyla filmini çeker. Sıkça güçlü kadınlara can veren Sigourney Weaver’ın başrolü Ben Kingsley ve Stuart Wilson’la paylaştığı film kendisini hep tehditte hisseden, bu yüzden elinden silahını düşürmeyen Paulina (Weaver) ile açılıyor. Paulina kapıda kocasının (Wilson) bir adamla (Kingsley) konuştuğunu duyuyor. Daha sonra bu adamın sesini tanıyor. Derken Paulina, Miranda adındaki bu adamı etkisiz hale getirdikten sonra kocasına Miranda’nın kendisine tecavüz ettiğini açıklıyor, olaylar gelişiyor.
death and the maiden1
Gemide geçen “Noz w wodzie”, Apartman Dörtlemesi olarak adlandırılan filmleri “Repulsion”, “Rosemary’s Baby”, “Le Locataire” ve “Carnage”, tiyatro sahnesinde geçen “La Venus a la fourrure” ile Polanski, tek mekanda geçen gerilim filmlerinde enfes bir performansa imza atabileceğini kanıtlamıştı. “Ölüm ve Bakire”de de bu durum değişmiyor. Baştan sona Escobar çiftinin evinde geçen ve bütünüyle ikili ve üçlü diyaloglarla ilerleyen filmin tansiyonu ve gerilimi hiç düşmüyor. “La Venus a la fourrure”nin aksine oyunculuklar da tiyatral hale gelmiyor. Polanski üç oyuncusundan, ama bilhassa Weaver’dan sağlam bir performans almayı başarıyor.

Tek mekânı başarıyla kullanıp gerilimi düşürmeyen Polanski bu filminin zamansızlığını ve mekânsızlığını sağlamasıyla da ayrı bir takdiri hak ediyor. “Ölüm ve Bakire”, diktatörün devrildiği ve yeni gelen başkanın diktatörün döneminde işlenen suçları cezalandıracağı bir dönemde geçiyor. Ama ülke hangi ülke, zaman ne zaman, diktatör kimdi, bilemiyoruz. Dolayısıyla “Ölüm ve Bakire” filmini (zamanı ve mekânı açıklamayı tercih etmediği için) zamansız ve mekânsız filmlere dahil edebiliriz kolaylıkla. Bu tercih öykünün tek bir ülkeye ve zaman aralığına sıkışıp kalmasını da engelliyor, öykünün evrenselleşmesini sağlıyor. Öykünün evrenselleştirilmesi de diktatörlüğün ülke neresi olursa olsun aynı acılara sebep olacağını ve kendine hakim olamayan erkeklerin erke sahip olur olmaz yozlaşacaklarını ifade etmesi açısından önem taşıyor. Öte yandan diktatörlük ve faşizmi sorgulatan bu film, geçmişte sistemli bir şekilde tecavüze uğrayan bir kadın için adaletin ne olacağını sorguluyor.
dam3
Güçlü bir öykü kaleme alan senarist aynı performansı karakterlerde de ortaya koyuyor. Bir tarafta Miranda’nın kendisine tecavüz eden ‘o adam’ olduğuna emin olan, güçlü ve kindar olduğu kadar duygusal da olan Paulina; öte tarafta kibar ve centilmen birisi mi, tecavüzcü birisi mi belli olmayan Miranda… Film bu çatışmadan finale kadar besleniyor. Polanski’nin de etkili yönetmenliği sayesinde finale kadar Miranda’nın gerçek kimliğini öğrenmiyoruz. Paulina gerçekleri mi söylüyor, yoksa yaşadığı ağır şeyler yüzünden Miranda’yı tecavüzcüsüne mi benzetiyor? Film boyunca bir Paulina’ya inanıp Miranda’nın tecavüzcü olduğunu düşünüyoruz, bir Miranda’ya inanıyoruz. Bu ikilem, filmin geriliminde epey önemli bir role sahip. Paragrafın başında güçlü karakterlerin yaratıldığını belirtmiştim. Paulina kendisine tecavüz edenden intikam almaya çalışan birisi. Öte yandan Miranda da “güçlü” birisi. Normalde yapamayacağı şeyleri (misal sistemli bir şekilde tecavüz edip bundan keyif almak ve kimseye hesap vermemek, suçunun cezasını çekmek zorunda olmamak) diktatörlük sultası sayesinde yapan birisi. Şu sıralar sıkça TV’de, gazetelerde, İnternet’te karşımıza çıkan normalde beş para etmeyecek onlarca insan(!)dan birisi.

“Ölüm ve Bakire”, diktatörlüğün ve faşizmin kadınlar üzerindeki etkisini işleyen etkileyici bir film.


Leave a Reply